Kimsenin beklemediği bir savaş böylece başlamış oluyordu; Beş Ordular Muharebesi adıyla belleklere kazınacak olan bu hadise dehşet uyandırıcı bir hesaplaşmaya sahne olacaktı. Bir yanda Goblinler ile Vahşi Kurtlar yer alırken diğerinde Elfler, İnsanlar ve Cüceler saf tutmaktaydı.
Bizim kenar mahalle, bütün Türk köyleri ve şehirleri gibi, gene durmadan boşalıyordu. Nihayet bir gün Balkan Harbi patlayıp da imparatorluk orduları, o zamana kadar öylesine hakir görülen Balkan orduları önünde bütün Osmanlı Avrupası'nı bırakınca artık her şey belli oldu. Bu yıkılış, artık sadece bir devletin mağlubiyeti değildi. Mesnetsiz bir hayalin sona erişiydi. Bir ruhun, bir zihniyetin tamamen çöküşüydü. Bir masal, bir imparatorluk masalı sona eriyordu. Meğer bizim saltanat zannettiğimiz şey, sadece bir gaflet uykusuymuş.
Bir devlet ve bir zihniyet olarak imparatorluk, daha Cihan Harbi'nden önce ve Balkan yenilgisiyle zaten sona ermiş oluyordu...
Fakat bu hürriyet sarhoşluğu uzun sürmedi. bu güzel hayal alemine ilk ihanet eden, evvela padişahın kendisi oldu. Bir gün İstanbul'da bütün bu yeniliklere karşı padişahın kışkırttığını söyledikleri bir asker ayaklanması çıktığı bir haberi Edirne'de bomba gibi patladı (31 Mart 1909).
23 Temmuz 1908’de hürriyetin yahut Meşrutiyet’in ilanı memlekette galiba daha ziyade biz çocukların anlayabileceği bir şeydi. Bu ihtilali anlayışta halkın kavrayışı da, galiba biz çocukların kavrayışlarından ileri geçmiyordu
Zaten ihtilalin getirdiği şey, dört kelimeden ibaretti. Hürriyet, adalet, müsavat, uhuvvet…
Bir de “Kanun-ı Esasi” kelimesi vardı ama, halk ve hele çocuklar arasında, bunu pek anlayan ve tutan yoktu.
Esasen bütün diğer kelimeleri ne anlayan, ne de anlatan olduğu için, onlara herkes dilediği gibi mana veriyordu. Türkler, Bulgarlar, Rumlar, bu manaları diledikleri gibi kendi taraflarına çekiyorlardı.
Fakat bu olan şeylerin manası biz Türklere sorulsa, mesela benim mahalle halkına anlattığım gibi şu demekti ki: Osmanlı devletine Düveli- muazzama artık karışmayacaktı. Dağlardan, kırlardan çetecilik kalkacaktı. Girit, Kafkas, Bosna- Hersek geri alınacaktı! Bulgar prensi ile Karadağ kralı bize vergi vereceklerdi. Hudutlar tekrar Tuna’ya varacaktı! Bunları anlatırken anam ve mahalle kadınları hayran hayran yüzüme bakarlardı.