Tarih okumayı seven biri olarak, kuru bilgi yığınından ziyade insana o "tarih bilincini" aşılayan eserlerin yeri bende her zaman ayrıdır. Direniş Karatay tam da bu noktada duran, tesadüfen keşfettiğim ancak kaleminin gücüyle beni sarsan bir eser oldu. Yazarıyla ilk kez tanışmama rağmen, ilk sayfalardan itibaren karşılaştığım akıcı üslup ve olay örgüsü, yazarın ustalığını kanıtlar nitelikteydi.
Kitabın odağında, Anadolu Selçuklu Devleti’nin en çalkantılı dönemine damga vuran Emir Celaleddin Karatay yer alıyor. Onun hikayesi, aslında bir sabır ve sadakat destanı. Kitapta zaman zaman karşımıza "İbrikçibaşı" olarak çıkması ve bu görevi üzerinden kendisinden haz etmeyenlerin alaylarına maruz kalması, karakterin derinliğini daha da artırıyor. Ancak Karatay; dini derinliği, Türklük bilinci ve sarsılmaz devlet terbiyesiyle bu alayların çok üzerinde bir şahsiyet. O, devletin sadece kılıçla değil, ilim ve ahlakla da savunulacağını bizlere gösteriyor.
Kitabı okurken en çok hissettiğim duygu, ne yazık ki bir parça mahcubiyet oldu. Üniversite yıllarımı Konya’da geçirmeme, her gün kitapta adı geçen o büyük şahsiyetlerin isimlerini sokaklarda,toplu taşımalarda, ilçe adlarında görmeme rağmen; bu derinliği genel geçer bilgilerden öteye taşımadığımı fark ettim.
Direniş Karatay, sadece geçmişi anlatan bir roman değil; bir devletin nasıl ayakta tutulacağını, bir şahsiyetin nasıl inşa edileceğini gösteren bir ders niteliğinde. Anadolu Selçuklu’nun o vakur duruşunu hissetmek ve bugün üzerinde yürüdüğümüz toprakların değerini anlamak isteyen herkesin bu etkileyici kalemle tanışmasını tavsiye ederim.