Ben kimdim, ölmek kimdi? Ben kimdim, o kapıdan geçmek kimdi? Peynirin azaldığına üzülen ben kimdim, ömrün çokluğuna üzülecek adam kim? Ahrete koşacak adam mıydım ki dünyadan kaçayım, elimi kaldıracak halim yoktu ki bir ip bulup da boynuma asayım, dünyadan bir şey anlamıyordum ki ölmeden anlayayım, o genişlikte bir cüssem yoktu ki o dev kapıdan gireyim. Ben kim ölebilmek kim. Kendiğinden olursa olacak, olmazsa ona da sesim çıkmayacaktı, o kadar. Ezberimde bir Fatiha, bir Maun suresi vardı. Ben şimdi bunları gofret yerken ne yapayım?
İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir. İnsan öyle büyük bir derttir ki bu büyüklükte bir şeyin kendine sığacağını aklına getirmez de bunu dünyanın, hayatın derdi sayar. Hayat, o durgun, kibirli suyunda kendisine bakan bu çirkin heyulaya bakıp bakıp "Bu herhalde benim," der. Bu dert de ona yeter.
Genelde verimsiz ve kifayetsiz bir çırpınmadır benimki. Ama bilirim ki aslolan çırpınmadır. Bu çırpınma vicdan azabı gibi, boşuna tükenişle helake sebep oldukça ben kendimi mahvolmuş, ama hiç değilse bir şey olmuş duyarım.
Bazen soğuk ya da yağmurlu dışarı çıkılmayacak bir günde birdenbire dışarı çıkıyor, vapura binip Eminönü'ne geçiyor, kaçan, acele eden ve kendini sakınanların içinde göğsümü bağrımı açıp yürüyordum.