• Dünyanın çoğunluğunun fakirleştiği, birçok felaketin yaşanmasıyla köklü değişikliklerin ortaya çıktığı ve ABD’nin bir din devleti haline geldiği çok da uzak olmayan distopik bir gelecekte; kahramanınız Hannah’nın “yeni hayat”ına gözlerini açmasıyla başlıyor roman.
• Hannah, hem evlilik dışı ilişki yaşayıp zina yaptığı, hem de Yaşamın Kutsallığı kanununa karşı gelerek kürtaj yaptırdığı için -öyle ki, kürtaj cinayet olarak görülüyor- yargılanıp 16 yıla mahkum ediliyor. Ancak cezasını, devletin sırtında bir yük olarak gördüğü hapishanelerde değil, “Renklendirme” olarak adlandırılan bir işlemden geçtikten sonra özgür bir insan olarak çekiyor. Bu işlem suçların derecelerine göre mahkumların derilerinin renklendirilmesini içeriyor. En düşük ceza sarıdan en ağır ceza kırmızıya kadar çeşitli renklerle hem mahkumun suçu topluma ifşa edilerek insanlar tarafından dışlanması sağlanıyor hem de hapishanelerin maliyeti düşürülmüş oluyor.
• Okuyucu olarak biz de bir kırmızı olarak Hannah’nın başına gelenleri okuyoruz. Arka planda kendini hissettiren kanıksanmış teknolojik gelişme ve yaşantı, bir fikir kitabı olması sebebiyle ön plana çıkmıyor. Yazarın asıl isteğinin -feminist distopya olarak- kitabı okurken dini, önyargıları, insanın -elbette çoğunlukta erkeğin- acımasızlığını ve ikiyüzlülüğünü sorgulayabilmemiz olduğu kolayca anlaşılıyor. Bu konuda son derece başarılı olduğu da su götürmez bir gerçek.
• Hannah ne kürtajısını ne de çocuğunun babasını ele vermiyor ancak bunun için ağır bir bedel ödüyor elbette. Mahkum edildiği zamana kadar dindar bir ailede mütevazi bir hayat süren Hannah, görmezden geldiği dış dünyanın acımazsızlığı ile yüz yüze gelip kendini yeniden