Babamın evinin demir kapısının önünde durdum: kendimi bir yabancı gibi hissediyorum. Paslanmış parmaklıkları tuttum, çocukları bu kapıdan nasıl binlerce kez, koşarak geçtiğimi, artık hiçbir önemi kalmayan ama o zamanlar çok elzem görünen şeyler için nasıl acele ettiğimi düşündüm.
İçimi bir hüzün kapladı. Kabil'e dönmek, eski, unutulmuş bir dosta rastlayıp talihinin yaver gitmediğini, sahip olduğu her şeyi yitirdiğini görmekten farksızdı.
Babasına bak, oğlunu al. İyi ama, doğru değil mi? Sonuçta, Baba'yla birbirimize hiç tahmin etmediğim kadar çok benzediğimiz ortaya çıkmıştı. İkimizde, yaşamlarını bizim için feda eden insanlara ihanet etmiştik. Aynı anda dank etti: Rahim Han beni buraya sırf kendi günahlarımın değil, babamınkilerin de kefaretini ödemem için çağırmıştı.
Küçükken beni kucağına oturtmuş, gözlerimin içine bakmış ve şöyle demişti: Tek bir günah vardır. O da hırsızlıktır... Yalan söylediğin zaman, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalmış olursun. Bunları söyleyen, o değil miydi? Ve şimdi, onu gömmemden on beş yıl sonra, Baba'nın bir hırsız olduğunu öğreniyorum. Hemde hırsızların en kötü türünden...