İnsanlık zayıf bir varlıktır ve bu zayıflığın bilincindeki tekamüle erişmiş insanlar her zaman kitleleri kontrol edecek güce erişmiştir. Bu durum binlerce yıllık insanlık tarihinde her zaman farklı biçimlerde gerçekleşse de bunların arasından en etkilisi; insanın virüsü olan dinlerdir. İnsan doğası gereği kendisinden daha güçlü bir varlığa ya da inanca gereksinim duyar, bu gereksinim toplumu yozlaştıran ve aynı zamanda masallara inandıran güçtür. Bu gücü toplumlar üzerinde kullanmayı başarmış kişiler insanlık tarihinin en dahi filozoflarıdır. Alamut'u okurken bu dahilerden birinin felsefesine şahitlik ediyoruz; Hasan Sabbah.
Hasan Sabbah'ın felsefesi çağının çok ötesine ulaşıp 21. yüzyılda bile etkilerini gördüğümüz bir kavrama dayanıyor, "inanç" toplumda gerçeği görmekten imtina eden kitleler, inanç ile uyutulmaya mahkumdur. Bu inanç bir din üzerinden temellenebileceği gibi vatan, aile, kan üzerinden de temellenebilir. İnsanlara dayatılan inanç ve ahlak sistemleri zamanla insanlığın büyük bir bölümünü köleliğe mahkum eder. Bu noktadaki en önemli husus bu köleliğin bilinçsizce sürdürülmeye devam etmesi hatta istekle yapılmasının inanç sistemlerindeki sarsılmazlığı arttırmasıdır. Bu sarsılmazlık güç sahibi insanların ya da grupların halkı sömürmesiyle sonuçlanıyor. Yıkmaktan korktuğumuz tabularımız özgürlüğümüzü ve haklarımızı elimizden alıyor. Dinler insanlara şükretmeyi öğretip, insanlığı kapitalist sisteme boyun eğen birer ayaktakımına dönüştürüyor. Vatan ve kana dair aşılanan inanç dünya insanını birer azılı katile dönüştürüyor. Güç sahibi gruplar insanların duygularını sömürüp kendi sistemlerine uymalarını inançla sağlıyor, insanlığı dogmatikle yaşayan içgüdüsel hayvanlara çeviriyorlar.
Alamut'u okurken binlerce yıldır farklı biçimlerde süregelen bu düzenin