• İranlı yazar Sadık Hidayet 1903 yılında Tahran'da doğmuş. Lise eğitimini tamamladıktan sonra muhendis olmak için Belçika'ya gitmiş. Edebiyata olan ilgisinden ötürü öğrenimini bırakıp Paris'e geçmiş. Oradan Hindistan'a gidip Sasani Pehlevisi ve Sanskritçe öğrenmiş. Sonradan tekrar Paris'e dönmüş ve 9 Nisan 1951 tarihinde kaldığı dairede havagazı ile intihar etmiş. İran edebiyatında modern öykücülüğün kurucularındandır.
    .
    Kör Baykuş eseri İran edebiyatına dair -galiba- okuduğum ilk eser. İsmini çok yerde görüp merak ederek aldım ce gerçekten de merakımı karşıladı. Küçük hacimli bir kitap olmasına rağmen oldukça da yoğun bir eser. Ana konu afyon tiryakisi bir ruh hastasının, güzellik ve dürüstlüğü aradığı yolda yenik düşerek kendini şeytana teslim etmesi diye lanse ediliyor.
    .
    Eserin içinde bunalım, alegori, metaforlar oldukça çok yer tutuyor. Zaman net değil. Şimdi ile geçmiş zaman arasında mekik dokuyoruz. Anı ve rüyalar iç içe geçmiş durumda. Okurken burası rüya mı yoksa geçmişte gerçekten yaşanmış mı, demekten kendimizi alamıyoruz.
    .
    Eserin içinde bir kadın kesilme sahnesi var ancak yazarın hayat öyküsüne baktığımda küçükken bir bayramda kurban kesilmesini görüp etten tiksinen biri olduğunu gördüm. Belki de içine attığı şeylerin dışavurumuydu kim bilir!
    .
    Eserdeki kahramanlara baktığımızda Baba, amca, arabacı, mezarcı, ihtiyar hurdacı, esrarengiz genç kız, karısı kahpe ve başkarakterin ayni kişi olduğunu çıkarıyoruz.
    .
    Sadık Hidayet'in ölümünü 25 yıllık arkadaşı Bozorg Alevî şöyle anlatıyor: "Paris'te günlerce havagazlı bir apartman aradı. Championnet Caddesi'nde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerinin kalıntıları, yanı başında, yerdeydi.
    .
    Bul bölümü okuduğumda acaba dedim "Kör Baykuş" yazarın kendisi mi?
  • ...Günde on kez yenmelisin kendini: bu iyi bir yorgunluk verir ve ruhuna afyon gibi gelir.
    Günde on kez yeniden barışmalısın kendinle: çünkü kendini yenmek burukluk yaratır ve kötü uyur barışık olmayan.
    On hakikat bulmalısın günde: yoksa gece de ararsın hakikati ve aç kalır ruhun.
    Günde on kez gülmelisin ve neşeli olmalısın: yoksa rahatsız eder seni miden, bu dert küpü...
  • Okuma ile zehirlenenler uykularını kaybederler. Uykusuzluk psikoz başlangıcıdır. Bu hastalık da, afyon ve esrar gibi, rüyalara, hayallere, sanrılara yol açar.İlletin bir başka tezahürü de mektup yazma, daha doğrusu yazı yazma hastalığıdır.
  • Sadece okumaya yarıyorsa kitaptan iyi afyon yok!..
  • Neden kaçarlardı, niçin kaçarlardı? Hiçbir mukavemetleri yok muydu? Yoksa hakikaten her şeye yabancı, her şeye kayıtsız mıydılar? Hayır, burada her şey biraz afyon, biraz uyku ilâcıydı.
  • Farkhunda, 27 yaşında bir Afgan kadınıydı. Öğretmen olacaktı.

    19 Mart 2015 tarihinde bir caminin önünde muska satan bir molla ile tartışmasının bedelini bir grup öfkeli erkek tarafından linç edilerek ödedi. Taşlar ve sopalarla feci şekilde dövüldü, yerlerde sürüklendi, bir çatıdan aşağı atıldı, arabayla çiğnendi ve benzinle yakılarak can verdi!

    Üstelik o insansıların arasında bütün bu vahşetin her saniyesini videoya çekenler vardı, ibreti âlem için bütün dünya görsün ve korksun diye. İslam’a yönelik her eleştirinin yakıp kavurucu bir öfke ile karşılık bulacağını, buna cüret edenlerin sonunun ne olacağını herkes bilsin diye…
    Yüreği yetenler Youtube’dan aynen izleyebilir..

    Peki, ne yapmıştı Farkhunda?
    O, bir molladan kötülükleri kovmak için muska satın alan kadınları bunlara para vermeyin, bunların İslam’da yeri yoktur diye uyarmıştı sadece. Çocuğu olmayan, hastalıklarından kurtulmak isteyen zavallı insanların kâğıt parçalarından medet ummasını doğru bulmuyordu. Bunu gidip o caminin önünde o din satıcısıyla tartışma cesaretini göstermişti Farkhunda. Bedelini canıyla ödeyeceği o karşı duruşu sergilemişti.

    Kesesini doldurmak için küçük kâğıt parçalarına dua yazıp insanlara hap gibi din satan o mollanın bir kadının cüreti karşısında afallayıp “Kuran yaktı bu kadın” iftirasıyla ortalığı velveleye vereceğini ve bunun sonucunda oraya toplanan bir grup hayvansı tarafından vahşice linç edileceğini bilebilir miydi? “Ben bir Müslüman’ım ve Müslümanlar Kuran yakmaz” diye feryat etti ama dinletemedi. Vahşeti durdurmak için çevredeki polislerden yardım isteyen birkaç doğru düzgün insanın aldığı cevap ise, boş verin bu da İslam düşmanlarında ibret olsun şeklindeydi. O öldürülürken, bedeni paramparça edilirken öylece bekledi polisler.

    Sonra babasını aradılar. Gel, kızın bir ‘günah’ işledi al götür dediler. Öyle ya, bir din satıcısın sahtekârlığını yüzüne vurmaktan daha büyük bir ‘günah’ olabilir miydi? Hakkında bir sürü palavra uydurdular. Akli dengesi bozuk bir kadın Kuran yaktı dediler. Oysa onun istediği hurafelerden ve din bezirgânlarından arındırılmış bir dindi ve bunu dile getirme cesaretini göstermişti, hepsi bu.

    Ama umdukları gibi olmadı. Farkhunda’nın parçalanmış ve yakılmış bedeni binlerce Afgan kadınının öfke seline dönüştü. Yüzlerce yıldır süren bu erkek düzenine, alınmaya, satılmaya, tecavüze uğramaya ve aşağılanmaya karşı Farkhunda’nın ölü bedeninde hayat bulan bir öfke seline. Kadınları hayattan silen, zindanlara hapseden o molla düzenine inat Farkhunda’nın cenazesi binlerce kadının omuzlarında yol aldı. Ve o kızı yetiştiren baba istedikleri gibi kızından utanmadı, onu lanetlemedi. Ailesinin soyadını Farkhunda olarak değiştirdi!

    Olayın ardından hem Afganistan’da hem de bütün dünyada tepkiler çığ gibi büyüdü. Afganistan’da açılan soruşturma neticesinde 26 kişi tutuklanırken 13 polis açığa alındı. Arkası gelir mi, gerçekten suçlu olanlar adalet önünde hesap verir mi, bilinmez. Türkiye’de ise gündemin yoğun olmasından mıdır, yoksa artık her türlü katliama karşı bağışıklık kazanmış olmamızdan mıdır bilmem Farkhunda olayı yeterince gündeme gelmedi. Hâlbuki üç beş sahtekâr politikacının seçim zırvalarını tartışırken Farkhunda’nın katliamına verilecek anlamlı bir tepki için pekâlâ vakit bulabilirdik.

    Sanıyorum artık alıştık. Bir otele sığınmış insanların diri diri yakılışını TV’den izleyerek büyümüş bir nesil değil miyiz?
    Kim bilir kaçıncı izleyişimiz bu insanları vahşice katledilişini.
  • "İş ahlâkî, etik kurallar, profesyonellik... Hepsi saçmalık! Bu sektördeki insanların tek ilgilendikleri şey izleyicilerdir. Ne haberinden, ne gazeteciliğinden bahsediyoruz... Televizyon halkın afyonudur, ne kadar çok afyon varsa o kadar çok reklam satar! Ne kadar çok insan televizyon seyrederse politikacılar, esnaf, modern çağın büyük dim adamları ve bu sefil ülkede güneşi ve yıldızları idare eden kast o kadar memnun olur."