• İyilik insanın takdirini kazanmak için yapılmaya başlandığında, birilerinden alkış beklendiğinde özünden uzaklaşır.
    Kolektif
    Sayfa 18 - Elma Yayınevi
  • "Sahne arkasında yangın çıkıyor...Palyaço seyircileri uyarmak için sahneye fırlıyor.Kahkahalar ve alkışlar kopuyor.Şaka sanıyorlar!
    Palyaço uyarıyı tekrarlıyor.Yangın daha da şiddetleniyor,daha ateşli bir alkış kopuyor.Dünyanın sonu böyle gelecek.....Bunun şaka olduğunu sanan bir grup geri zekalının avam alkışları eşliğinde."
    _____________________________________
    #özgürdüşünce 
    Lars Iyer
  • Sanat için soyunana alkış tutanlar;ALLAH için giyinene neden zulmeder?

    Aliya İzzetbegoviç
  • Abime ithaf öykü...

    Yan komşumuz Tahir Amcaların köpeği Tomy, dört tane yavru doğurmuş. Birini kendine ayırmış Tahir, diğer ikisini satmış köylülere. En son olan, bir gözü sakat doğmuş, bu yüzden kimse istememiş onu. Biliyorum, buralarda sakat doğan hayvanlara pek hoş davranmazlar. Geçen sene de topal doğan bir atı vurmuşlardı. Çok üzülmüştüm. Ne isterler dilsiz günahsız canlılardan bilmem ki!

    Köyün girişindeki göle giderken baktım, kör köpek, su kanalının içinde viyaklıyor, feryat ediyor. Ulan dedim Tahir! Sana ne diyebilirim ki!.. Aldım kucağıma doğru eve. Evimiz iki katlı, ahşap ve çimento karışımı melez bir ev. Dolu odası var. Girseniz kaybolursunuz. Az yukarısında ise ahır var. Ahırda on baş hayvan var. Kümeste tavuklar ördekler vesaire. Avluya köpek kucağımda girdiğimi gören abim koştu yetişti:

    -Napcan lan onu? Tahir’in köpeği değil mi, şu kör olan?
    -He o abi. Benim oldu artık. Atmışlar yolun kıyısına.
    -Heeeee. İyi bari. Adı ne olcak?
    -Salim olur mu?

    Bir tokat geçirdi kafama ki sormayın. Sarsıldım. Salim bizim büyük dedemiz. Ama nasıl acımasız biriymiş. Anlatılanlara göre, kümesteki horozu kesmiş bir gün. Sebebi neymiş biliyor musunuz? Bu bizim dede, sürekli horozu kovalıyormuş, taş atıyormuş erken ötmesin diye. Sonunda dayanamamış ve kesmiş.
    -Büyük dedemizin ismini köpeğe mi vercen lan deyyus. Düzgün bişey bul!
    -Ceviz, tamam Ceviz olsun adı…

    ***

    Ceviz bugün dört yaşına bastı. Dört yıldır köydeki en yakın dostum o. Beraber balığa gideriz, tarlalardan mısır çalarız, hatta işi ilerletip komşu köyden kaz bile çalmışlığımız var. Her zaman benim ve arkadaşlarımın -suç ortaklarımın- yanında oldu. Kendisi çok çelimsiz bir köpek aslında. Kahverengi tüyleri, kulaklarında da beyaz lekeler var. Bu yüzden ona Ceviz dedim ya zaten. Bir gözü ile hayata tutunuyor ama nasıl neşeli ve hayat dolu bir bilseniz!
    Cevizi kulübesine koydum köy içine çıktım. Bir yaz günü. Yol kenarındaki selviler uğulduyor, kavaklar hışırdıyor, böcekler ötüşüyor. Kuşlar sevişiyor dallarda, cıvıldıyorlar. Karşıdan muhtarı gördüm. Hızlı hızlı koşuyor. Yanıma geldi, “baban evde mi” diye sordu. “Evde” dedim, beraber eve geçtik. Muhtar babamla konuşurken dedem geldi, artık muhatap alınacak kişi dedemdi.

    -Öğlen sonu görevliler gelecek köye. İtlaf olacakmış.
    Dedemin yüzü düştü. Az ilerdeki Ceviz’e baktı, yere baktı, bana baktı tekrar muhtara baktı. Boğuk ve umarsız bir sesle “iyi” diyebildi sadece. Ceviz’i pek severdi. Aralarından su sızmaz desem yeri. Dedem devlete bağlı, kuralcı birisiydi. Ama bizlere karşı katı değildi. Muzip bir kişiliği vardı. Seksen yaşında kocaman bir çocuk! ”Bizde günah olmaz, ayıp olur. Ayıp etmeyin kimseye” derdi hep. Hep güler yüzlüydü ama dedemi bu kadar üzen itlaf neydi ki?

    ***

    Öğlen sonu. Köyün toprak yolunda tozu dumana katan bir cip geliyor. Geldi yanımda durdu. “Muhtarın evini biliyon mu delikanlı” dediler. Hepsi iyi giyimli, efendi insanlar. Hiç köylüye benzer tipleri yok. “Biliyorum” dedim. “Atla cipe de bizi ona götür bakalım” dediler, seve seve atladım cipi arkasına. Köy içinden geçerken nasıl havalıyım. Köyün çocukları bana bakıyor ben ise kasım kasım kasılıyorum. Geçerken bir alkış tutuyor çocuklar, onları selamlıyorum. Bir baktım yanımda tepsiye dizilmiş köfteler. Birine elleyim dedim, “onlara dokunma, köpek köftesi onlar” dedi önde oturan adam hafif sırıtarak. Elimi çektim. Köpek köftesi de neymiş. Daha biz yiyemiyoz ki köfte?

    Muhtarın evine geldik, adamlar indiler, muhtardan bir kağıt alıp, geri cipe geldiler. Öndeki adam bana bir lira uzattı. O zamana kadar gördüğüm en büyük para oydu.
    -Bizi bu kağıttaki yerlere götürürsen bu bir lira senin, dedi.
    -”Seve seve”, dedim, aldım bir lirayı, yola koyulduk.
    -Köyde kimlerde köpek var başka?
    Bir yandan listedeki isimleri okuyordu.”Tahir” dedim, “Tahir’de var bir tane. Aha şu caminin yanında evi.”

    Tahirin eve geldik, adamlar indiler. Ben de indim. Tahir ile bir süre konuştular. Daha sonra bir köpek köftesi aldılar, Tahir’in köpeğinin önüne attılar. Köpek afiyetle yedi. Çok geçmeden kıvranmaya başladı, inledi, yere yattı, kıvrandı, kıvrandı… en sonunda hareketsiz kaldı. Her şeyi dehşetle izliyordum. Jeton düşmüştü artık, itlaf buydu demek! Ama bizim de köpeğimiz var?.. Bir lirayı fırlattım, koşmaya başladım. Eve geldim, Ceviz yerinde yok. Sordum evdekilere, köye çıkmış bir başına. Fırladım. Ararım ararım yok! Bağırırım bağırırm yok! Gerisin geri eve koşuyordum ki ne göreyim. Yol boyunca “köpek köftesi” yiyen köpeklerin ölüleri dizili. Dünyam başıma yıkıldı. Yüreğim çatlarcasına koşmaya başladım, eve geldim, cip avluya gelmiş bile. Söverek girdim avluya. Avluda iki devlet görevlisi dedemle konuşuyor. Abimi ise amcam ve diğer abilerim tutuyor. Bıraksalar parçalayacak görevlileri. “Ananızı s*kiyim lan, s*ktirin gidin. Bizde köpek yok. Bak hani nerde lan. Bizde köpek möpek yok!”...

    Abimle Ceviz çok sonraları iyi arkadaş olmuşlardı ama bu kısa sürede birbirlerine çok ısınmışlardı. Abimin öfkesi bundandı. Ben de abimin yaptığı gibi sövmeye başladım. Ne ana bırakıyordum devlette ne de avrat. Dümdüz gidiyordum. Babam o esnada bana bir tokat yapıştırdı, yere serildim, Ağlıyordum. Abime gittim, onun beraber bağırıp çağırmaya başladım. “Köpek yok bizde orospu çocukları. Gidin başka yere!”

    ”Muhtar bize liste verdi, burada sizin evde köpek olduğu yazılı”, dedi görevli dedeme. Dedemde ses yok. Başı eğik, sağa sola bakıyor. Nereden çıkıp geldiyse bilmem, Ceviz avludan içeri girdi. O an ağlamaya başladık. Yerden taş alıp fırlatıyoruz ki kaçsın. “Lan s*ktir git. Kaç. Ceviz git lan burdan” diye feryat ediyoruz. Dedem Ceviz’i çağırdı. Ceviz geldi dedemin ayakları dibine. Eliyle sevdi bir süre. “Tamam” dedi görevliye. Görevli tepsiden bir köfte aldı, attı yere. Ceviz önce yemek istedi sonra dedeme baktı, yemedi. Bir köfteye bir dedeme bakıp duruyordu. Biz hala ağlıyor, sövüyor, Ceviz’in yememesi için çabalıyoruz. Abim kurtuldu kendisini tutan ellerden ve köfteyi alıp bahçeye fırlattı. Görevlilerin üzerine yürürken babam onu alıp eve götürdü. Ama hala camdan bağırıyordu. Görevli bir başka köfte attı. Ceviz yine köfteye ve dedeme baktı. “En büyük kanaat devlettir... Ye oğlum, ye…” dedi boğazı gıcıklanmış bir şekilde. Ceviz afiyetle yedi köfteyi. Dedem bakamadı içeri geçti gözleri kan çanağı olmuş vaziyette. Bundan sonrasını biliyordum ben. Tahir’in köpeğine olduğu gibi Ceviz de kıvrandı, viyakladı, debelendi, yere yuvarlandı….. sonunda hareketsiz kaldı. Artık boşalmıştı içim. Devlet arkadaşımı öldürmüştü. Adamlar cipe binip gittiler. Abim geldi, Ceviz’in başına çöktük, ağlaya ağlaya onu okşuyorduk. Babam yanımıza geldi “ götürüp gömün bi yere” dedi.

    ***

    Ahırdan bir kürek aldı abim, ben de Ceviz’i kucağıma alıp ormanlık alan gittik. Bir çukur açtık, Ceviz’i gömdük. Başına da bir taş koyduk. Yanımda getirdiğim tebeşirle:
    “Ceviz DEMİRCİ” yazdım. Abim okudu, kafama vurdu hafiften.
    -Lan köpeğe soyadımızı niye yazdın. Sil.
    Sildim, sadece “Ceviz” kaldı. Bir süre baktık ona. Sonra eve doğru yola koyulduk. Mezarın başında geniş bir ceviz ağacı vardı, Ceviz’e rüzgarlı ninniler söylüyordu.
  • Okulu kırdık. Zaten üniversite ikide okula mı gidilirmiş. Mühendisiz oğlum biz, zaten uzayacak okul, sakız olacak ağzımıza.

    Hava kapalı ve bunaltıcı. Her zamanki İstanbul işte. İstiklal Caddesi yine her zamanki gibi kaynıyor. Hafta içi üstelik ve mesai saatleri. İnsan seli bir yukarı bir aşağı akıyor, uğultular dinmiyor. Uygun bir yer bulup çöküyoruz. Dört kişiyiz. Ben şarkı söylüyorum. Selim gitar çalıyor, Oğuz'da da solo gitar var. Selin ise flüt ile eşlik ediyor. Kurduk ekipmanları başladık çalmaya. Cem Karaca'dan girdik. "Sakın reddedmeeeeeeee"

    https://youtu.be/UANRs41tFaY

    Caddeden geçen güzel kızlara baka baka söylüyorum işveli biçimde : "Bi sarmak isterim sakın reddetme İnce bellerini kokulu boynunuuuu!". Kimisi ters ters bakıyor kimisi ise gülümseyerek karşılık veriyor. Önümüzde gitar kutusu açık duruyor. Gelen geçenler ceplerinden çıkardıkları bozuk paraları kutuya atıyor. Etraf yavaş yavaş dolmaya başlıyor. Her şarkı sonrasında alkışlar kopuyor. Hepimizin hoşuna gidiyor elbet bu durum. Şimdi sırada şahane bir şarkı var. İnsanları dans ettirmek amacımız. Onları birbirlerine kenetlemek: Çat pat ezberlediğim şarkıyı çalmaya başlıyoruz.

    https://www.youtube.com/watch?v=fUM_hiU3p3w

    Leonard abi kadar kim söyleyebilir ki? Unuttuğum kısımları yuvarlıyorum, anlamsız şeyler söylüyorum. Kim farkına varacak sanki! Herkes sadece izliyor, tüyleri bile oynamıyor. "E hadi dans eden yok mu?" dediğim anda dört beş yaşlarında bir kız gelip para atıyor çantaya. Aşağıdan bana bakıyor. Kendi kendine ortada salınmaya başlıyor. Hemen yanına zıplıyorum ve "benimle dans eder misiniz küçük hanım?". Başıyla gülümseyerek onaylıyor ve dans ediyoruz. İnsanlar dans etmekten nedense geri duruyor böyle durumlarda. Sanırım diğer insanların ne düşüneceğinden çekiniyorlar. Ama şimdi dans etmezsen ne zaman edeceksin ki? Sevdiğin insanla dans etmekten güzel, daha doğal ne vardır ki? Baktım bir iki kişi daha cesaretlenip oldukları yerde oynamaya başlıyor. "Haaah şöyle be abla". Biliyorum, dışarıdan izleyenlerin, dans etmeyenlerin içi kıpırdıyor, dans etmek için can atıyorlar ama o bağı bir çözebilseler ahhh! Gerisi çorap söküğü gibi devam edecek. Bazıları başlarıyla ritm tutuyor, bazıları da hafif hafif kımıldanıyor rüzgarda sallanan yapraklar gibi. Neyse müzik bitiyor, küçük hanımı reverans ile selamlıyorum. O da nereden öğrenmişse aynısını bana yapıyor. Herkesten bir alkış kopuyor, küçük kız da alkışlar ile annesinin yanına geçiyor.

    Biraz dinlenmek istiyoruz. Soluklanıp biraz bir şeyler içmek. O sıra yanımıza yabancı bir grup geliyor. Çat pat İngilizcemiz ile onların Yunan olduğunu öğreniyoruz. Diyorlar ki, "bize zorba çalar mısınız?" Döndüm baktım bizim çocuklara. "Çalabilir misiniz lan ne diyonuz".

    "Çalarız bişeyler"

    Neyse bizim çocuklar başlıyor çalmaya. Yere oturuyorum, gitar kutusunun yanına.

    https://youtu.be/dzlcxN0lxSo

    Yunanlar ufaktan ufağa oynamaya koyuluyor. Etraftan bazı insanlar da ekibe katılıyor. Dansı bilenler ve bakıp taklit edenlerle birlikte neredeyse yirmi kişi oluyorlar. Müzik hızlandıkça onlar da hızlanıyor. Hepsi nasıl neşeli anlatamam. Sanki düğün var İstiklal'de. Müzik bitiyor, Yunan grubu gitar kutumuza hatırı sayılır bir meblağ bırakıyor. Herkes mutlu. İyi bari, akşam yemeklerinin ve sonrasındaki biraların parası çıktı diyorum arkama dönüp. Alkışlar yeri göğü inletiyor, el sallayıp uzaklaşıyorlar.

    Son bir parça çalalım diyoruz . Hava kararıyor yavaştan. Kalabalık da azalıyor. Kalan beş on kişiye hüzünlü bir şarkı çalalım. Sonbahar ve İstanbul; rakı ve uzun filtreli sigara gibidir benim için. İkisi bir araya gelince anlam kazanırlar. Ayrı ayrı tatları beş para etmez. "Ne çalalım" diyor çocuklar. Benim ise gözlerim, karşıdan gelen kıza takılıyor. Bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum....

    Cem Karaca çalalım olur mu, Resimdeki Gözyaşları olsun:

    https://youtu.be/3QwkB28QuKk

    Başlıyoruz. Kız bu şarkıyı duyunca koluna girdiği çocuğu çekiştiriyor müziğin geldiği yere doğru. İşte o an gözlerimiz kesişiyor, ben şarkıya devam ediyorum:

    ..
    Ve işte arda kalan
    Bir avuç anı şimdi
    Koyup da bir başına
    Bırakıp gittin beni
    ...

    Çok kısa bir süre bakışıyoruz, daha sonra dönüp gidiyor koşar adımlarla. Yanındaki çocuğu da sürüklüyor. "Ah bee diyorum.. ah beee."

    Şarkı bitiyor alkışlar geliyor. Gitar kutumuzu kapatıyor ve insanlara bizi dinleyip para verdikleri için teşekkür ediyoruz. Toparlanıp gidiyoruz.İstiklalin insan seline kapılıyoruz, kendimize dibine batacak bir bar arıyoruz. İstiklal duygu seli olup akıyor, biz selde sallanıyoruz.
  • “İşkence” sözcüğü karşısında yüzümüzü asmayalım hemen: özellikle de bu mesele için bundan alıkoyacak yeterli neden var, - hatta gülünesi bir şeyler bile var. Özellikle şu gerçeği, cinselliği (onun gereci olan ‘kadın’ da dahil olmak üzere, şu “instrumentum diaboli“ [şeytanın aleti]) gerçekten de kişisel bir düşman gibi görmüş olan Schopenhauer'ın şen ve keyifli kalabilmek için düşmanlara muhtaç olduğu; hiddet dolu, haşin, kötücül sözcükleri sevmiş olduğu; öfke tutkusuyla, öfkelenmek için öfkelendiği; düşmanları olmasaydı, Hegel olmasaydı, kadın, duyusallık ve tüm o var olma, hayatta kalma istenci olmasaydı hasta düşeceği, pesimist olacağı (ne kadar arzu etmiş olsa da pesimist değildi çünkü) gerçeğini hafife almamalıyız. Aksi takdirde orada kalmazdı Schopenhauer, buna bahse girilir, kaçıp giderdi: ama düşmanları sımsıkı tuttu onu, düşmanları her seferinde var olmaya ayarttı onu, öfkesi, tıpkı antik çağın Kiniklerinde olduğu gibi, ona can veren şeydi, dinlencesi, ödülü, tiksintiye karşı devası, mutluluğuydu. Schopenhauer meselesinin en kişisel yanı ile ilgili olarak bu kadar; diğer taraftan, tipik bir yanı da var bu meselenin, - ve ancak bu noktada tekrar sorunumuza dönüyoruz. Yeryüzünde filozoflar var olduğu sürece ve filozofların bulunmuş olduğu her yerde (felsefi yeteneğin birbirine zıt iki kutbunu alırsak, Hindistan'dan İngiltere'ye kadar), duyusallığa karşı gerçek bir filozof asabiyetinin ve garezinin de var olagelmiş olduğu inkâr edilemez - Schopenhauer bunun en belagatli ve anlayabilenler için de en etkileyici ve en nefes kesici patlak verişidir yalnızca - : keza, çileci idealin tümüne ilişkin gerçek bir filozof tarafgirliği ve düşkünlüğü de var olagelmiştir, kimse bu konuda kendini kandırmamalıdır. Dediğim gibi, her iki eğilim de türün özellikleridir; bir filozofta bunların her ikisi de eksikse, o - emin olun ki - yalnızca bir “sözde” filozoftur. Ne anlama geliyor bu? Bu olguyu ilkin yorumlamak gerekir çünkü: kendi başına sonsuza dek alık alık durur orada, her “kendinde şey” gibi. Her hayvan, dolayısıyla la bete philosophe (felsefe hayvanı) da, içgüdüsel olarak, kuvvetini tamamen salıverebileceği ve kendi güç duygusunun son kertesine erişeceği elverişli koşulların en uygun olanını elde etmeye çabalar; her hayvan, yine aynı ölçüde içgüdüsel olarak ve “bütün akıllardan çok daha üstün” keskin bir sezgiyle, en uygun olana giden bu yol üzerinde duran veya durabilecek olan her tür huzur bozucuyu ve engeli tiksintiyle iter (onu “mutluluğa” götüren yol değil bu sözünü ettiğim, onu güce götüren yol, edime, en kudretli eyleme, ve gerçekte çoğu durumda onu mutsuzluğa götüren yol). Filozof aynı şekilde, evliliği - onun en uygun olana giden yolu üzerinde bir engel ve felaket olan evliliği - evliliğe ayartacak şeylerin hepsiyle birlikte tiksinerek geri çevirir. Şimdiye kadarki büyük filozofların hangisi evliydi? Herakleitos, Platon, Descartes, Spinoza, Leibniz, Kant, Schopenhauer - evli değillerdi; dahası onları evli olarak düşünmek bile mümkün değildir. Evli bir filozof komediye özgüdür, benim kuralım budur: ve Sokrates, şu istisna, şu fesat Sokrates, öyle görünüyor ki, ironik bir şekilde sırf bu kuralı kanıtlamak için evlenmiştir. Her filozof, bir zamanlar Buda'nın, ona oğlunun doğumunu haber verdiklerinde konuşmuş olduğu gibi konuşurdu: “Râhula doğdu, ben zincire vuruldum” (Râhula burada “küçük iblis” anlamına geliyor); her “özgür tin”, daha önce düşüncesiz bir saat geçirmişse eğer, saati gelir düşünceye dalar, tıpkı bir zamanlar Buda’nın düşünceye dalmış olduğu gibi - “cendere içinde bir hayat,” diye düşündü kendi kendine, “bir pislik ocağı; özgürlük evi terketmekte yatıyor”: “ve madem ki böyle düşündü terk etti evi”. Çileci idealde bağımsızlığa uzanan öyle çok köprü imlenmiştir ki, bir filozofun, günün birinde tüm özgürlüksüzlüğe “hayır” demiş ve alıp başım çölün birine gitmiş olan tüm kararını vermişlerin öykülerini, içinden sevinç çığlıkları atıp alkış tutmaksızın dinlemesi olanaksızlaşmıştır: üstelik yalnızca güçlü eşeklerdi bu kararlılar, güçlü bir tinin tümüyle zıddıydılar. Çileci ideal, bir filozof söz konusu olduğunda ne anlama geliyor o halde? Benim yanıtım - ki çoktan tahmin edilmiştir sanırım - şudur: filozof, en yüksek ve en gözü pek tinselliğin koşullarının en uygun olanını görüp gülümser ona baktığında, - onunla “varoluşu” reddetmez; kendi, ama sadece kendi varoluşunu evetler daha ziyade ve bunu belki o ölçüde yapar ki, şu haddini bilmez dileğin de pek uzağında kalmaz: pereat mundus, fiat philosophia, fiat philosophus, fiam (yıkılsın dünya, ama felsefe kalsın, filozof kalsın, ben kalayım)!..
  • Gözlerimde
    Göğe yükselen yağmurlar
    İçimin titrediği günahlara
    Rahmet olsunlar diye
    Göz kapaklarım alkış tutar
    Yaza, kışa, güze, bahara...

    (Kadir Sefa)