Alpay

KARNINDAN KONUŞAN KÖTÜLÜK
Doğal dünyanın yerine teknolojik bir dünyayı koyma çılgınlığı bizim doğal dünyaya vermiş olduğumuz bir karşılık ve meydan okuma biçimi olarak nitelendirilebilir. Bu varsayım doğrultusunda devasa boyutlara ulaşan teknolojik evrenimiz simgesel açıdan çok büyük bir değere sahip olmakta, yani ilk başlangıçta insanın yer almadığı bir dünyanın insana danışılmadan bağışlanmasına (başlangıçta işlenen suça) bir karşılık niteliği taşımaktadır. Bu koşullarda, bu yeni varsayıma göre sistemde görülen bu gelişmenin olumsuz ve eleştirel düşünce tarafından topa tutulmasının bir anlamı kalmamaktadır. Bu konuda da artık yapılabilecek bir şey yoktur. DeLillo'nun dediği gibi: «... 0/1 konumuna indirgenmiş günümüz dünyası gezegenimiz üstünde yaşayan milyonlarca insanın en önemsiz hareketlerini bile tanımlayan sayısal bir dayatmadır... bu biyosfere özgü bir atılım olarak nitelendirilebilir...»
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
KARNINDAN KONUŞAN KÖTÜLÜK
Şu anda içinde yaşamakta olduğumuz güncel dünya da dahil olmak üzere geçerli olan temel kural antropolojinin en karanlık bölgelerinden çıkıp gelen bağış ve karşı bağıştır. Eğer doğal dünya bize bağışlanmış olan bir şeyse, bu durumda ona bir karşılık verilmesi gerekmektedir. Karşılık verilemiyorsa bu durumda doğal dünyanın yok edilmesi gerekir. İnsanlık da doğal dünyaya karşı bu şekilde davranmakta ve modernleşmenin başlangıcından bu yana onu garip bir şekilde yok etmeye, soyut bir varlığa dönüştürmeye ve kendisinden tamamıyla kurtulmamızı sağlayacak egemen bir yapı oluşturmaya çalışmaktadır. Sanırım doğal dünyanın yerine kendi ellerimizle oluşturduğumuz dünya boyutlarına ulaşan bir güç koyarak, aynı boyutlara ulaşan teknolojik bir dolap çevirerek, yani denetim altına alınabilen bir evren oluşturarak başlangıçtan bu yana bize bir karşılık beklenmeden verilen ve kıymetini bilmeyerek yitirdiğimiz her şeyin zihnimizde yol açtığı kaygıdan kurtulmaya çalışıyoruz. Doğal dünyayı yeryüzünden silip atmanın zekice bir şey olduğunu sanmıştık. Oysa böyle bir şey yapmak kesinlikle sorunla ilgili simgesel koşulların düzeltilmesini sağlamamaktadır, zira dünya simgesel değil teknolojik bir işlemle dönüştürülmektedir, öte yandan bu bir yanıt olarak kabul edilemez. Çünkü biz yalnızca bir karşılık veremediğimiz doğal dünyayı yok etmekle yetiniyoruz. Oysa böylesine devasa boyutlara ulaşan teknolojik bir çözüm sonunda insanı dışlayarak (bu normal bir sonuçtur, çünkü insan da doğal bir varlıktır) dünyayı kesinlikle elimizden kaçırmış olmak gibi kendisinden kurtulmanın mümkün olmadığı yeni bir kaygı türünün oluşmasına neden olmuştur.
KARNINDAN KONUŞAN KÖTÜLÜK
Bugün gelişememek, kalkınamamak -ya da gelişme ve kalkınma sinyalleri vermemek ki, bu da aynı anlama gelmektedir- utanılması gereken bir durum, kesinlikle uğranılmış bir talihsizlik gibi görülmektedir. "Nesnel" bir açıklaması yapılamayan şeyler bu boyutlara, ulaşmakta, böylesine yaygınlaşmakta ve küreselleşmektedir. Günümüzde gelişme düşüncesi zihinlere evrensel düzeyde yerleşmiş durumdadır. Oysa bu gelişme sürecinin içinden, bu herkesin benimsediği amacın tersi sayılabilecek, için için gelişen, kendini yavaş yavaş ve varla yok arası denilebilecek bir şekilde belli eden, tuhaf ve çelişkilerle dolu olduğu söylenebilecek bir tepkinin doğduğu görülmektedir. Bu sahip olunan olanakların son raddeye kadar zorlanması bir tür kuşku ve pişmanlık duygusu hatta kaygıya yol açmaktadır. Bizim gerçekleştirdiğimiz muazzam teknolojik gelişmenin ötesine geçildiğinde insanın giderek insanlığını yitirmeye başladığı ya da nasıl bir varlık olduğunu bilemez hale geldiği anlaşılamıyor mu? Bu beklenmedik değişim gelişme sürecinde görülen beklenmedik bir değişmeye yönelik eleştiriden çok farklı bir şey olup, bizzat gelişmenin kendisini inkâr etmek anlamına gelmektedir. Bunun daha çok bizim toplumumuzun üstüne oturduğu tüm değerler sistemine yönelik bilinçsiz ve gizli bir inkâr etme biçimi olduğu söylenebilir.
KARNINDAN KONUŞAN KÖTÜLÜK
Olumsuz düşünceden yola çıkan küresel güç giriştiği muazzam etnik arıtmanın bedelini ödemekle meşguldür; başka bir deyişle olumsuz düşünceye bir son veren küresel gücü bundan böyle "diyalektik anlamda" yadsıyabilmek de olanaksızdır. Küresel güç yalnızca çok daha şiddetli bir yadsıma, radikal bir inkâr ve reddetme yöntemine başvurularak tehdit edilebilir. Bu tehdidin özellikle ironik bir biçime sahip olması gerekmektedir, çünkü bir kendi kendini yutup, yok etme sürecine benzemek zorundadır. Antropolojinin derinliklerinden yükselen bir tür dipten gelen dalga, bir şok dalgasının bizim buram buram bayağılık kokan ekonomik, toplumsal ya da politik bunalımlarımızın çok ötesine geçtiği görülmektedir. Bu dalga bizim şu anda içinde bulunduğumuz güncel durumu çok gülünç, çok karışık ve anlaşılmaz hale getirmekte, gerçek ya da sanal çözümlerden çok uzaklaştırmaktadır. Bu konuda üretilen tüm çözümlemeler belli bir yapaylık düzeyini aşamamakta yani çoğu zaman çözüm olarak onun yok olmasını sağlayacak nedenlerden birini yeniden sunmaktan başka bir şey yapmamaktadır.
KARNINDAN KONUŞAN KÖTÜLÜK
Celladın Şarkısı'nda* Gilmore bu şekilde davranmaktadır. Bu sıradan ölüme mahkûmiyet öyküsüne ilginç ve paradoksal bir görünüm kazandıran şey de budur. Gilmore kendini en çok savunan insanlara (mutlak bir hak olarak gördükleri yaşam hakkı adına kesinlikle idam edilmemesi gerektiğini savunanların, insanın her ne pahasına olursa olsun yaşamakla yükümlü olduğuna inananların, yaşamayı vazgeçilemez bir zorunluluk olarak görenlerin içine düştüğü durum budur; zaten bu yüzden Ortaçağda intihar girişiminde bulunanları ölü ya da diri asarak cezalandırıyorlardı) karşı mücadele etmektedir. Gilmore'da zaten bu kesin talimata karşı gelmektedir. Yaşamak istememesinin nedeni ölüm cezasından yana olmasından çok bu karşı gelme hakkı tanımayan yaşamak zorunluluğuna, bu kurumsallaşmış "insan hakkına" karşı hiçbir şekilde karşı çıkılamayacak bir başka hakkı, ölüm hakkını kullanmak istemesidir. Dolayısıyla işlediği suç ve her türlü ceza düşüncesinin ötesine geçmekte ve kendi özel durumunu İyilik güçleriyle yapılan metafizik bir düelloya dönüştürmektedir. Onun ölmesini (kendine rağmen) engellemek isteyen bu güçlerin ölme hakkını kullanmak istemesi nedeniyle sonunda kendisinden tiksindikleri görülmektedir. Biraz daha zorlansalar yaşama hakkını kullanmak isteyen bu insanı ölüme bile mahkûm edebilirler! Bu olay tüm ahlaki değerler sistemindeki çelişkiyi gösteren nefis bir örnektir. İyice düşünüldüğünde yasal yaptırım gücü açısından birini ölüme mahkûm etmek ya da "ilke olarak" yaşamaya mahkûm etmek arasında bir fark yoktur. Her iki durumda da bu yaptırım gücüne boyun eğmemek gerekmektedir, özellikle de sizin iyiliğinizi isteyene. Gilmore kesinlikle ölümü "hak etmiş" olduğu ya da cezasını yaşayarak çekmesi gerektiği gibi bir düşünceye sahip değildir, ölüme mahkûm edilmiş biri olarak kendisi