"Anne, bir kurabiye daha versene," dedi Mete birden.
"Versene değil," dedi Duru. "Verir misin diyeceksin, Mete. Ayrıca kurabiye masanın üstünde. Kalk, kendin al bakalım. Haydi."
Duru'nun bu çıkışı yüzünden Mete koyu kahverengi gözlerini masum masum kırpıştırdı.
"Ama benim ayaklarım oraya yetmiyorkine, hala."
"Ayağınla mı alacaksın sanki Mete?" dedi Duru. "Saçmalama, halacığım. Ben annen değilim. Yemem bu numaraları.”
"Ay, yeter valla, Duru!" diye yükseldi Zeynep abla. "Geldin geleli çocuğumun burnundan getirdin."
Duru'nun yüzünde kendinden emin bir ifade belirdi. "Burnundan getirdiğim falan yok. Sadece doğru olanı öğretiyorum. Bu yaşlardan itibaren kendi işini kendinin görmesi gerektiğini, bir kadının ona hizmet etmek mecburiyetinde olmadığını anlaması lazım. İstediği her şeyi sürekli sen verirsen bunların hepsinin kafasında kadının toplum görevi olduğuna dair bir şema oluşturacak ve ileriki hayatında bunu hep karısından bekleyecek." Bakışlarını imalı imalı Hasan ağabeye çevirdi. "Tıpkı gördüğü baba rolü gibi.”
Hasan ağabey huzurla çayını hüpletiyordu ki ona dönen bakışlarla çay elinde, dudakları önde öylece kaldı. Sonra ise derin bir nefes vererek çayını sakince çay tabağına bıraktı. "Zeyno," dedi. "Şu dolaptan ağrı kesicimi getirir misin bana, canım? Şakak kemiğime bir ağrı doldu yine."
"Şakak kemiğinin işine gelmedi galiba," dedi Duru uyuz bir gülüşle.