“İşte size son sözlerim dostlar… Son kez sesleniyorum sizlere. Sanki ben değil de çocukluğum sesleniyor burada size, asla özlemediğim çocukluğum, içimdeki canavar sesleniyor size. İçimdeki isimsiz, taşsız, tahtasız mezarlar sesleniyor. Ve diyor ki Allah belamı versin ki gidiyorum bu şehirden. Bu sefer gidiyorum. Bu gece gidiyorum. Dört yıldır işte buradaydım, biliyorsunuz. Nehirler gibi akan biraların ve rakıların arasında çırpınıp durdum, kayboldum ama henüz boğulmadım. Hoşça kalın.”
“Biliyorsunuz, ne zaman yepyeni bir atılıma hazırlansam her seferinde yere serildim. Yine yere serilmeye gidiyorum, bunu yüreğimin en derinlerinde hissediyorum. Her şeye rağmen ve her şeye karşı, bu sefer bir parça daha umutluyum. İş işten geçtikten sonra ayıldım zira, her zamanki gibi. Aslında en doğru ayılma zamanı da iş işten geçtikten sonradır, çünkü öğretici bir yanı vardır, ne öğrettiğini tam olarak bilemiyorum. Ayrıca şu akıp giden günlerinde yuvarlandığımız hayatı düşününce, o hayattan ne öğrendiğini kim tam olarak bilebilir ki?”
Ben kimdim? Dün gelen, yarın gidecek olan. Günün birinde sadece çektikleri acıları değil, isimlerini bile doğru düzgün hatırlayamayacak olan. Hikayelerini baştan uyduracak olan. Kafadan kırıkların görür görmez tanıdığı, yalancı! Yalan mı? Yalan mı sahiden bu anlattıklarım da? Değil, değil ama yetmiyor, yeterince doğru da değil. Bir boşluk var hep, sözlerle doldurulmuş, içimi yakıyor o doldurulmuş boşluklar, elimi kolumu bağlıyor, neresinden tutayım, nasıl anlatayım.
Dönüp dolaşıp aynı duvara tosluyordum. O görünmez, boş duvara. Bu yazdıklarım da bir boka yaramayacak, biliyorum, biliyorum ama yine de yazıyorum, zanaata saygıdan, ilk tablete, başka nedeni yok, anlatılamayacak olanı anlatamamaya devam ediyorum.