• Aşk bütün uzaklıkları aşmayı amaçlar. Ayrılık ve uzam yok edilseydi, ne seven ne de sevilen olurdu.
  • Yazar, kahramanı yüce amaçlar uğruna mücadele eden elli yaşında soylu bir bey olarak bir keçi çobanıyla birlikte maceranın ortasına atar.
    Yazılış amacı toplumun Don kişot'a deli gözüyle bakması,aslında delinin o toplumun olduğunu karmaşık bir anlatımla dile getirir.
    Sözünü etmişken şu keçi çobanımızın yani Don kişot'u don kişot yapan Sanço Panzayı da ele alalım;
    Zamansız bir karakter... ve kitabı eglenceli kılan da soluksuz okumama vesile olanda sanço'dur.
    Don kişot'un aksine gerçekçi ve materyalist bir tavır takınır ve mizacı da, yaptığı şakaların ve gevezeliklerin içinde yatan ince mesajlarda takdire şayandır.
    Kahramanın Yel değirmenlerine karşı savaşına gelince;
    Siz deyin rüzgarlara karşı savaştı, bir başkası sistemin bozuk çarkları desin.
    Her ne olursa olsun yel değirmenlerine karşı açtığı savaş;
    Haklı davasının yani ("dulciennasi nin" kahramanin deyimiyle) güzelleşmesi içindi...

    Ayrıca "Don kişot" yazıldığı dönem yani 17 yüzyılda çökmeye yüz tutan İspanyol feodal toplumunun eleştirel çözümlemesini de içermektedir.
     Ve kitabı övmeye,önermeye gerek yok sanırım çünkü yazıldığı günden bu yana büyük eserleri gölgesinde bırakmış ve bir başyapıt olarak cervantesi benim gözümde sonsuz bir saygıyla yüceltmiştir.
  • Gerçeklik ve fantazi arasındaki mücadele, insan psikolojisinin ilginç bir yönü. Bu aynı zamanda kitabın da ana temalardan biri. Roman; genç, orta sınıf bir entellektüel olan Nicholas Urfe hakkında. Nicholas, yaşadığı Londra’yı ve kız arkadaşı Alison'ı bırakarak İngilizce öğretmeni olarak çalışmak için Yunan adası Phraxos’a gider. Bu adada, gizemli bir karakter olan Maurice Conchis tarafından kurulan büyülü ve mistik oyunların olduğu bir dünyada yerini alır. Conchis'in yarattığı büyülü dünyada, Nicholas'ın çılgınca aşık olduğu çift karakterli, esrarengiz ve güzel Lily-Julie büyük rol oynar. Lily-Julie karakteri gerçek dışı olanı, Nicholas'ın kendi iç dünyasındaki fantazisini temsil ederken, Alison'ın ise, gerçek sevgiyi ve Nicholas'ın gerçek benliğini temsil ettiğini söyleyebiliriz.

    Fowles burada, Nicholas'ın davranışları ile günlük yaşamda insanın içindeki “narsizm” ve “gerçeklerden kaçma” duygularını inceleyerek aralarında paralellikler çizmeyi amaçlar. Bu yüzden, okuyucuya; Nicholas karakterinin, kurduğu hayali dünya ile kendi problemini bile göremediği gerçek arasında sıkışıp kalma ikilemini yaşatır. Onun narsist kişiliği ile; rahatsız edici gerçeklerden kaçan, kendini nesnelleştiren ve egosunu tatmin etmek için insanları kullanan bir karakter profili çizer. Bir bakıma, anlamsız davranışlar ve masum yalanlar gibi görünen şeyin aslında, kendini ve çevresindekileri inkar etmesi olduğunu vurgular.

    Kitabı okudukça ve Nicholas’ın hikayesini inceledikçe, günümüz toplumunun bireyselleşmesinin ve ötekilere olan düşmanlık sebebinin, insanların narsist bir çizgide olmaları ve gerçekliklerden kaçma eğilimlerinin yüksek olmasından dolayı gerçekleştiği sonucuna ulaştım. Büyücü, okurken üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap...
  • Ama iki türlü büyü vardır dedi William.Biri Şeytanın işidir ve caiz olmayan hünerlerle insanoğlunu yıkmayı amaçlar . Bir büyü daha vardır ki kutsaldır ; orada tanrının bilimi insan bilimi aracılığıyla kendini gösterir ; doğayı değiştirmeye yarar ; bir amaçı da insanın ömrünü uzatmaktır .
  • YENİ BİR BİREY OLUŞTURURKEN GEREKLİ ŞARTLAR:

    1-AŞK
    2-1

    Putkırıcılık... İşte Almanya'da Schopenhauer'ı 1800'lü yılların ortalarında tanımlayan söz. Annesi bir edebiyatçı olan Schopenhauer'ın hayatı, insanları, yaşayış tarzlarını ilişkileri vs anlamaya, sorgulamaya, kendi içinde çözmeye çalışmasını bir nevi açıklar nitelikte. 9 yaşından beri babasıyla seyahatlere çıkan Arthur'un ''çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?'' sorusunu da çürüttüğünü görmekteyiz. Hem okuyup hem de gezen biri olarak hayatı çok erken yaşta tanımıştır. Daima yalnızlığı seven, gürültüden uzak duran Arthur'un insanların iç dünyasına derinlemesine dalmasından ötürü böyle bir düşünce içinde olduğunu düşünmekteyim. Çünkü çocukluğumuzdan itibaren bir umut silsilesinin içindeyizdir. Bu umutların içinde muhakkak bir insan figürü bulunmaktadır. İnsan bazen öyle bir duruma düşer ki kendi arzularından, isteklerinden, düşüncelerinden bile korkar hale gelir. Okuduğum bir çok kitabında eleştirirken kendini de o paydanın içine sürüklediğine bir çok kez şahit oldum. Geothe, Newton, Platon, Sokrates, Eflatun gibi düşünür / filozofların düşüncelerini önemser ancak bir yandan da ''bir ahlakçının sadece kendisinin sahip olduğu erdemleri örnek göstermesinin saçma olduğunu'' söyler. Erdemler nitelik ve nicelik bakımından kişiden kişiye değişmemelidir onun gözünde. Tıpkı doğrunun nereden ve hangi pencereden bakılırsa bakılsın aynı kalması gerektiği gibi. Ona göre farkında olmak her şeydir. Sorgulamak da bilmenin tabanında yer alır. Sorgular da sorgular Schopenhauer! Şüphecidir ama tereddüt etmez. Tahlillerin adamı Peyami Safa hem şüphe eder, hem de tereddüt. Bu yüzden iç dünyası daima karanlıktır. Onun çıkarımlarıyla Schopenhauer'ın varsayımlarının birbirine bir çok noktada benzeştiğini düşünmekteyim. Sadece Peyami Safa'nın daima dünyaya olumsuz bakışı bir noktada Schopenhauer'ı ondan ayırır. Schopenhauer daime gerçekle ilgilenir. Gerçeği açıklarken acımasızdır. Düşüncesini bize doğrudan sunar. Bilinmeyenle işi yoktur onun daima halihazırda fikirlerle ilgilenir. Tabularla ya da putlarla da ilgilenmez kendi deneyimlerini ön planda tutar. Bireysel olgulardan evrensel yargılara ulaşmayı amaçlar. Zaman ya da yer fark etmez yazarların bulundukları çağdan, zamandan şikayet ettiğini görürüz. Arthur'un da zamanın siyasi ve toplumsal olgularından ötürü dünyayı bir cehenneme benzettiğini anlayabiliyoruz. Ona göre dünya olunabilecek en kötü yerdir. Sadece zamanın şartları değil insanlarla da sorunu olan bir filozoftur. ''İnsan varoluşu bir tür hata olmalı. İnsan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: “Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böylece sürüp gidecek'' demiştir. Ne kadar da doğru bir söz değil mi? Gittikçe, daima kötüye gidiyoruz. Arthur'un Nietzsche'nin fikir babası olduğunu da düşünürsek bugünümüze ışık tutan biri olduğunu söyleyebilirim.

    Genel bilgilerden sonra kitaba gelirsek, Aşkın Metafiziği kitabında yer alan bir çok fikrin yansımasını bu eserde de görebiliriz. Bir ara kitaptan bir alıntının altına atılan yorum acaba aynı kitabı mı okuyorum dedirtti. Karşılaştırma yaptığımda aynı adamı ancak farklı bir kitabı okuduğumu anladım. Schopenhauer'ın acımasızca gözümüze soktuğu ''aşkın amacının yeni bir birey oluşturmak olduğu'' bu eserde de sesli olarak dile getiriliyor. Bunu kabul etme noktasında sıkıntılar yaşasam da her sayfada bunun örnekler eşliğinde ısrarlı bir şekilde dile gelişi bilinçaltımda çoktan yer etmiş durumda. Bir erkek ile bir kadın birbirinde ne arar? ya da ne bulur? İnsanlık tarihinde aşkın ve cinselliğin yerini derinlemesine inceliyoruz.

    Nietzsche Schopenhauer hakkında: ''Onun ilk sayfasını okuduktan sonra bütün sayfalarını okuyacaklarından ve dediği her kelimeyi dinleyeceklerinden emin olan okurlarındanım'' demiştir. Buna katılmamak elde değil. Gözünüz korkmasın. ''Ben felsefeden anlamam yeaaa'' da demeyin. Çok açık, sadece, anlaşılır bir dil kullanıyor kendileri. Okumakta geç kaldıysanız bir uçtan başlayın derim. Ancak anlayarak ilerleyin. Kitabın her bir sayfası apayrı hazine. Müsait bir zamanda yeni bir Schopenhauer kitabıyla sizi alıntılara boğacağıma emin olabilirsiniz. İyi okumalar.

    https://www.youtube.com/watch?v=8EAePnL9jk8
  • Araçlar amaçlar içindir.
  • Âşık’, ‘seven’ kişi değildir; aslında o, sevdiği kişinin mutlak
    sahibi olmayı amaçlar. Bütün isteği, tüm dünyayı o değerli malından
    soyutlamaktır. Altınları başında nöbet tutan ejderha kadar alçak
    ruhludur. Dünyayı falan sevmez, tersine tüm diğer canlılara karşı bir
    umursamazlık içindedir
    Biri hayatındaki tek kişi olduğunuzu
    söylediğinde büyük bir zevk duyarsınız.