O malum akşamdan sonra kesin olarak biliyordu, her hangi bir kadına karşı derin bir özlem içindeydi. Aradığı bir ilişki, bir aşk değildi, kadınlara usulca dokunmayı özlüyordu. Umutla beklediği harikulade şeyler kadınlarla ilintiliydi, kadınlar bütün sırların bekçisiydi; cezbeden, vaat eden, arzulayan ve aynı zamanda arzulanan onlardı. Yollarda rastladığı kadınlara artık dikkatle bakmaya başlamıştı. Genç, güzel ve gözlerinden yansıyan işığın çok şeyi ele verdiği çok kadın gördü. Usulca dans eder gibi kırıtarak yürüyen, gururla dimdik durup kraliçeymiş gibi çevrelerine bakan, arabaların içine şehvet içinde yüzüyormuş gibi kurulan, onları şaşkınlıkla ve hayranlıkla izleyenleri kayıtsız bakışlarla şöyle bir süzen bu kadınların sahibleri kimlerdi? Onların içinde de özlem yokmuydu ve büyük kentin binlerce kapısının, perdeleri ürkekçe kapatılan ve özlemle açılan sayısız penceresinin ardında onun duyduğu özlemin aynısıyla kollarını ona doğru arzuyla açmış pek çok kadın durmuyormuydu? O da onlar gibi genç değil miydi ve her kesin içi aynı özlemle dolup taşmıyormuydu?
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Üçüncü şişede Karla şarkı söylemeye başlamış ve Berger’e birbirlerine “sen” demelerini önermişti.
“İzin verirsin, değil mi, Schram? Çox tatlı bir çocuk o.”
“Ama elbette. Yürü! Kardeş öpücüğü kondur!”
Berger, ne olduğunu anlamadan ağzının üzerinde bir çift ıslak dudak hissetdi. Öpücük ne canını acıtmış ne de hoşuna gitmişdi; onu bir aşağı bir yukarı doğru sallayan, çılgın ve artık usulca bulanıklaşan neşenin içine iz bırakmadan saplanıp kalmıştı. Tek arzusu vardı: kızın, şarabın ve kendi gençliğinin yaratdığı bu delice hoş anafor böylece sürüp gitmeliydi. Karla’nın da yanakları kızarmıştı, bazen Schramek’e gülerek bakıp, göz kırpıyordu.
Pek çok insanın yaşamının behudeliğini ve boşluğunu görmemek için kendini kaptırdığı bu hummanın içinde eşsiz bir sırrın barındığını anlamıştı ve kendi yaşamamına da bu yolla zorla bir anlam yukleyeceğini umuyordu; gelgelelim ilk gençliğin yaşamın anlamının değil, bütünüyle çeşitliğinin peşinde olduğunu unutuyordu tabii.
“Hayır ama, gücenme şimdi Çocuk, öyle demek istemedim. Ama seni tanıyorsam eğer, böyle şeyler pek sana göre değil. Sen bu ortamlar için fazla kibar, edepli ve terbiyelisin. Orası paldır küldür olmayı, sırf içgi içişinden bile olsa ötekilerin hürmet etdiği bir herif olmayı gerektiriyor. Şu sıralar okulun konferans salonunda sürekli yaşandığı gibi kendini bir içgi aleminde ya da bir dalaşın ortasında düşüne biliyormusun? Hayır, değil mi? Bu bir facia değil, ama bu ortamlara uymuyorsun işte.”