mesut doğan

mesut doğan
@alerdem
Şair Yazar
Yüksek Lisans
Eskişehir
https://www.youtube.com/watch?v=SsImHCsMMRg
16 okur puanı
Ocak 2020 tarihinde katıldı
İşte tam şuraya oturacağız seninle. Altından ırmaklar akan o uçsuz bucaksız yeşilliklerin üzerine. Konuşamadığımız ne varsa anlatacağız. Bitecek dilimizin ve ruhumuzun kekemeliği de. Sonsuzluğa bırakacağız sözcükleri birer birer kum taneleri gibi. İnsanı başıboş bırakmayan, bir yaprağın düşmesinden haberdar olan, hiç sesleri zayi eder mi?
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
“Galileo Galilei ‘sayılabilir olanı say, ölçülebilir olanı ölç, sayılamayanı sayılabilir hale getir, ölçülemeyeni ölçülebilir hale getir’ diye söylemiş. Bence halt etmiş. Sayılabilir şeyler insana nasıl bir azap verir bilseydi keşke. Kim bilir dişlerimi kırk yedi bin dört yüz ellinci kez fırçalarken, buzdolabına üç bin beş yüz on altıncı kez yumurta dizerken, yedi yüz seksen beşinci kez saç traşı olurken, yirmi dört bininci kez uyanırken, bin elli beşinci kez otobüse binerken, elli beş bin yedi yüz onuncu kez parfüm sıkarken, eşim bana otuz sekiz bin iki yüz on altıncı kez kahvemi uzatırken dediğinde hüzünle susup bir süre yere bakmıştı.
Ve ilk kez o gün, yaşlılığın dedemden babama ve sonra bana bulaşan inatçı ve irsi bir hastalık, bir koku olduğuna inanmaya başladım. Ve yaşlılığın zararlı otlar, zehirli sarmaşıklar gibi her tarafımı sardığını hissettim. Paçalarıma yapışan ve bırakmayan inatçı pıtraklar gibiydi.
Bir masada oturuyoruz. Camdan vuran cılız aydınlıkta gözlerinin rengini fark ediyorum. Ya da renklerini. Çok uzaklardan geldin biliyorum. Küçük bir kuş gibi dalıma kondun. Gözlerinle ilgili birkaç renk söylüyorum. Kızıyorsun. Onca yıl geçti. Ve gözlerimin rengini öğrenemedin diye hayıflanıyorsun. Gözlerini alıyorum. Onları öpüyorum, kokluyorum. Sonra özenle ipek bir mendile sarıp usulca cebime yerleştiriyorum. Ve gözümden bir damla yaş düşüyor.
Her yolculuğa çıktığımda, ikindi sonraları o soğuk ve kocaman şehirlerin çok uzağındaki küçük yerleşim yerlerinden geçerken, yaklaşan akşamın tedirginliği, içimde hep evden uzakta olmanın ve kalacak bir yer bulamamanın korkusunu çoğaltırdı. Uzayan, sivrilen ve bir eve doğru kırılan gölgelerle her şeyin kendi içine döndüğü, dilsizleştiği bu zamanda içimi hep bir uzaklık korkusu kaplardı. Bütün nesnelerin belki kendinizin bile kaçar gibi etrafınızdan çekildiği, kendini aradığı, yüzünüzün ve gölgenizin çaresizce diğer bütün şekilsiz gölgelerle birleştiği, rengini yitirdiği, tuvalde toplanan, karıştırılan sayısız renk arasından kendi renklerinizi bulup ayırmak kadar zor olan akşam saatleriydi. Uzakta hafifçe kızıllaşan ışıklar altında gizemini arttıran evlerden birisinin kapısını çalmayı isterdim sürekli. Orada, o kapının ardında kaybettiğim ve aradığım ne varsa sanki hepsini buluverecekmişim gibi bir his dolardı içime. Kapıyı vuracaktım ve karşıma ilk çıkan kişiye ben geldim diye bağıracaktım. Bunu yıllarca istemiş ama yapamamıştım. Cesaretim yoktu. Bilmediğim bir evin kapısını çalmak. O eve misafir olmak.