Bugün size bazı duygulardan söz etmek istiyorum: Ötekileştirme, görmezden gelme, aşk ve nefret arasında salınan hınç, küsüp içe kapanma ve elbette hayal kırıklığı! Bütün bunların izdüşümlerini anlatırken aslında vurgulamak istediğim konu, "epistemolojiler çatışması", ya da Walter [Mignolo] daha önce birkaç kez dile getirdiği kozmoloji kavramını kullanmama izin verirse, konuşmam bir anlamda "kozmolojiler çatışması" üzerine olacak. Sunumumda özellikle Türkiye'den bahsedeceğim. Asya'yla Avrupa'yı, Karadeniz'le Akdeniz'i. Balkanlarla Kafkasları birleştiren, nüfus bakımından dünyanın en büyük 16., ekonomik genişlik bakımından 15. büyük ülkesi. Araştırmalara göre, Türkiye dünyanın en milliyetçi ve muhafazakar toplumlarından biri. 19. yüzyılda Avrupa'nın Hasta Adamı olarak anılmadan önce, Türkler üç yüzyıl boyunca Avrupa kıtasının yaklaşık olarak % 25'ine hükmetmiş bir tarihe sahip. Bu tarihsel veri, Türk milliyetçilerine gurur kaynağı olmadan önce, Türklere, Avrupa kimliğinin anti-tezi olma ayrıcalığı vermiştir. "Korkunç Türk" diye bilinen fenomen, barbar, Sarı ırka mensup ve susadığında su yerine düşmanlarının kafatasından kan içen insan imajıyla uzun yüzyıllar boyunca var olmuştur. Bu konuda, şayet konuşmamdan sıkılırsanız, Wikipedia'daki "Anti-Turkism" makalesine bir göz atıp, Papa II. Urbanus veya Martin Luther'den bu yana Avrupa ülkelerinde oluşturulagelen muazzam ölçüdeki sözlü nefret kültürüne dair ilginç, hayret verici, bazen de komik pek çok şey öğrenebilirsiniz. Elbette bu nefret kültürünün bir de Türkçedeki karşı-anlatısı var. Onun ayrıntıları için ise halen üzerinde çalıştığım Türk Düşüncesinde Oksidentalizm kitabımın yayınlanmasını beklemeniz gerekecek. Çalışmam birbirinden bağımsız gibi görünebilecek çeşitli alt başlıklardan oluşuyor. Bunlar, Türkiye'nin ne