“Mayıs 2025 te Uluslararası Booker Ödülü'nü kazanmak, hayatımda bir dönüm noktası oldu. Yalnızca bir yazar olarak değil; hikâyelerini hem karanlıkta hem de şafakta, küçük birer lamba gibi ellerinde taşıyan bir kadın olarak da. O andan itibaren yolculuğum epey coşkulu ve aynı zamanda mahcup ediciydi. Dünya, kelimelerime kapılarını açtı; ben de karşılığında, hiç adım atmadığım ama kendimi hep bağlı hissettiğim diyarlardaki, dillerdeki ve ülkelerdeki okurlara kalbimi açtım.
Kalp Lambası bu onura layık görüldüğünde, jüri başkanı Max Porter bugün bile zihnimde yankılanan bir tespitte bulunmuştu. Bu öykü seçkisindeki hikâyelerin belli bir evrensellik taşıdığını; çünkü ataerkilliğin tek bir bölgeye, tek bir dine, tek bir siyasi iklime veya tek bir döneme hapsolmadığını söylemişti. Ataerkillik, sessizce yol alır ve dünyadaki tüm toplumlara derinlemesine kök salar. Sadece kamusal alanda değil, evlerin içinde; o besleyici, samimi ve güvenli olması gereken mahrem alanlarda en can yakıcı hâliyle beliriverir.
Ataerkillikten çoğu zaman erkekler taratından dayatılan bir sistem olarak bahsedilir. Ancak her gün yaşadığımız hakikat bundan çok daha karmaşıktır. Bu yük, sıklıkla kadınlar tarafından omuzlanır, korunur ve aktarılır: Dünya zalim olduğu için kızları adına korkan anneler; erkek kardeşleri büyüyebilsin diye küçülmeyi öğrenen kız kardeşler; hayallerini özenle katlayıp evin
kuytu köşelerine kaldıran eşler; sessizliği bir miras gibi devralan kız çocukları... Bu bir tercih değil; evlerimizin duygusal ve kültürel dokusunun yüzyıllar boyunca itaati ödüllendirip, "kendin olmayı" cezalandıracak şekilde örülmüş olmasının sonucudur. Kadınlar, hem sevginin taşıyıcısı hem de bazen kendilerini yaralayan kuralların taşıyıcısı hâline gelirler. Bu çelişki beni her zaman hem büyülemiş hem de