İbrahimi dinler ve Animistik inançlar
Semitik dinlerin (Yahudilik, Hristiyanlık, İslam) temelinde gökte taht kurmuş bir Tanrı figürü yer alır. Bu Tanrı insanı yaratır, ona görevler verir, onu sınar, yargılar ve sonunda onu ya ödüllendirir ya da cezalandırır. İnananlar için bu, yüce bir adalet sistemidir; ancak bu sistemin temelinde sorgusuz itaat, emir–yasak ilişkisi ve merkezi bir otorite bulunur. Tanrı bir kraldır, insan ise onun halkı. Animistik inançlar ise Semitik dinlerin aksine itaate değil ilişkiye, hiyerarşiye değil dengeye, korkuya değil şükrana dayanır. Ne cennet vaadi vardır ne de cehennem tehdidi. Kutsal, insanın üstünde değil içindedir; ağaçta, suda, hayvanda hatta rüyada. Semitik dinlerin doğa ile ilişkisi pragmatiktir: Doğa ya insanın hizmetine verilmiş bir nimet kaynağıdır ya da sabredilmesi gereken bir sınav alanı. Oysa animistler doğayı bir rakip ya da tüketilmesi gereken bir nimet değil, bir yaşam ortaklığı olarak görürler. Rüzgâr ile konuşur, geyik ile kardeşlik kurar, ağaçları dinlerler. Bilgelik gökten gelen emirle değil, ormandan gelen işaretle kazanılır. “Tanrı kimdir? Gökte oturan bir kral mı, yoksa toprağın kalbinde saklı bir bilinç mi?” sorusu bu anlayışın özünü yansıtır. Animist toplumlarda hayvanlarla ruhani ilişki kurulur. Hayvan ne yalnızca avcıyı besleyen bir besin ne de insan-dışı bir varlıktır; o, ailenin bir parçasıdır. Bir öğretmen, ruhsal yoldaş ve kutsal bir armağandır. Bu nedenle avlanma eylemi bir tür ritüel dönüşüme dönüşür. Hayvan aslında “öldürülmez”; yenen eti ve ruhu bir başka insana geçerek onunla yaşamaya devam eder. Bu anlayış, Semitik dinlerdeki “Hayvanlar size musahhar kılındı.” yaklaşımından önemli ölçüde ayrılır. Burada doğanın verdikleri değil, bizzat doğanın kendisi kutsaldır. Animistler, doğadaki canlıları birer “kişi” statüsünde görür; onlarla
Karanlık Güç
İnanılmaza İnanmak (s.182) Eski Arap-İslam toplumları insana özgü güçleri devreye sokmayı ön plana alan animist inanıştaydılar ve animist eylemler uyguluyorlardı. Bu güçlerin en önemlileri cin ile kem gözdü. Cinler hiyerarşide alt sıralarda bulunan ruhlardı ve iyi ya da kötü şans getirme becerileri vardı. Hastalık konusunda etkileri olumsuzdu. Delilik, çocuk hastalıkları ve bulaşıcı hastalıklar onlardan bilinirdi. Kem göz şifacılar tarafından kaldırılır, kem gözün bireysel hastalıklar ya da kazalardan sorumlu olduğu düşünülürdü. Bu kötü güçleri defetmek için sihirli tekerlemeler söylenir; tavşan dişi ya da akasya ağacının tırmanıcı dalları gibi tılsımlar takılırdı.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Animist görüşümden dolayı yaralarım..
.... İslami Terör Tartışmalarının Psikolojisi.. Başkalarını yargılayarak, iyi biri olduğumuzu kendimize tekrarlamak zorundayız. "Onlardan" daha çok üzülüyorsak daha iyiyiz. Halbuki insanın duygusal kapasitesi sınırlı ve duyarsızlaşma aklın kendini koruma mekanizmasıdır. Her ölüme ayrım yapmadan üzülmek, ahlaki meziyetten ziyade, kısa zamanda delirecek bir çocuk zihnine işaret etse gerek. Zira Dünya'daki acının haddi hesabı yok. Sırf işkence edilen hayvanlar bile delirmeye yeterli olurdu herhangi bir filtreleme olmasa. Bu yüzden insanın kendine yakın olana (hem coğrafi, hem de kimlik bakımından) daha çok değer vermesi bir zorunluluk. Bazı insanlar ise tam tersine, bu derecelendirmenin de ötesine geçip, olayı bir satranç hamlesi gibi düşünüyorlar: "Bize şu kadar üzülmüşlerdi, öyleyse ben de bu kadar üzüleyim". Üzülme derecelerini mantıkla, stratejiyle, bir alışveriş hesabı yapar gibi belirlemek mümkün mü gerçekten? Bunu yapanların çoğu gerçek birer sosyopat olmadıklarından, empati şalterini bu şekilde indirebilmeyi, adalet duygusu ile açıklıyorlar kendilerine: "Siz Kenya'da öldürülene, ölen Irak'lıya üzüldünüz mü?" Adalet burada bir kamuflaj. Kamufle ettiği şey de, tıpkı önceki grubun yaptığı gibi, başkalarını yargılayarak üstünlük hissetme isteği. O örnekte insanlık kavramı ön plandaydı, burada adalet. İkisi de aslında aynı kapıya çıkıyor: "Yaptığınız ikiyüzlülük, öyleyse ben daha iyiyim, öyleyse ben haklıyım". Oysa diğerini ikiyüzlülükle önce suçlayanın kendisi ikiyüzlülükten muaf olmuyor (Osuruktan ilk şikayet eden de osurmuş olabilir). Dahası ikiyüzlü olmamak, bi konuda haklı olmak için yeter sebep de değil (belki başkası osurdu ama sen de altına yaptın). İkiyüzlü olmamak adına, korkunç bir olaya üzülmemeye "karar vermek" belki daha da endişe verici bi davranış
Empedokles, Öklid, Heraklit, Evliya Çelebi
_Empedokles_ _Nasıl ki ressamlar çeşitli boyaları uygun oranlarda karıştırıp sayısız şeylerin, örneğin ağaçların, kuşların hatta tanrıların resimlerini yaparlarsa, aynı şekilde doğa da dört öğeyi farklı miktarları karıştırıp varlıkları meydana getirir. _Her şeyin kaynağı 4 element. Parlayan Ateş(Zeus), Hayat veren Hava(Hera), Toprak(Hades), Su(Nestis). Bu temel öğelerin birleşip ayrılması için bir hareket ettirici güç olması gerekir. Bu güç sevgi ve nefrettir. Sevgi, öğeleri birleştirir, nefret ise bunları birbirinden ayırır. Bu savaşta kimi zaman nefret kimi zaman sevgi üstün gelir. Kozmik bir döngüyü anlatır. Bunlara tanrılar gibi tapınılmıyor ama benzerliklerinden dolayı yararlanılıyor. Oluş ve yokoluş, dört unsurun birleşme ve ayrılmalarından ibarettir. _Toprağımızla toprağı görüyoruz, suyumuzla suyu, hava ile de tanrıca havayı, ateşle yok edici ateşi, sevgiyi de sevgiyle, somurtkan nefretle de nefreti. Benzer benzeri ile… _Organik varlıkların inorganik varlıklardan üstün olmasının nedeni, ikincilerin az unsurdan, hatta bazen tek bir unsurdan meydana gelmiş olmalarıdır. Bireysel yetenekler de buna dayanır. Hatipte mükemmel olan dil, ressamda eldir. Unsurların karışımının en mükemmel olduğu organ, en yüksek türden ruhsal işlevlerin merkezi olmaya en uygun olan organdır. Bu organ da kalptir: “Kalbin kanı, düşüncedir”. _Hava bakımından zengin hayvanlar, yani kuşlar havada yaşarlar. Vücutlarında su unsurunun ağır bastığı hayvanlar, yani balıklar, denizde yaşarlar. Karada yaşadıklarına göre insanlar vücutlarında toprak unsurunu en fazla miktarda bulunduran hayvanlar olmalıdırlar. Göz, ateş ve sudan yapılmıştır. Gözdeki ateş ateşi, su suyu görür. _Her şey canlıdır. Düşünür, haz duyar ve acı çeker. _Bir zamanlar ben de erkek ve kız çocuğu, çalı, kuş ve denizde sıçrayan
"Onları animist sapkınların saldırısından hiçbir dua kurtaramaz"