Amenna

Atadan kalma kasılmaların sürükleyiciliği olmasa, binlerce göz gerekirdi bize, saklı gözyaşlarımız için; ya da yenecek tırnaklar, kilometrelerce tırnak... Artık akmayan bu zaman başka türlü nasıl öldürülür? Bu bitmez tükenmez Pazarlar’da var olma acısı kendini tümüyle gösterir. Bazen bir şey içinde kendimizi unutmayı başarırız; ama dünya içinde kendimizi nasıl unutabiliriz? Bu olanaksızlık o acının tanımıdır. Bu acının yakaladığı kimse hiçbir zaman iyileşmeyecektir, evren tamamıyla değişse bile. Değişmesi gereken yüreğidir, oysa yürek değişmez; onun gözünde, varolma’nın da tek bir anlamı vardır: Acısına gömülmek gündelik bir nirvanaya varma talimi onu gerçeksizliğin algısına yüceltene dek...
Reklam
Aşkın tek işlevi, bizi bir haftalığına ve sonsuza dek yaralayan ölçüsüz ve acımasız Pazar öğleden sonralarına dayanmamıza yardım etmesidir.
Uğraşsızlar uğraşlılardan daha çok şeyi kavrarlar ve daha derindirler: Ufuklarına sınır çeken hiçbir meşgale yoktur; sonsuz bir Pazar günü doğmuş olan onlar, seyrederler- ve kendilerini seyrederken seyrederler. Tembellik, fizyolojik bir kuşkuculuktur, tenin şüphesidir. Aylaklığa batmış bir dünyada bir tek uğraşsızlar katil olmazlardı. Fakat insanlığın bir parçası değildirler ve ter dökmeyi bilmediklerinden ötürü Hayat’ın ve Günah’ın sonuçlarına katlanmadan yaşarlar. Ne iyilik ne de kötülük yaptıkları için -insanlık sarasının seyircileri olan onlar- bilinci boğan çabalara, zamanın haftalarına burun kıvırırlar. Bazı öğleden sonraların sınırsız ölçüde uzamasından niye ürksünler ki? Kabalık ölçüsünde basit ve besbelli şeyleri savunmuş olmanın pişmanlığını duyarlar yalnızca.
Pazar öğleden sonraları aylarca uzasaydı, ter dökmekten kurtulmuş, ilk lanetin ağırlığından sıyrılıp hafiflemiş olan insanlık nereye varırdı?
Şeylere ve hislere yüklediğimiz öznitelikler, sonunda sözel leşler gibi yatarlar önümüzde. Biz de onlara, sadece kapalı yer kokusu saldıkları zamanı pişmanlıkla arayan bir bakış yöneltiriz
Reklam