Bir zamanlar, ormanın derinliklerinde bir tilki yaşarmış. Kendine münhasır, yabani bir ruhu varmış onun. Herkesten kaçan, kendi doğasının peşinden giden, kafasına göre yaşayan biriymiş. İnsanlardan uzak dururmuş zaten; kimsenin onu anlamasını da beklemezmiş. Çünkü hayat ona hep kaçmayı, saklanmayı, kovalamayı öğretmiş.
Yine günlerden bir gün, ormanın kuytularında dolaşırken bir güle rastlamış. Öyle güzelmiş ki gül… Kokusu rüzgâra karışıyor, zarafeti bütün ormanı susturuyormuş adeta. Ama güzelliğinin bedelini de ağır ödemiş. Herkes dokunmuş ona; hırpalamış, kırmış dallarını, incitmiş köklerini. Yine de bütün yaralarına rağmen öylesine güzel açıyormuş ki…
Tilki onu görür görmez kendinden geçmiş. Hatta önce korkmuş. İçinde tanımadığı bir his dolaşmış; ürkmüş, kaçmak istemiş. Tam o anda gül fark etmiş tilkinin gözlerindeki telaşı.
Korkma,demiş usulca.Endişelenme… Her şeye rağmen güzellikler mümkündür.”
Ama tilki inanmamış. Çünkü hayatında ilk kez böyle bir duyguyla karşılaşıyormuş. Bildiği tek şey kaçmakmış; yaklaşınca canının yanacağına inanmakmış.
Gül anlatmış da anlatmış
Tilki ise zamanla sakinleşmiş. Derin bir nefes alıp ilk kez gerçekten dinlemeye başlamış birini.
İnsanları bırak,demiş gül.
Ben sana yeterim. Yeter ki bana inan, güven.
Ama sorun da buymuş zaten. Tilki en başta kendine bile inanmıyormuş.
Gel zaman git zaman, tilki uysallaşmış. İnsanlardan kaçtıkça güle yaklaşmış. Onu dinlemiş, koklamış, yanında huzur bulmuş. Gül bir gün ona:
Sen benim bahçıvanım ol,demiş,
Ben de senin yoldaşın.
Tilki buruk bir gülümsemeyle başını eğmiş.
Ben zor biriyim demiş.
Sıkıntılıyım,Fıtratım gereği kaçarım. Yapamam.
Gül ise hiç düşünmeden:
Yaparsın demiş.
Tilki ne yapsın
Kokusundan, renginden mest olduğu gülden gitmeye zaten hiç niyeti yokmuş. Başlamış onun dallarını