Ben, yangın mavisi sayfaların üzerine simsiyah mürekkeple akmış harflerin kelimelere kucak açıp, yan yana dizilerek cümleler oluşturduğu o romandım. Kahve kokulu bir çift avcun içine düşmüş, sayfa sayfa okunmuştum. Özetimi çıkartmaktan ziyade, o kadar keskin bir kararlılıkla okumuştu ki beni... Herhangi bir sayfamdaki herhangi bir noktalama işaretinin yerini bile adı gibi bilirdi.
"Birini öldürdüğümde yalnızca on beş yaşındaydım," dedim gözlerimi zeminden çekmeden. "Sonra gerisi geldi. Birçok insanın kanı bulaştı parmaklarıma. Söktüğün yerlerden içeri kan ve kin sızdı, baba. Kanın kokusunu aldım ve onu kendime baba kokusu belledim." Güldüm. "Kan benim babamın kokusuydu."
"Oğlum..."
"O kız var ya, hani senin kemerini vururken 'senin lanetin o kız' diye bağırdığın o kız..." Gözlerimi kaldırıp yorgun maviliklerine baktım. "O kız senin söktüğün çocukluğumu dikti. Beni neden sevmedin, baba?"
"Sesinin kaç kırlangıca gökyüzü çizdiğini ve benim de sesine en az o kırlangıçlar kadar muhtaç olduğumu bilmiyor musun? Uyuman için anlatılan o kurgu masalların aksine, uyanıkken anlatacağım güzel gerçeklerim var. Uyan, küçük adam."
"Ben kalbimin düğmelerini sana ilikledim," dedi gözlerimin içine bakarak. "Omuzlarına dokunduğum yerden bir umutla bütünleştim. Bir insana sen 'herkesimsin' diyebilmek mümkün mü Mayıs? Sen benim herkesimsin. Senden başka hiçbir şeye ihtiyacım yok ki benim. Kızım sen o kadar güzelsin ki... Ben sana baktıktan sonra aynaya bakmaya utanıyorum be. Sen yanımda öksürüyorsun benim ciğerlerim acıyor. Yemin ederim. Öyle deli bir şey ki bu siktiğimin hissi... Hani Nazım Hikmet demiş ya, 'O kadar karışacağız ki birbirimize, atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek. Toprağa beraber dalacağız.' Bizimkisi de o misal. Öyle bir karıştık ki birbirimize, atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek."