Okumaya başlarken ideolojik açıdan bir nebze olsun ön yargım yoktu. Kafamdaki tek düşünce "bir siyasetçi en fazla ne yazabilir ki"ydi. Aslında bu da bir ön yargı. Bir insan, bir mahkum, bir siyasi rehine çokta güzel şeyler yazabilirmiş. Hatalıydım kabul ediyorum. Seher'i raflarda ilk gördüğümde alıp okumayı çok istemiştim lakin maddi imkanlar doğrultusunda o gün alamamış daha sonra da günlük hatta yıllık telaşeler nedeniyle çoktan aklımdan çıkmıştı. İlk gördüğüm andan itibaren merak etmiştim Selahattin Demirtaş'ın kalemini. Kendimi kalıplara sığdırmam gerekiyorsa eğer daha çok solcu düşüncelere sahip olduğumdandı belki de okuma isteğim, merakım. Kapağı açtığım an beni karşılayan not kafamdaki her şeyi yıktı. "Katledilen ve Şiddet Mağduru Bütün Kadınlara..." diye bir not. İçinde çok şey anlatıyor ama asla klişe bir not değil. Seher'in hikayesiyle başlıyor her şey. Hayalleri çalınan bir kadının hikayesiyle. Tabi ki ondan önce fabl benzeri bir öykü ile Hamza'dan erkeklik dersi alıyoruz :)
Selahattin Demirtaş'ın esprili bir dili var. Yaşadıklarından, şu an da bulunduğu hapishaneden, güncel olaylardan, davasından, şiddetten, çocukluktan, çocuk gelinlerden, psikolojik sorunlardan söz ediyor öykülerinin içinde. Son bölümünde ise sanki bir mitingindeymişim de kendi hikayesini, hayalindeki ülkeyi ağzından dinliyor gibi hissetmedim desem yalan olur.
Tüm sıfatlarını yok sayıp bakmak gerekiyor insanlara. Nitelendiği şeyler değil de yaptığı, düşündüğü ve tabi ki yazdığı nice güzel şeyi göz önünde bulundurmak lazım.
Siyasetini sevdiğim bir insanın artık kalemini de seviyorum. Diyecek başka da bir şeyim yok. Ön yargınızı uçurun, Seher'i kesinlikle okuyun bu yeterli...