Kitabı bitirdiğimde odadaki ışığı açmaya korktum; sanki kitabın o simsiyah, o zehirli dumanı sayfaların arasından sızıp bütün odamı, bütün hayatımı kaplamış gibiydi. Bu kitap beni öyle tekinsiz, öyle karanlık bir labirentin içine fırlattı ki, okurken ruhumun parça parça çürüdüğünü, o odadaki afyon kokusunu ciğerlerimde hissettim.
O yalnız mezar kazıcısının, o gölgeyle konuşan adamın sayıklamalarını okurken içimde feci bir ürperti belirdi. Yazarın "Hayatta öyle yaralar vardır ki, afyon gibi ruhu yavaş yavaş kemirir, kemirir" deyişi, benim de içimde kimseye gösteremediğim, zaman zaman beni de içten içe tüketen o eski yaralarımı kanattı. Kitaptaki o oda, o küçük pencere ve dışarıdaki o hep aynı olan korkunç dünya, aslında modern insanın kendi zihnine hapsoluşunun, o korkunç yalnızlığının ta kendisiydi.
Beni asıl darmadağın eden ve nefesimi kesen şey, anlatıcının o lale kurusu gözlü kadına, o hem kutsal hem de fahişe olan hayale duyduğu o hastalıklı, o ölümcül tutku oldu. Sevginin bittiği, yerini nefrete ve cinayete bıraktığı o anlarda, insanın kendi içindeki o karanlık canavarla yüzleşmesi öyle ağırdı ki, kitabı elimden bırakmak istedim ama o büyüye kapılıp bırakamadım. O her şeyin birbirini tekrar ettiği, geçmişle geleceğin birbirine karıştığı o kabus meğer benim de kabusummuş.
Kapağı kapattığımda, duvardaki kendi gölgeme bakıp irkildim; sanki ben de o kör baykuş gibi kendi gölgeme bir şeyler fısıldamak zorundaymışım gibi hissettim. Kör Baykuş benim için sadece bir roman değil; insanın deliliğin sınırında gezinirken yazdığı ömürlük bir intihar mektubu, ruhun o en karanlık, en dipsiz kuyusundan yükselen ve insanı iliklerine kadar sarsan musibet bir çığlıktır.