İsterseniz, Türkiye'nin "aydın" sınıfını resmî ideoloji oluşturdu demeyelim de, Tanzimat'la başlayan/başlatılan, Batılılaşma sürecini içine sindiremeyenler olduğu gibi, şevkle benimseyenler de oldu diyelim. Bu ikinci grubun Avrupa ve ABD'de odaklanması, öykünmesi teşvik edilmişti, nitekim öyle de oldu. Bunların aralarındaki göreceli olarak daha iyi okumuş yazmış olanlara "aydın" sıfatı yakıştırıldı, "münevver" kelimesi muhafazakârlara tahsisli kaldı. Buraya kadar böyle. Gelelim, Özal'a, bakın, ben şahsen yaşadım, Türkiye'de, Özal'a "gel beraber intihar edelim" diyen "aydın" olmadı! Tam tersine, rahmetli hayattayken, duymadığı hakaret, atılmadık iftira kalmadı, buna eşinin lezbiyen olduğu imaları dâhil! Bir gün fırsatınız olursa, dönemin karikatürlerine bakın, ne denli aşağılik, ne denli rezil, acımasız bir muhalefete maruz kaldığını görürsünüz. Özal'dan ne istediler diye soracak olursanız, rahmetlinin lakabı daha DPT müsteşarıyken "takunyalı”ya çıkmıştı. Yok, DPT koridorlarında ellerinde ibrikle dolaşırlarmış da, yok feşmekân daire başkanının odası boşaltılmış, mescide dönüştürülmüş falan filan. Beştepe külliyesindeki altın klozetler gıybetinin bin beteri! Her neyse, rahmetlinin mütedeyyin olması dışlanmasına yettiydi. Evren'e gelince, orada, "vur abalıya!" sendromu işledi. Müdahaleyi azmettiren "siviller" baş tacı edilir, vefatlarında bayraklar indirilirken, Evren, trajedinin yegâne sorumluymuşcasına, yapayalnız gömüldü. Bakmayan siz, rahmetli Şahinkaya'ya atılan iftira da, Balyoz rezaletini aratmaz. Hani diyorsunuz ya, "aydın imtihanı," boş verin. Bu, "aydin"lar kadar necip halkımızın da imtihanıydı ve maalesef, ne denli bir soysuzlaşmanın eşiğinde olduğumuzu bir kez daha yüzümüze vurdu! Bakın, altı yüz subayın intiharından bahsediliyor ve kimseden gik çıkmıyor!