Damızlık Kızın Öyküsü’nü ilk kez çoook uzun yıllar önce, üniversitedeyken Afa Yayınları’ndan okumuştum- artık olmayan yayınevlerinden biri sanırım. Türkiye’de tarikatların yeraltından çıkmaya başladığı ve bu durumun toplumun bazı kesimlerini rahatsız ettiği yıllardı. Otoritesi dine dayandırılmış, kadınların ‘hiç’ leştirildiği bir distopyayı okumak çok zor olmuştu benim için böyle bir dönemde. Bir daha da okumam diyordum. Ama kitabın dizileştirilmesi ve ardından Margaret Atwood’un Ahitler’i, öykünün devamını, yani kadınların mücadelesini yazması ile radarıma girdi tekrar. Şimdi her zamanki gibi kronolojik okuyorum Atwood eserlerini.
Romanın konusuyla ilgili çok fazla yorum yapmak istemiyorum, çünkü çok insanın hakkında bir şeyler duyduğu, bildiği bir hikaye oldu. Damızlık Kızın Öyküsü kadın merkezli bir distopya olsa da, entellektüel, meslek sahibi insanların yok edildiği bir toplumu da gözler önüne seriyor. Kitabın geçtiği yer Cambridge, Massachusets; gözde üniversitelerden biri olan Harvard’ın şehri. Şimdi çok özel bir üniversite olmasına rağmen, bir zamanlar Püriten teoloji semineri düzenleyen Harvard’a bir gönderme yapmak istemiş Atwood. Tabii bu durum bazılarını rahatsız etmiş. Satır aralarında, kadın cinayetleri ve üzerinde durulmayan dini aşırılıklar gibi konuların aslında sistemli bir hazırlık olduğuna vurgu yapılıyor.
Onca kabusun içinde umut yok değil; yavaş yavaş filizlenen bir direniş hareketi var. Kitabı ilk okuyuşumda bana yeterli gelmeyen bu umut şimdi Ahitler sebebiyle farklı beklentiler içine girmemi sağlıyor.
Kitapta bir çok yerde geçen latince bir kelime var; İngilizcesi benim mottom oldu, kadınları ‘hiç’leştirmeye çalışan kişi ve sistemlere karşı: ‘Don’t let the bastards grind you down.’