• #Kitapyorum
    #Coetzee
    #Utanç
    Oldukça sade üslubu, diyalogların netliği, karakterlerin az ve öz oluşu, sizi sıkmadan çabucak bitirebileceğiniz bir eser çıkarmış yazar.
    Güzel ama kasvetli... Sert ama hüzünlü...
    Hayatın hem içinden hem de dışından...
    Tabiri caizse yaşadığımız, duyduğumuz veya tanık olduğumuz bütün şiddetlerden bahsediyor kitap. Erkeğin kadına şiddeti, beyazın siyaha şiddeti, insanın hayvana şiddeti ;kısaca şiddetin her türlüsünü gözler önüne seriyor Coetzee.
    Kitap hakkında olumlu _olumsuz bir çok yargıya aynı anda varabiliriz. Şunu belirteyim ki ;yüksek tempolu veya ağır edebi cümlelerle bezenmiş bir roman okuma beklentisine girmeden başlamanızı öneririm nacizane .
    Değindiği ve farkındalık yaratmak adına sahneye koyduğu konu aslında yenilir yutulur gibi değil. Çok sorgulayıcı ve acı. Ama dediğim gibi kurgu ve karakter paylaşımında net, anlaşılır fakat biraz havada ve sönük kalmış diyebiliriz bu anlamda.
    Utanç...
    Bir kız öğrencisiyle ilişkiye giren Profesör Lurie'nin düşüşünü anlatıyor. Okul yönetimince savunması istenen Lurie, kendini savunmadan, suçlamaları okumayı bile reddederek hakkındaki iddiaların yer aldığı belgeleri imzalar. Okulu ve kenti terk ederek Güney Afrika 'da yaşayan kızı Lucy' nin çiftliğine sığınır. Irk ayrımının yeni boyutlar aldığı bir topluma ve çiftlik şartlarına uyum sağlama yolunda bitmiş ve inançsızca çaba sürdürdüğü bir anda işte o vahşi saldırıyla hayatı sekteye uğrar.
    Lurie dövülmüş Lucy tecavüze uğramıştır.
    Kendimize soracağımız soru şu!!!
    UTANÇ kimin utancı???
    Kalemini merak edenler tanışabilirler.
    Teşekkür ediyorum
  • ...Türk ulusu Asya'nın batısında ve Avrupa'nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayrılmış dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar. Onun adına 'Türk eli' derler. Türk yurdu çok daha büyüktü. Yakın ve uzak çağlar düşünülürse Türk'e yurtluk etmemiş bir anakara (kıta) yoktur. Bütün yeryüzünde Asya, Avrupa, Afrika, Türk atalarına yurt olmuştur. Bu gerçekleri yeni tarih belgeleri göstermektedir.
  • Köleliğin afrika’nın bazı yörelerinde henüz var olduğunu işitirdim. çok geri kalmış ve bozulmuş yarı vahşi bazı afrika kabileleri bulundukları bölgeden alıp başka bir yörede sattıklarını duyardım. fakat kendi gözlerimle gördüğüm kölelik batı’nın kendisinde cambridge’in merkezinde (oxford ile birlikte ingiltere’nin en önemli üniversite kenti) sorbonne’un merkezinde (paris üniversitesi merkezi) idi. kaçak pazarlarda vahşi kabile mensuplarının değil, en üstün insan beyinlerinin pazara çıkarıldığını gördüm. artırma masasına çekiç vuruluyordu: -sen ne veriyorsun!- o ne veriyor! deniyordu. kara çin’inden, sovyetler’den kuzey amerika’dan, avrupa’dan önemli firmaların büyük sermayedarları geldiler.
    -beyefendi, bu filan sınıfta ikinci olan öğrencidir. ne verirsin buna?
    -biz mi beyefendi? 15.000 riyal veririz.
    oradan bir diğeri atılır:
    -biz üstelik bir de otomobil veririz.
    üçüncüsü:
    -ben bir de şoför veririm.
    söz konusu olan kişi de, bir o patrona bakar, bir bu patrona bakar, kararsızdır, kimi seçse ki? sonunda en çok veren birini seçer. niçin? çünkü tutsak, esir bir insandır. kabul etmesi ricaları ile çağrılan ve yüzin dinar verilmek istenen bu kimse, işte toplumu doğa zindanından kurtarabilecek insandır yahut insanı toplum zindanından çıkarabilecek bir ideolog veya toplumbilimcidir, ya da insanı tarih zindanından çıkarabilecek feylesofun ta kendisidir.
    gelgelelim, kendi kendinin ne ölçüde zebunu olduğunu görüyoruz. bu yüzden de köle durumuna gelmiştir. bir köle insanlığı özgür kılamaz. kendisi de üç önceki zindandan kurtulmuş olsa bile özgür değildir. işin çetin yanı şuradadır ki bu dördüncü zindan insanın kendi boyutları arasında, insanın bir parçası gibidir. bilgin insan, kendi dışında olan zindanlardan kurtulsa bile, kendine karşı başkaldırıp özgür olamaz.
    ...
    kolayca ele geçirilemeyen bu korkunç dördüncü zindandan, insan, aşk gücü ile kurtulabilir. aşk, akıl ve mantığın ötesinde, bizi kendimize başkaldırmaya ve kendimizi (nefs-i emmare) yadsımaya çağırır. gereğinde bir ülkü veya başkası uğruna fedakarlık etmeye çağırır. bu, insan olma sürecinin en üst aşamasıdır.
    sözlerimin özü: o özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; doğa, tarih ve toplum düzeni zindanlarından bilim ile kurtulur. dördüncü zindandan ise din ile kurtulur, aşk ile kurtulur. radhakrishnan’ın (18888-1975 hind feylosofu) dediği gibi: ‘biz insanlar, insan olma ödev ve sorumluluğu ile, bir işbirliği andına çağrılıyız. nasıl bir ahd ve and? öyle bir and ki, bu and ile insan, tanrı ve aşk, başka bir yaratış ve başka bir insan için koyulurlar. budur insanın sorumluluğu
  • Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
    İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
    Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
    Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
    Bütün kara parçalarında
    Afrika dahil
  • "Aslanlar Kendi Hikâyelerini Yazmadıkça, Avcıların Hikâyelerini Dinlemek Zorundayız”

    Afrika Atasözü.
  • Ne var ki, Afgani'nin ve Abduh'un izleyicilerinden bir grup da, Malezya ve Java'ya kadar Müslüman dünyaya yayılan ve Selefiye denilen püriten bir hareketin savunu­cusu oldu; Afgani'nin karma mirasının da bir parçasıdırlar. İslamın hakşinas öncüleri olan Selefiye'yle bağlantılı bir erdem ve davranış modelini vurgulayan hareket, her yerde farklı bir biçim alacaktı, ama ortak özellikleri de vardı. Başlangıçta Selefiler, Avrupalı güçlere ve onların yerli yardakçılarına karşı bir siper olarak Arap merkezli ve katı Şeriatçı bir İslâmı savundular. Toplumsal, ekonomik ve siyasal değişimin motoru olarak İslam görüşüne sahiptiler; düşüncelerini yaymak için modernliğin araç­larını -basın, siyasal örgütlenmeler- kullanmaktan da korkmadılar. Liderleri, başlangıçta hem Abduh'a hem Afgani'ye saygı duyan, daha sonra İngilizlerin himaye­sinde resmî din adamı ve Avrupa emperyalizmiyle Müs­lüman işbirliğinin savunucusu olunca Abduh'dan uzak­laşan Raşid Rida'ydı. Afgani'nin daha muhafazakâr pan-islamcı görüşlerini yorumlayıp genişleten Rida, 1928'de kurulan, sonra Asya ve Afrika'da benzer bir sürü hare­ket doğuran İslami köktenci grup İhvan'ül-Müslimin'in (Müslüman Kardeşler) esin kaynağı oldu. 1930'da konu­şan Rida, ümmetin "ekonomik, askeri ve siyasal çıkarta­nınızı geliştirmemiz ve tarımsal, sınai ve ticari zenginli­ğimizi artırmamız için Japonya'nınkine benzer bağımsız bir yenilenme"ye ihtiyacı olduğunu vurguladı. Türkiye ve Mısır'ın yaptığı gibi "Batı medeniyetini taklit etmeye" ke­sinlikle ihtiyacı yoktu...