Her yolculuğa çıktığımda, ikindi sonraları o soğuk ve kocaman şehirlerin çok uzağındaki küçük yerleşim yerlerinden geçerken, yaklaşan akşamın tedirginliği, içimde hep evden uzakta olmanın ve kalacak bir yer bulamamanın korkusunu çoğaltırdı. Uzayan, sivrilen ve bir eve doğru kırılan gölgelerle her şeyin kendi içine döndüğü, dilsizleştiği bu zamanda içimi hep bir uzaklık korkusu kaplardı. Bütün nesnelerin belki kendinizin bile kaçar gibi etrafınızdan çekildiği, kendini aradığı, yüzünüzün ve gölgenizin çaresizce diğer bütün şekilsiz gölgelerle birleştiği, rengini yitirdiği, tuvalde toplanan, karıştırılan sayısız renk arasından kendi renklerinizi bulup ayırmak kadar zor olan akşam saatleriydi. Uzakta hafifçe kızıllaşan ışıklar altında gizemini arttıran evlerden birisinin kapısını çalmayı isterdim sürekli. Orada, o kapının ardında kaybettiğim ve aradığım ne varsa sanki hepsini buluverecekmişim gibi bir his dolardı içime. Kapıyı vuracaktım ve karşıma ilk çıkan kişiye ben geldim diye bağıracaktım. Bunu yıllarca istemiş ama yapamamıştım. Cesaretim yoktu. Bilmediğim bir evin kapısını çalmak. O eve misafir olmak.