Tarih boyunca Doğu hakkında kurulan anlatı, Doğu’nun kendi başına ilerleyemeyeceği fikri üzerine inşa edilmiştir. Eski metinlerde açıkça görülen bu düşünceye göre Doğu toplumları akıl, bilim ve özgürlük üretme kapasitesine sahip değildir. Medeniyet Batı’da doğar, Doğu ise bu medeniyetin dışında ve gerisinde kalır. Bu nedenle Doğu’nun ancak dışarıdan müdahale ile “ıslah” edilebileceği varsayılır. Zorla dönüştürme, işgal ve baskı bu düşünce içinde meşru hale gelir.
Kültür tarihi de bu çerçevede anlatılır. Antik Yunan aklın, bilimin ve felsefenin kaynağı olarak sunulur. Ardından Doğu’nun gelişiyle Orta Çağ karanlığı başlar. Batı yeniden sahneye çıktığında ise ilerleme geri döner. Müslüman toplumların Antik Yunan metinlerini tercüme etmesi, koruması ve aktarması bile özgün bir katkı olarak kabul edilmez; sadece Batı’nın mirasını geçici olarak taşıyan bir aracı rolü biçilir. Böylece Doğu, üretmeyen, sadece taklit eden ve sürekli geri kalan bir konuma sabitlenir.
Bu anlatı iki yönden işlev görür. Batı toplumları kendi halklarına, yapılan işgallerin ve müdahalelerin ahlaki bir görev olduğunu anlatmak için bu hikâyeyi kullanır. Doğu insanı, kendi iyiliğini bile düşünemeyen, dışarıdan yönlendirilmesi gereken bir varlık gibi sunulur. Aynı zamanda bu anlatı, hedef alınan toplumların direnme iradesini zayıflatır. Zamanla bazı insanlar, işgali bir kurtuluş olarak görmeye başlar; “Batı gelsin de bizi kurtarsın” fikri içselleştirilir.
“Ortadoğu” gibi kavramlar da bu zihniyetin parçasıdır. Coğrafi sınırları belirsiz olan bu kelime, fiilen İslam dünyasını işaret eder. Ancak doğrudan “Müslümanlar” denildiğinde ortaya çıkacak tepkiyi aşmak için daha muğlak bir terim tercih edilir. Bu kelimenin çağrışımları bilinçli biçimde olumsuzdur. Şiddet, irrasyonellik ve geri kalmışlık tek bir