Hakikatimiz ve İdrâkimiz

Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Muhyiddin b. Arabi'nin türbesi (2006 yılı çekimi)
Hakikatimiz ve İdrâkimiz
"Sin Şın'a girince Mim'in kabri bulunur" Sözünün esrarı. Yavuz Sultan Selim Han, 24 Ağustos, 1516 tarihinde “Mercidâbık Savaşı”nı kazandıktan sonra Haleb’e girmiş, iki hafta sonra da oradan ayrılıp eylül ayı sonunda Şam’a ulaşmıştı. Buradan Mısır’a geçmeden önce de 15 Aralık’a kadar Şam’da kalmıştı. Koca Yavuz, Şam’da kaldığı sıralarda, Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin (1240) bir kitabında geçen “Sin Şın’a girince Mim’in kabri ortaya çıkar”ifadesini, büyük âlim Kemal Paşazade ile birlikte incelemişlerdi. Burada “Sin”in Selim’e, “Şın”ın Şam’a, “Mim”in de Muhyiddin’e işaret olduğu kanaatine varılmıştı... Kabri harabeye çevrilmişti! Yavuz Selim Han, Şam ve civarında bazı İslâm büyüklerinin kabirlerini ziyaret ediyordu. Çok saygı duyduğu Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin yeri ise hiç kimse tarafından bilinmiyordu. Çünkü asırlar önce, eserlerini yanlış anlayıp karşı çıkan bazı Suriye âlimlerinin de etkisiyle kabri harabeye çevrilip kaybolmuştu. Yavuz Sultan Selim Han, bir gece rüyasında Muhyiddin-i Arabî hazretlerini gördü. Kendisine şöyle diyordu: “Ya Selim! Senin gelmeni beklerdim. Safa geldin, hoş geldin. Mısır gazanı sana müjdelerim. Sabahleyin bir siyah ata bin. O seni bana getirir. Beni hâk-i mezelleten (horluk topragından) kaldır. Bana bir türbe, bir cami ve imaret yapıver... Yürü işin rastgele, Mısır fethi müyesser ola!” “Burası Muhyiddin’in kabridir” Padişah, sabahleyin bir siyah ata biner. At gider, Salihiyye Mahallesi’nde bir çöplükte durup eşinmeye başlar. Orası açılınca büyükçe bir taş çıkar. Üzerinde “Burası Muhyiddin’in kabridir” yazısı görülür. Yavuz Selim Han orayı temizleterek kabri ortaya çıkarır. Padişah, 22 Ocak 1517 tarihindeki Ridâniye Savaşı ve Mısır’ın fethinden dokuz ay kadar sonra, ekim ayında tekrar Şam’a gelir ve dört aydan fazla kalır. Bu süre içinde Şeyh’in kabrine türbe, yanına ise bir cami ve aşevi yaptırır. İlk cuma namazıyla da açılışını yapar. (5 Şubat 1518)
1) Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü Dayanır mı şîşedir bu reh-i seng-sâre düştü 2) O zamân ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm Bize hisse-i mahabbet dil-i pâre pâre düştü 3) Gehî zîr-i serde desti geh ayağı koltuğunda Düşe kalka haste-i gam der-i lutf-ı yâre düştü 4) Erişip bahâra bülbül yenilendi sohbet-i gül Yine nevbet-i tahammül dil-i bî-karâre düştü 5) Meh-i burc-ı ârızında gönül oldu hâle mâ`il Bana kendi tâli`imden bu siyeh sitâre düştü 6) Süzülüp o çeşm-i âhû dedi zevk-i vasla yâ hû Bu değildi niyyetim bu yolum intizâre düştü 7) Reh-i Mevlevîde gâlib bu sıfatla kaldı hayrân Kimi terk-i nâm u şâne kimi it`ibare düştü. Şeyh Gâlip
Hakikatimiz ve İdrâkimiz
1) (Yine gönül kayığım kırılıp su kenarına düştü. Bu gönül nazik bir şişedendir, düştüğü yer ise taşlıktır, dayanması ne mümkün.) 2) (Can meclisinde arzu kumaşları bölüşüldüğü zaman, bize muhabbet payı olarak pare pâre olmuş bu gönül düştü.) 3) (Gam hastası kâh eli başının altında, kâh ayağı (kadehi) koltuğunda, düşe kalka sevgilinin kapısına düştü.) 4) (Bülbül bahara erişti ve gül sohbeti yenilendi lakin bizim kararsız gönlümüze yine ayrılığa tahammül nöbeti düştü.) 5) (Gönül, sevgilinin aya benzeyen yanağının burcunda bulunan ben meyletti; bana da kendi talihimden bu siyah yıldız düştü.) 6) (Sevgilinin o ceylan gözleri süzülerek kavuşma zevkine yâ Hû dedi. Benim niyetim bu değildi ama yolum sabır ile beklemeye düştü.) 7) (Gâlib, Mevlevilik yolunda kimi zaman namını ve şanını terk etti, kimi zaman da itibar hevesine düştü ve sonunda bu haliyle hayran/hayret makamında kaldı.)