Ateş olsam ocağında, ha.rlı. Su olsam mataranda, bengi. Kara
bir bulut olsam koynunda terinle ağarsam. Hançer olsam kuşağında, sustalı. Tüfek olsam omuzunda, çift taraklı. Her daim mevcud olsam aklında seninle yaşlansam.
Akşamdı, eflatun bir akşam.
Pencereden baktım dışarıya
uzak dağlara kar yağıyordu,
patikalara, Ağrı'ya.
Aras gökyüzü kadar yakınımdaydı, akıyordu.
Kar serpintileriyle sildim yüzünü
ısıttım ellerini avuçlarıma alıp
o zaman farkettim işte fotoğrafına sinmiş o onulmaz hüznü.
Bir puhu ötüyor bataklık tarafından, sesi öyle tanıdık ki. Ovaya yıldızlar sarkıyor meşelerin buz sarkıtlarından. Çakallar pavlıyor puslu vadilerden, sesleri öyle yabanıl ve ürkütücü ki. Şer pusuda seni bekliyor.
Bin desem binemezsin çıplak ata bir sıçramada. İn desem inemezsin yamaçlardan bir koşu. Yekin desem silkinip kalkamazsm mahmur anında. Seni nasıl korumalı a çocuk! İnsaf olmaz insan avcılarında. Aladağlar ağarmadan seni nasıl kaçırmalı!
Bir kamyon bile geçmez zemheri ayında buralardan. Kepeneğini al sırtına, heybeni. Kanyon boyunca yürü, ışıklandırıldı bıldır. Candarmalardan uzak dur, karakollardan. Başını dik tut, yüreğini berk. Hayır, beni çıkar aklından!
Matarayı pekmezle doldur, tulumları suyla. İyi, bir çamçak da şarap koy. Sana nereden geldi bu evcimenlik bilmem. Büyümüşsün görmeyeli. Nasıl da buğulanıyar gözlerindeki nem.
Yüzün tıpkı anneninkine benziyor.
(Simya ne demek midir? Hiç. Sabrın ve direncin ilmini topraktan öğrendik, toprağın ilmini sarp yollardan. Bilgelik ne demek midir? Hiç. Biz değiliz benliğini aşktan ve acıdan yalıtan.)
Saçlarını önüme dök, bir kez daha öreyim. Kucakla beni, kollarının yazgımla kenetlendiğini hissedeyim. Bir şeyler söyle, ağzındaki polenleri uçuşurken göreyim. Öp göğsümdeki yara izinden a çocuk, beni anımsarsın bunaldığında.