Enes Akil AKBALIK

Enes Akil AKBALIK
@akilladamm
Biz şehrin asfaltlarında atlarını yitirmiş süvarileriz.
Böcekler İçin Dilbilgisi
9/10
·88 syf.·
2026 4. kitabı
Bu kitap en başından itibaren bir ironiyle konuşur. Ama güldürmek için değil; ciddiyetle dalga geçmek için. Anlatılan dünya gerçek değildir ama tanıdıktır. O kadar tanıdıktır ki, “kurgu” demek bile insanın içinden gelmez. Baş karakterin isimsizliği tesadüf değildir. İsmi olmayan biri, kimliği eksik olduğu için değil; herkes olduğu için anlatılır. Okur, bu boşluğu kendi adıyla doldurabilir. Zaten kitap boyunca yapılan da budur: okuru metnin içine davet etmek değil, istemeden dahil etmek. Metnin gerçekliği tuhaftır. Olan bitenler sanki yaşanmamıştır ama yaşanabilir. Bu “gerçek olmayan gerçeklik” hâli kitabın en rahatsız edici tarafıdır. Çünkü okur, absürtlüğe gülecekken durur; gülmek yerine düşünmek zorunda kalır. Karısına ve oğluna yazılan mektuplar ise metnin en kırılgan ama aynı zamanda en sert bölümleridir. Bu mektuplar bir sevgi anlatısı değil, bir mesafe belgesi gibidir. Yakınlarına yazılmıştır ama yakın değildir. Koruyucu görünür ama çaresizdir. En çok da şunu hissettirir: insan bazen ailesine bile kendini ancak resmî bir dille anlatabilir. Mahkemeye yazılanlar ise ironinin zirvesidir. Mantıklı, düzenli, kurallara uygun cümleler vardır; fakat bu düzgünlük hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesele doğru cümle kurmak değil, kimin konuştuğudur. Kitap burada dilin adaleti garanti etmediğini çok sakin ama çok net biçimde gösterir. En çarpıcı noktalardan biri de karakterin kendi dilini ve kelimelerini kurma çabasıdır. Bu yeni dil bir özgürlük alanı gibi görünür ama aslında bir sığınaktır. Sistem dili dışladıkça, birey kendi kelimelerine kapanır. Anlaşılmak için değil, kaybolmamak için konuşur. Kitap boyunca hissedilen şey şudur: Sorun anlatamamak değil. Sorun, anlatmanın artık bir karşılığı olmaması. Böcekler İçin Dilbilgisi, okuru rahatlatan bir metin değil. Ama
1000Kitap
Böcekler İçin DilbilgisiMehmet Akif Yılmaz · Şule Yayınları · 202514 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Yaratmayan İnsan Yok Etmek İster – Erich Fromm
9/10
·136 syf.·
2025 34. kitabı
Erich Fromm, insan doğasını anlamaya çalışırken yalnızca bireysel psikolojiye değil, toplumsal bilinç ve modern hayatın dayattığı kimliklere de ayna tutar. “Yaratmayan İnsan Yok Etmek İster” de tam olarak bunu yapıyor: üretmeyen, düşünmeyen, yaratma gücünü yitirmiş bireyin hem kendisine hem çevresine nasıl zarar verdiğini anlatıyor. Fromm, insanın temel iki varoluş biçiminden söz eder: Sahip olmak: Eşyalarla, unvanlarla, tüketimle tanımlanan bir benlik. Olmak: Yaratıcılıkla, sevgiyle, üretkenlikle kendini var eden bir benlik. Modern çağın trajedisi, “sahip olmak” halinin “olmak” halinin önüne geçmesidir. İnsan artık kim olduğunu değil, neleri kontrol ettiğini önemser hale gelir. Bu da onu giderek daha boş, daha öfkeli, daha savunmacı bir varlığa dönüştürür. Fromm’un çarpıcı tespitiyle, “yaratmayan insan, bir süre sonra yıkmayı ister” çünkü üretkenliğini kaybeden kişi, varoluşunun kanıtını ancak yok ederek hisseder. Kitap, kısa ama sarsıcı bir düşünsel yolculuk sunuyor. Fromm’un dili (ve Müthiş Psikoloji ekibinin sadeleştirilmiş anlatımı) felsefi derinliği kolayca kavranır hâle getiriyor. Her bölüm, bugünün dünyasında kendimizi nerede konumlandırdığımızı sorgulatıyor: “Sahip oldukların elinden alındığında geriye ne kalır?” Bu tek soru bile modern bireyin kırılganlığını özetliyor. Kitaptan çıkarılabilecek en önemli şey, üretmenin yalnızca sanat ya da iş değil, varoluş biçimi olduğudur. Düşünmek, sevmek, paylaşmak, geliştirmek hepsi birer yaratma eylemidir. Fromm bize bu eylemlerin olmadığı bir hayatın aslında yaşanmamış bir hayat olduğunu hatırlatıyor. Bu kitap, “yıkıcılığın kökeni kötülükte değil, üretmemenin boşluğundadır” diyor bize. Her şeyin hızla tüketildiği bir dünyada, kendini yaratıcı bir varlık olarak yeniden kurmak belki de en büyük direniş biçimi.
1000Kitap
Yaratmayan İnsan Yok Etmek İsterErich Fromm · Destek Yayınları · 2023673 okunma
Bir Haziran Sabahı
9/10
·128 syf.·
2025 33. kitabı
Engin Topuz’un Bir Haziran Sabahı romanı, sadece üç saatlik bir bekleyişi değil, bir ömrün ağırlığını ve sessiz bir iç hesaplaşmayı anlatıyor. Pandemi günlerinin gölgesinde, kızı üniversite sınavına girerken lisenin karşısındaki parkta oturan Sevgi’nin hikâyesi, aslında hepimizin kendi iç sesine tuttuğu bir ayna gibi. Roman, Sevgi’nin geçmişle bugünü harmanlayan düşünce akışı içinde ilerliyor. Lisenin duvarları, bir zamanlar umutla, aşkla, dostlukla dolu gençlik yıllarını hatırlatıyor. Eski arkadaşlarının hepsini aynı parkta yeniden görmek, yılların biriktirdiği sessiz pişmanlıkları ve kaybolan masumiyeti bir anda canlandırıyor. Özellikle üniversite sınavına giderken bir arkadaşlarının geçirdiği kaza sonucu hayatını kaybetmesi, hem o kuşağın belleğinde hem de Sevgi’nin ruhunda hiç kapanmamış bir yara olarak roman boyunca yankılanıyor. Topuz, mekânı (Manisa lisesi ve tüm Manisa) ustalıkla kullanıyor; bu küçük alan içinde geçmişin geniş bir panoramasını açıyor. Üç saatlik zaman dilimi, Sevgi’nin zihninde onlarca yılın iç içe geçtiği bir zaman koridoruna dönüşüyor. Pandemiyle gelen yalnızlık, eşinin kaybı, annesiyle paylaştığı Engin Topuz ev, bir yandan bugünün hüznünü taşırken; lise arkadaşlarıyla karşılaşması, geçmişin neşesini ve kayıplarını yeniden yüzeye çıkarıyor. Romanın en güçlü yanı, zamanın izafiliğini hissettirmesi. Yalnızca “üç saat” ama o üç saatte bir kadının bütün bir hayatı, gençliği, aşkları, kayıpları, umutları sığabiliyor. Engin Topuz, sade ama içten diliyle bu geçişleri öyle doğal örüyor ki, okuyucu da Sevgi’yle birlikte kendi geçmişine dönüyor. Bir Haziran Sabahı, hayatın kırılganlığını, zamanın geçiciliğini ve insanın kendini yazıyla yeniden var etme çabasını anlatan duygu yüklü bir roman. Sessiz bir parkta başlayan bu hikâye, her okurun kalbinde
Bir Haziran SabahıEngin Topuz · Lando Yayınları · 20254 okunma
Hurafeden Arınan İnanç: Tağut’un Gösterdiği Yol
8/10
·352 syf.·
2025 23. kitabı
Tağut , hurafenin yalnızca bireysel inancı değil, toplumun ortak değerler sistemini nasıl bozduğunu çarpıcı örneklerle ortaya koyan bir eser. Soner Yalçın , tarihsel veriler, belgeler ve kültürel arka plan bilgileriyle, dinin özünden kopmasına yol açan safsataların izini sürüyor. İslamî literatürde tağut, Allah’ın yerine hüküm koyan, insanları kendisine kulluk ettiren veya kendi otoritesini ilahlaştıran her türlü kişi, güç ya da sistemi ifade eder. Bu, bazen bir put, bazen bir ideoloji, bazen de toplumu yönlendiren bir otorite olabilir. Ortak özellikleri, hakikati perdeleyerek insanı Allah’ın rehberliğinden uzaklaştırmalarıdır. Ali Şeriati ’nin de vurguladığı gibi, insanlar kendi elleriyle yarattıkları değerlere – sermaye, soy, sınıf, makam gibi – teslim olduklarında da tağuta boyun eğmiş olurlar. Okurken fark ettim ki hurafe, yalnızca masum bir yanlış bilgi değil; dini, hakikatin çerçevesinden çıkaran, yozlaştıran ve sonunda hem bireyleri hem de toplumları ayrıştıran bir bozukluk. Bu bozulma, inancı ahlaki bir rehber olmaktan çıkarıp, siyasi çekişmelerin, güç mücadelelerinin ve çıkar hesaplarının malzemesi haline getirebiliyor. İslam’ın özü; güzel ahlak, adalet, merhamet ve insan haklarıdır. Ancak bu özü korumak, onu hurafe, ideolojik dayatmalar ve siyasi yorumlardan arındırmakla mümkündür. Yalçın’ın aktardıkları bana, inancın gerçek potansiyeline ancak bu arınma sağlandığında ulaşabileceğimizi hatırlattı. Sonuç olarak, Tağut sadece bir araştırma kitabı değil; okuyucusuna “Neye inanıyorum ve neden inanıyorum?” sorusunu sorduran, hakikati hurafeden ayırma çabasında zihinsel bir pusula işlevi gören bir çalışma.
TağutSoner Yalçın · Kırmızı Kedi Yayınevi · 2024392 okunma
Medeniyetin Çıkmazında Bir Yol Arayışı: Labirent
8/10
·288 syf.·
2025 12. kitabı
Amin Maalouf, tarih ve kültür üzerine düşünmeyi seven okurlar için neredeyse vazgeçilmez bir yazar. Onun kaleminde yalnızca geçmişin anlatımı yoktur; geçmişle bugünü konuşur, yarına dair endişeleri ve umutları da masaya yatırır. Doğu ile Batı arasında köprü kuran, kimliğe, medeniyete ve uygarlık krizine dair sorular soran bir düşünürdür aynı zamanda. Romanlarıyla geniş bir okur kitlesine ulaşsa da denemeleri, fikir dünyasını anlamak için daha derin bir pencere sunar. Labirent: Batı ve Hasımları, Maalouf’un bugünün dünyasına tuttuğu aydınlatıcı, yer yer sert, ama her zaman yapıcı bir aynası. Kitap, modern dünyanın içine sıkıştığı büyük çıkmazı, yani bir labirenti anlatıyor. Yazar bu labirenti yalnızca coğrafi ya da siyasal olarak tarif etmiyor; ahlaki, entelektüel ve kültürel boyutlarıyla da ele alıyor. Japonya’dan Çin’e, Rusya’dan Amerika’ya uzanan geniş bir tarihsel perspektif sunarken, aslında bu dört ülke üzerinden Batı’nın bugünkü konumunu ve karşılaştığı meydan okumaları değerlendiriyor. Her bölümde farklı bir ülkenin tarihsel evrimi üzerinden ilerliyoruz, ama Maalouf’un asıl ilgilendiği şey, bu ülkelerin kendi yollarını nasıl çizdiği, hangi medeniyet modellerini benimsediği ve Batı ile nasıl bir ilişki geliştirdiği. Özellikle Rusya’nın kültürel ikilemleri, Çin’in tarihten gelen merkeziyetçiliği ya da Amerika’nın küresel üstünlük iddiası üzerinden çok çarpıcı analizler yapılıyor. Kitap boyunca hissedilen şey şu: Medeniyetler sadece silahla, ekonomiyle değil; fikirle, değerle, yön duygusuyla var olur — ve bugün bu duygu giderek zayıflıyor. Beni en çok etkileyen nokta ise Maalouf’un meselenin özüne dair söylediği şeylerdi. Uygarlık, birlikte yaşama sanatıdır ve bu sanat günümüzde ciddi anlamda yıpranmış durumda. Yazar bunu büyük laflarla değil, tarihsel
1000Kitap
LabirentAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 20241,004 okunma