Evet, gerçek bir nefret duygusuydu bu, sadece romanlarda yazılan ve benim inanmadığım bir nefret değil, kötülük yapmaktan zevk alan bir nefret değil, saygınızı kazanmış bir insana karşı önüne geçilmez bir tiksinti telkin eden, onun saçına, boynunu, yürüyüşünü, sesinin tınısını, kollarını, bacaklarını, bütün hareketlerini sizin açınızdan iğrenç kılan, ama yine de anlaşılmaz bir güçle sizi ona çeken ve rahatsız edici bir dikkatle onun en ufak hareketlerini izlemek zorunda bırakan bir nefret duygusu.
Bazen aklıma Tanrı düşüncesi geliyor ve haddimi bilmeyip beni neden cezalandırdığını soruyorum ona. “Sabah ve akşam dua etmeyi unutmadım herhalde, öyleyse neden acı çekiyorum?” İlkgençlik yıllarımda din konusunda kafamı karıştıran kuşkulara doğru ilk adımı tam bu anda attığımı, bu adımı atma nedenimin mutsuzluğumun beni hoşnutsuzluğa ve inançsızlığa itmesi değil, ruhsal durumumun son derece bozuk olduğu ve gün boyunca tek başıma kaldığım bir sırada aklıma gelen Tanrı’nın adaletsizliği düşüncesinin yağmurdan sonra yumuşamış toprağa düşen kötü bir tohum gibi hızlı büyümesi ve köklerini salması olduğunu söyleyebilirim.
Öyle anlar olur, gelecek insana o kadar karanlık görünüyor ki, insan akıl gözlerini bu karanlığın üstünde durdurmaya korkar, aklının faaliyetini tamamen keser ve kendini bir geleceğin olmayacağına, geçmişinde olmadığına inandırmaya çalışır.