Ali

Ali
Kitapların dünyasında kaybolmayı seven biri. Her sayfada yeni bir bakış açısı, her kitapta yeni bir yolculuk arıyorum. Okumak, öğrenmek ve keşfetmek benim için vazgeçilmez bir tutku.
6 Şubat 2023
6 Şubat 2023… O gün, hepimize ağır bir yük bıraktı. Depremin üçüncü günü memlekete gidebildik. İstanbul’da bir aradaydık arkadaşlarla, ama ailelerimiz öylesine korkmuşlardı ki, “gelmeyin” diyorlardı. Çünkü köyümüz, Büyüknacar, depremin merkez üssü olan Pazarcık’ın yok olmuş köylerinden biriydi. Üçüncü gece, helikopterler köye gelip yaralıları Adana, Ankara ve İstanbul’daki hastanelere taşıdı. Biz, köyün gençleri olarak her yerden haber almaya çalışıyorduk. Annesiz, babasız kalan çocukları da Ankara’ya götürdüler. O günlerde, “organ mafyası var” söylentileri dolaşıyordu. Neyse ki bir arkadaşımızın tanıdığı sayesinde çocukları bulduk. Melek halam… Üzerine duvar çökmüştü, konuşamıyordu. Onu Adana’ya götürmüşlerdi ama hastanede kaybolduğu söylendi. Adana’daki avukat ve polis arkadaşlarımız hastane yönetimiyle iletişime geçti çünkü kimlikleri yoktu. Köyümüzden Salih de o hastanedeymiş. Güvenliklerle tartışarak, Salih ile birlikte halamı bulduk. Sağ olsun, Müslüm arkadaşımızın hanımı ve ailesi, Melek halama üç gün boyunca hastanede baktılar. İlk temiz su, çarşamba günü ulaştı köye. Köye ulaşım tek bir noktadan mümkündü, çünkü diğer taraf Kartalkaya Barajı ile çevriliydi. O tek noktada ise tren devrilmiş ve yolu kapatmıştı. Kar, kıyamet gibi bir hava vardı. Acımız büyüktü ama yine de şükredecek şeyler bulduk… O köyde 168 kişi depremde hayatını kaybetti. Resul’ümüz gitti… Tuncayımız, Şaban amcam, Zeynep yengem, Mustafa amcam, Hatice teyzemiz, Ali amcam, Furkan, Fatma teyzem, Sevim teyzem… Süleyman Tokluca komşumuz, Şeref Kahya, Cuma, Tufan abi, İlyas abi, Suna Çilo, Fikret Çilo, Çavuş abimiz… Biz depremde çok şey kaybettik. Sobalı evlerin çatılarında yanan akrabalarımız oldu. İlk nefesini taş duvarın altında verenler de vardı, soğuktan morarıp ölenler de… “Atlattık”
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Samimiyetsizler.
Hayatta yalancı selamlar vardır… “Merhaba.” “Merhaba.” “Nasılsın?” “İyiyim, sen?” “Ben de iyiyim.” Böyle uzayıp gider. Oysa iki taraf da bu sohbetin bir an önce bitmesini ister. Ama işte hayat, çoğu zaman yalancı samimiyetler üzerine kuruludur. Aslında herkes, mücadele ettiği şeyin ekmeğini yer. Hayatta her insanın bir iyisi, kötüsü ve ortası vardır. Ama işin özü, ehline gelmekte saklıdır. Ehline düşmeyen her şey, bir gün kurumaya yüz tutar. Rabbim, bizleri samimiyetine ve güvenine layık insanlarla haşreylesin.
Metroda yolculuk
Metroda yolculuk etmeyi seviyorum. Sabiha tarafında bir durağım var; kimi için İstanbul’u keşfetmenin, kimi içinse bıkkınlığın simgesi metro. Kimine göre bir aşk yuvası, kimine göre mesafelerin hüküm sürdüğü bir ilişki semti… Herkes kendi dünyasında, kendi telefonunda kaybolmuş. Ama yine de Dostoyevski okuyan gençler var. Metro gibi gürültülü bir yerde kim kitap okur diye düşünüyorsun belki ama var işte; bir köşede sessizce oturmuş, kalabalığın içinde ama onlardan kopmuş, satırlara sığınmış insanlar… Bu ülkeyi kitapların kurtaracağına inanan bir avuç insan, belki de en çok burada, metronun titreyen camlarının ardında hikâyelere tutunuyor. Bir de bıkkın insanlar semti var metroda; yüzler hep aynı, ifadeler donuk. Ama dikkatli bakarsan, aslında burası gözlem yapanlar için müthiş bir sahne. Ne hikâyeler, ne filmler, ne romanlar çıkar buradan… Benden söylemesi
Köy Hayatının Gerçekleri
Köy hayatı dışarıdan bakıldığında doğayla iç içe, sakin ve huzurlu bir yaşam gibi görünür. Ancak Anadolu’nun birçok yerinde bu hayat, sosyal ilişkiler bakımından oldukça kırıcı, yorucu ve zordur. İnsanlar arasındaki kıyas ve baskı, yaşamı çekilmez hale getirebilir. Özellikle arabası olan ile olmayan arasındaki ilişki bu gerçeği net bir şekilde gösterir. Arabası olmayan, arabası olana sürekli bir minnet borcu hisseder. Bir yere gitmek istediğinde ricacı olur, beklemek zorunda kalır. Arabası olan ise kendisini adeta bir şoför gibi hissetmeye başlar. Düğünden pazara, cenazeden alışverişe sürekli birilerini taşımak zorunda kalır ve bu durum zamanla üzerindeki yükü artırır. Ev sahibi olanlar, evi olmayanlara karşı üstünlük taslar. Sürekli akıl verir ve üstten bakarlar. Sanki ev sahibi olmak bir statü göstergesiymiş gibi davranılır. Evi olmayan ise bu tavırlar karşısında kendisini ezik ve yetersiz hissetmek zorunda bırakılır. Düğünlerde de benzer bir durum yaşanır. Düğün yapan, yapmayanı küçümser; düğünde yemek vermeyen hor görülür. Evlenen, evlenmeyeni sürekli bir eksiklikle itham eder. Nişanda yer tutanlar, tutmayanlara karşı üstünlük taslar. Daha da garibi, cenazelerde bile insanlar acılarını yaşamak yerine misafirlere yemek yetiştirmek zorunda kalır. Bu bir gelenekten ziyade sosyal bir zorunluluk hâline gelmiştir. Anlayacağınız, köy hayatı dışarıdan romantik ve huzurlu görünse de içine girildiğinde kıyas, rekabet ve sosyal baskıyla dolu bir dramdır. Bütün bu zorluklara rağmen bazı insanlar için bu yaşam biçimi vazgeçilmezdir; ancak gerçekler göründüğü kadar çekici değildir
Mutluluk
Mutluluk, hayatımızda önemli ama sürekli bir mutluluk hali gerçekçi değil. İnsan olmanın temelinde daha geniş ve derin duygular, anlam arayışı ve dayanıklılık var. Belki de insanı değerli kılan, sadece mutluluğu değil, hayatın getirdiği her duygu durumunu kabul ederek ilerleyebilme yetisi. Hayat, sadece neşeli anlardan değil; üzüntü, hayal kırıklığı, öfke ve bazen sıkıntıdan da oluşuyor. Bunlar da insan olmanın doğal parçaları. Eğer mutluluğu hayatın merkezine koyarsak, bu durum bizi yorabilir ve mutsuz hissettiğimizde kendimizi eksik ya da hatalı görmemize neden olabilir. Belki daha anlamlı olan, mutluluktan çok “tatmin” ya da “doyum” aramak olabilir. İşini yapmak, sevdiklerinle vakit geçirmek, üretken olmak ve kendi değerlerine uygun yaşamak bir çeşit iç huzur getirebilir. Bu, sürekli mutluluktan daha sürdürülebilir ve insan doğasına daha uygun bir hedef gibi görünüyor.