İnsanın iyi niyet dediği şey, çoğu zaman tehlikelerden saklanmak için uydurduğu zarif bir savunma stratejisidir. Başkalarının erdemlerini övmeye bu kadar hevesli olmamızın tek bir sebebi var: O erdemlerin gün gelip kendi hayatımızı kolaylaştıracak olma ihtimali. Bizler başkalarındaki iyiliği kutsarken içten içe kendi konforumuzu garantiye alıyoruz. Sonra da bu bencilce hesaba 'yüce gönüllülük' adını verip, kendi yarattığımız illüzyonda kibirle alkış bekliyoruz. S.B
Duygu ve Düşünce
Şu edebiyat üzerinden yararlanmaları bırakınız!
Şu okuma grublarını kurmak veya okuma grubuna katılmaktan ne anlıyorsunuz arkadaşlar. İlla ikiyüzlülüğüzü yüzünüze mi vuralım!! Benim düşüncelerim: * Gerçek bir yazar olmayan (öyle 50 kitap okumuş ben bir şey yazdım diyen değil, en az 1000 kitabı devirmiş, üzerine de üretim yapmış olmalı) kişi veya kişilerin gruplarına katılmayın. * Kuran kişiler genelde erkek ise etrafında kadın havuzu olsun isteyen erkekler ki gruplara dikkat edin kurucu etrafında asla alfa erkek bulunmaz. Çünkü rekabet istemez. Beni almaz mesela, fularlı zibidi dayak yiyeceğini bilir. Kadın ise de çevresinden, hatta ileri gideyim evladından bile ilgi görememiş kişiler ilgi için kurarlar. Aksini iddia eden olursa; bana bir ay süre verin, foyasını çıkarayım. Okuma gruplarını profesyonel kişiler kurar, geçin bu ayakları. Sadece burada onlarca okuma grubu mağduruna rastladım. Bana da davet gönderip durmayın, Benim okuma gurubum 5 kişi. fazlası şakşakçılık. Fazlası için; ya alkış yapmayı seven ezik bir tip olmam gerekirdi ya da alkışa ihtiyacım vardır. İkisi de değilim.
1000Kitap
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Bugün okullarda şahit olduğumuz abartılı törenler, çocukların başarısını kutlamak için değil; dijital dünyanın narsist alkışlarına muhtaç yetişkinlerin ve evladını dünyanın yegane merkezi sanan modern körlüğün egosunu doyurmak için tasarlanmıştır. Sahne çocukların gibi görünse de, perde arkasında alkış dilenenler aslında büyümemiş ebeveynler ve öğretmenlerdir.
Evet, ben asi ve uyumsuz biriyim. Sürülerin arasında yürüdüm, ama onların yönünü pusula edinmedim. Bilirim çoğu insan asiliğin yolunu değil, kalabalığın yolunu takip eder. Benim savaşım insanlarla değil, zihinlere vurulan zincirlerle. Bazıları rahat bir yalanı, rahatsız edici bir gerçeğe tercih etti. İsimler değişti, yüzler değişti, çağlar değişti; ama menfaat hep aynı tahtta oturdu. Bu yüzden alkış toplamadım. Bu yüzden hiçbir tarafa ait olmadım. Çünkü bazı insanlar bir bayrağın, bir fikrin, bir grubun arkasına saklanır. Ben ise kendi gölgemin önünde dururum. Evet, asiyim. Çünkü eğilmeyi erdem diye satan korkakları ayırabiliyorum. Uyumsuzum. Çünkü herkesin uyum sağladığı şeyin doğru olmadığını anlayabiliyorum. Şunu öğrenmelisin; Bir fikrin değeri, ona kaç kişinin inandığıyla ölçülmez. Ben pazarlarda satılan düşüncelerden değilim. Etiketim yok, sahibim yok, ait olduğum bir sürü de yok. Bu yüzden sevilmek için şekil değiştirmedim. Kabul görmek için dilimi eğmedim. Masalara oturmak uğruna diz çökmedim. Beni kibirli değilim,
Emeğin Sessizliği...
​Gözü körleşmiş bir toplumda, bir kadının anlamsız bir paylaşımı alkış tufanı koparırken, bir erkeğin anlamlı çabası cehaletin sessizliğinde kaybolur. ​Nitelik yerini sadece görselliğe bıraktığında, toplumun ahlak ve akıl terazisi de böyle altüst olur; emek ucuzlar, sığlık prim yapar. By Hakan
Hayata Dair
Gargamel, Tom ve diğerleri ile pembe masada bir çay !
Geçen gün pazar sabahları erkenden uyanıp televizyon karşısına geçtiğimiz o günleri düşünüyordum. Önümüze ne koysalar sorgulamadan tüketiyorduk. İyi her zaman iyiydi, kötü her zaman kötü. Ama büyümenin o gri gerçekliği zihnimize yerleşince, insan ister istemez "Bir dakika ya, burada ciddi bir tuhaflık var" demeye başlıyor. Çocukken bizi uyutmak için anlatılan o masallar ve çizgi filmler, meğer insan doğasının en çiğ, en absürt taraflarını barındıryormuş. Gelin, o renkli ekranların arkasını biraz deşelim, hatta o meşhur "kötüleri" toplayıp birlikte bir çay içelim. Şirinler: Bir Kere de Çaya Çağırdınız mı Gargamel'i? Açılışı o meşhur mavi köyün tam ortasından yapalım. Herkesin tek bir sıfatla etiketlendiği (Sakar, Somurtkan, Süslü), bireyselliğin tamamen yok edildiği, Şirin Baba'nın mutlak otoritesi altında işleyen o kusursuz ütopya. Çocukken ekran başına geçer, onların o tekdüze, birbirinin aynı, kolektif mutluluğunu izlerdik.Ama insan sormadan edemiyor: Yahu o kadar ekmek fırınlıyorsunuz, partiler veriyorsunuz; bir kere de çaya çağırdınız mı Gargamel’i? Adamcağızı dağ başında bir kulübede tek başına delirttiniz, belki sizin de bir yemek yeseydi sizi yemeyi düşünmeyecekti ya da size altına çevirmek istemeyecekti .Herkes bu hikayeyi o mavi kalabalığın zaferini görmek için izlediğini sanır. Oysa hayatın ve hikayenin asıl tadını bilen, o tek tipleşmiş şirinliğin arkasındaki büyük resmi okuyan çok az kişi vardır. Gerçek seyirciler, herkes o mavi illüzyona alkış tutarken, sistemin dışına itilmiş, o kendi halindeki Gargamel’in yalnızlığında ya da Azman’ın o sadık, patavatsız gerçekçiliğinde kendini bulur. Çünkü sürüye ait olmak, o mavi kalabalığın içinde kaybolmak kolaydır; asıl asalet, everyone’ın Şirinleri alkışladığı bir dünyada, kendi doğasının peşinden giden o
Duygu ve Düşünce