Küçük Şeyler Fazla Anlam Yüklemek
Bir bakışa, bir mimiğe, bir gülümsemeye, bir selama ve cümlenin sonuna koyulan bir noktaya bazen fazla anlam yükleyebiliyorum. O kişinin yaptığı her şeyi en ince ayrıntısına kadar inceleyebiliyorum. Aslında saniyeler süren bir hareket ama benim beynimde saatlerce dolanıyor. Ve sanırım bunun sebebi sadece merak değil. Bazen bir şeyin olmasını çok istediğimde en küçük ihtimallere tutunabiliyorum. Çünkü umut, sevgi gibi dünyadaki en masum duygulardan biri. Ve çok güzel. Ama fazla kafaya takarsam yorucu. Çünkü en küçük şeylerden anlam çıkartmak ve bazen hayal kırıklığına uğramak insanı yoruyor. Her zaman istediğin gibi olmuyor. Bazen bir bakış, sadece bir bakış değildir. Ama bazen de bir bakış, sadece bir bakıştır. İşte bunu kabullenmek benim için zor oluyor. Ama galiba büyümenin bir parçası da bu; Her şeyin bir anlamı olmasına gerek olmadığını öğrenmek. Yine de hoşlandığın kişi sana beklenmedik bir şekilde gülünce bunu bir kaç dakika değil bir kaç gün düşünmek de oldukça tatlı ve normal ☁🌟 (Ne kadar çok bağlaç kullanmışım☺)
Duygu ve Düşünce
YALNIZLIĞIN İÇİNDEKİ BERABERLİK
“Benim yalnızlığım kalabalıklarla dolu.” Bu söz, yalnızlığın insan ruhundaki garip tabiatını anlatır. Çünkü insan bazen en kalabalık meydanlarda kendisini terk edilmiş hisseder; bazen de bir dağın yamacında, bir odanın sessizliğinde, gecenin en tenha saatinde görünmez bir beraberliğin içinde olduğunu duyar. Belki de mesele yalnız olmak değildir. Mesele, yalnızken neyle ve kiminle kaldığını bilmektir. İnsan dünyaya tek başına gelir. İlk nefesini kendi alır. İlk korkularını kendi yaşar. İçindeki en derin yaraları çoğu zaman kimseye anlatamaz. Herkes tarafından sevildiği zamanlarda bile kalbinin ulaşılmaz bölgeleri vardır. Ve bir gün geldiğinde ölüm kapısından da tek başına geçecektir. Bu yüzden yalnızlık, insan olmanın kaderlerinden biridir. Fakat yalnızlık her zaman eksiklik değildir. Bazen bir çağrıdır. Bazen insanın kendisine dönmesi için açılmış gizli bir kapıdır. Çünkü insan, hayatın gürültüsü içinde çoğu zaman kendisinden uzaklaşır. Günler birbirini kovalar; sesler, görüntüler, telaşlar, beklentiler birbirine karışır. İnsan sürekli bir yerlere yetişirken, bir süre sonra nereye gittiğini unutabilir. İşte yalnızlık bazen bu unutuluşun önüne dikilir. Sana dur der. Biraz otur der. Biraz dinle der. Biraz kendine bak.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Yaşamıma anlam katma derdindeyim.
Hayata Dair
İnsan birini sevince ona inanmayı seçiyor...
"Ben sana aldanabilirim, Sen beni aldattın sanma"
Yürüdüm saatlerce... Kaçtım kendimden, düşüncelerimden, acımdan. Ama nereye gitsem sen varsın anne. Her sokakta, her köşede, her hatırada... Geçen sene bugün yan yanaydık. Şimdi ise sadece özlemin kaldı. Kalbim hala inanamıyor. Kabullenmek zor geliyor, bazen aklımı kaçıracakmışım gibi hissediyorum. Zaman geçiyor diyorlar. Günler, aylar geçiyor ama acın dinmiyor. Sadece günleri sürüklüyoruz. Yaşıyor gibi görünüyorum ama içimde bir şeyler eksik. Seninle birlikte neşem de gitti. Bazı saatler var ki, özlemin öyle ağır çöküyor ki içime... Yok olmak istiyorum. Hayattan değil belki, ama bu acıdan kaçmak istiyorum. Çünkü senin yokluğun, tarif edilemeyen bir boşluk bıraktı bende. Seni çok özlüyorum..
1000Kitap
Bir dönem hatrı sayılır bir biçimle Peekay olup acı çekmiştim. Acının adı yoktu, ilk kez yaşıyordum, O dönemler hiç bitmeyecek gibi gelmişti yaşarken. Kimseyle doğru düzgün konuşamıyordum çünkü bana ne olduğunu ben de bilmiyordum. Sezgileri kuvvetli olan bir arkadaşımın gelişigüzel bir şekilde kıyafetlerini katlarken sorduğu “Varoluş sancıların mı var?” sorusuyla yaşadığım ızdırap anlam bulmuştu. Yaşadığım afallamayla birlikte içimden onu durdurmak gelmişti. Bu konu başkaydı, bu acı başka. Böyle rahatça sorusunu sorup eşyalarını katlamaya devam edemezdi. Ağzından çıkanı kulağı duyuyor muydu. İçimden yükseldikçe yükselen sesler vardı ama ben yine sessizdim. İlk ne tepki verdim hatırlamıyorum. O gün o soruda kilitlenmiştim çünkü sonunda acının ne olduğunu bulmuştum. Albert Camus’lar, Sartre’ların falan bahsettiği şeymiş yaşadığım: Varoluş sancısı. Kulağa pek havalı geliyor, yaşama değil. Buraya uzun uzun yazacak gücüm yok neden başladım onu da bilmiyorum. Ama hikaye uzundu. Doğru düzgün kitap okumadım, kendin kendinde bulmalısın diye çekiştirip durdu bir tarafım. Dışarıdan gelen bilgi nasıl hakikat olacaktı. Diğer tarafımsa bilgisizliğimle karşımdaydı, okumamı araştırmamı söyledi. Kutsal kitapları okuyamıyordum, içimden gelmiyordu, olmuyordu işte yapamıyordum. Aylarca sürdü bu süreç. Sorular, cevaplar, arayışlar, ağrılar, ağlamalarla geçti epey zaman. Sonunda çıktım o süreçten. İlk nefes aldığım gün: yolumu sahiplenmem gerektiğini fark edip rahata kavuştuğum günlerin ilki dün gibi aklımda. Uzun uzun kimseyle paylaşmadım, paylaşamadım günlük hayatımda. Zaten hastalıklar çıkınca bedene demir atıyorsunuz. Düşünemiyorsunuz. Düşünmenin sancısını yeğler halde oluyorsunuz. En azından benim için böyleydi. Bir kişi sormuştu burada o dönemlerimi. Anlatmaya üşenmiştim başta ama