Giriş Yap
Ne Umduk? Ne Bulduk? Bilindiği üzere doğup büyüdüğü memleketinden uzaklara düşen insanların içinde en zor durumda kalan münevver olan kimseler oluyorlardı. Doktorlar, eczacılar, dişçiler hemen işe alınıyorlar ve vazifeye başlatılıyorlar. Hukuk, fen, edebiyat, tarih gibi fakültelerinden çıkanlar ise kolay kolay kendilerini geçindirecek bir vazife alamazlar ve böylece milli duyguları ne kadar kuvvetli olursa olsun, hâyal kırıklığına uğrayarak kendilerine yaşama şansı tanıyacak memleketlere doğru yolculuğa çıkıyorlardı. İkinci Dünya Harbi sonrasında Türkiye'ye gelen Türk asıllı göçmenler arasında bulunan yüksek münevverlerde böyle oldular. Altı yedi sene Türkiye hayaliyle yaşadıkları ve Türkiye'ye ayak bastıkları zaman kendi anne ve kardeşlerine kavuşmuş gibi sevinç içinde olan bu talihsizler, bir sene içinde Türkiye'den ayrılarak Amerika ve Avusturalya'ya gittiler. Hatta yalnız münevverler değil, Fetelibeyli'nin eşi ve çocuğu da dahil olmakla, birçok aileler de Türkiye'den ayrılarak Amerika'ya gittiler. Bu durum çok üzücüydü. Fakat şunu da kabul etmek gerekiyor ki, bütün insanlar dini ve milli duyguları bakımından eşitlik içinde değillerdir. Bugün doğup büyüdükleri anne, kardeş ve babaları bu mukaddes topraklarda yaşayan Türkiye asıllı yüzbinin üzerinde yüksek münevver, yüksek tahsilini bu topraklarda yaptıkları halde, Türkiye'de hayat şartlarını beğenmediklerinden Türkiye'den ayrılarak Avrupa, Amerika ve Avustralya'ya giderek Türk vatandaşlığından bile çıkmaktadırlar. Türkiye toprakları yarım milyar insanı refah içinde yaşatacak yer altı ve yerüstü zenginliklere sahipken, bizzat devlet adamlarımız beş milyona yakın Anadolu Türk’ünü Avrupa, Amerika, Kanada ve Avusturalya’ya işçi olarak vermiş ve aradan otuz sene geçmediği halde bir milyona yakın Türk çocuğu Türkçe bilmediği gibi, Türkçeyi unutmuş olduğundan, Türkiye'ye geldikleri zaman Türkiye'ye uyum sağlamayarak geri dönmek için her yola başvurmak zorunda kalmışlardır. Dedeleri bu topraklar için kanını akıtarak ne devletten, ne de milletten yüksek refah istemeyen bu asil milletin yüksek münevverleri, saadetini yabancı diyarlarda arar ve bir daha vatanına, anne, baba ve kardeşlerine dönmek istemezse, yabancı baskısı altında cehennemi yaşamış olan Azerbaycanlı, Türkistanlı, Kırımlı, Kazanlı ve Kafkasyalı göçmenlerin Türkiye'de aradıkları refah ve ilgiyi görmediklerinde yad ellere gitmelerini fazla büyütmemek gerekiyor. Suç yalnız onların değildir. İktidar koltuğuna oturanların da bu alanda sorumluluk taşıdıklarını kabul etmek gerekiyor. Biz bin yıllardan beri özümüzden olanlara karşı ilgisiz olmuşuz. Türk asıllı olmayanlara karşı ise aşırı derecede himayekar olduğumuzu Türkiye'yi tanıyan yabancı bilginler ve devlet adamları dile getiriyor. Bunun için de yabancılar bizim bu vasfımızdan faydalanmayı çok güzel bilmişlerdi. İşte Türkistan, Kafkasya ve diğer Türk yurtlarından Türkiye'ye gelenler böyle talihsiz bir devirde gelmişlerdi. Bunu bildiğinden dolayıdır ki, Kahire Başkonsolosu rahmetle Ömer Lütfü Miyman, Kahire'den ayrılacağımız günlerde daha önceki sahifelerde yazdığım tavsiyelerde bulunmuşlardı. "Siz Türkiye'de Türklüğünüzü koruyacaksınız. Orada diliniz, gelenek göreneklerinizi bulacak ve hakaretten kurtulacaksınız. Fakat cennetinizi kendiniz yaratacaksınız. Türkiye'yi bir Almanya, Fransa ve İtalya gibi düşünmemeniz gerekiyor," demişti. Nihal Atsız rahmetlinin tavassutu ile vazife alarak Anadolu'nun dokuz lisesinde öğretmenlik yaptığım yıllarda Başkonsolos Ömer beyin söyledikleriyle birlikte, Berlin'de bulunduğum yıllarda Alman Türkologlarının söylediklerinde çok haklı olduklarını gördüm. Türk milletinin son büyük devleti olan Osmanlı devlet ve imparatorluğunun idaresini ellerinde bulunduranların hiçbirisi onları bu haşmetli makama oturtan ve onların istekleriyle, itiraz etmeden silahını alarak fetihlerde bulunmuş olan insanların geride bıraktığı aileleri perişanlık içinde, Türk olmayanların eline bakar duruma geldiği gibi, bu üç kıta fatihlerinin Anayurt olarak bilinen vatanları Anadolu da perişanlık içindeydi. Türkler veyahut devletin başında oturanlar Balkanlara, Mısıra, Suriye, Irak ve Hicaz'a yaptıklarının yüzde birini bile Türk'ün anayurdu olan Anadolu'ya yapmamışlardı. Araştırmaya başladığım zaman cumhuriyet kurulana kadar her taraf enkaz yığını manzarası içindeymiş. Askere alınmayan, ticaret ve servetine dokunulmamış olan gayrı Türkler refah içinde iken, vatanın sahibi Türkler sefalet içindelerdi. Fakirlik içinde bir kişi olsun bulunmayan gayrı Türklere karşı fatihlerin, gazilerin, şehitlerin aileleri ise perişanlık içindelerdi. Bir mi, iki mi demiryolu bağlantısının dışında keçi yolları veya toprak yolların dışında vilayetleri birbirine bağlayan yollar bile yokmuş. Unutmamak gerekiyor ki bu perişanlık bin sene zarfında devletin başındakilerin Türk milletine, onu haşmet içinde yaşatan ve bir emriyle hemen askerlik şubelerine koşarak silahını alıp vatanı savunmaya koşan insanlar için yarattığı perişanlıktı. 1923'te, devletin yaptığı hatalardan ders almış olan bir avuç münevverin üç kıta üzerinde hükümran olmuş saray mensuplarından devraldığı Türkiye bu haldeydi ve Türkiye'yi Almanya seviyesine çıkarmayı bırakalım, hattâ dünkü idaresi altında bulunan Yunanistan, Bulgaristan ve Macaristan seviyesine çıkarmak için bile asırlar gerekiyordu. Bin senenin enkazını kaldırmak kolay değildi. Türk milleti kadar vatanına, devletine bağlı, onun için her şeyini feda etmekten çekinmeyen, devletten refah ve saadet istemeyen ikinci bir millet hiçbir kıtada bulunmadığı halde, bu asil ve fedakâr milleti yetiştirecek münevverlik ve devlet adamı gerekiyordu. Halbuki Türkiye bu münevverlerle, devlet adamlarından yoksundu. İttihad Terakki devrinde bir avuç milli münevverler yetiştirilmiş olmasına ve cumhuriyet kurulduktan sonra yıllarda okullar böyle bir münevverler yetiştirmek için çaba harcandığı halde, daha sonra gelen iktidarlar bu temeli yıkmışlardı. Hiç unutmam okuduğum bir subayın hatıratında şununla karşılaşmıştım. Birinci Dünya harbi sırasında Filistin cephesine İstanbul'dan gönderilecek silah ve malzemeyi getirecek tren iki günden beri görünmemekteymiş. Cephe kumandanı paşa, etrafındaki kurmaylara şöyle bir emir vermiş: - Tren gelir gelmez lokomotifçiyi hemen kurşuna dizeceksiniz. Paşanın emrini işiten albaylardan birisi esas duruşa geçerek şunu sormuş: - Paşam lokomotifçiyi kurşuna dizdikten sonra lokomotifi kim çalıştıracak? Hudutlarımız içinde bulunan ikibin lokomotifçi, teknisyen ve bu alandaki meslek sahiplerinden sadece ondördü Türk'tür, geri kalanların hepsi gayrı Türklerdir. Biz bunlardan herhangi birini sallandırsak veya kurşuna dizsek yerine koyacak bizden kimse yok. Bu haklı açıklama karşısında Paşa susmuş ve sesini çıkarmamıştı. İkinci bir olaya bizzat şahid bu kitabın yazarı olan bendim. Antalya'nın Elmalı kazasında vazifeye başladığım ilk seneydi. Her gün önünden geçerek okula gittiğim kahvede oturan yaşlı ve orta yaşlı erkekler çorap, kazak ve hırka örüyordu. Kadınlar ise atın, eşeğin ve kağnının üzerinde tarlalara çalışmaya gidiyorlardı. Diğer memleketlerin, hatta çizme altında bulunan bizim doğup büyüdüğümüz memleketimizde bunun benzerini görmediğimden hayret içinde kalmıştım. Kahveye girerek durumu açıkladığımda ve kendilerinin yaptığı işin kadınların işi, kadınların yaptıklarının ise kendi yapacakları iş olduğunu hatırlattığım zaman, bana şunu söylemişlerdi: - Muallim bey, bize tarla ekmesini, biçmesini kimse öğretmedi. Ondokuz yaşında askere alındım ve onbeş sene sonra memlekete döndüm. Hatta yaralandığım zaman ordu donatımda bana bunu öğreterek askerlere giyecek bir şeyler yapmamızı sağladılar. İşte biz göçmenler bin sene müddetle bu duygu ve felsefe içinde olan devletin sahibine sanat, teknik ve yapıp yaratıcılık sahasında bir şeyler kalsın, tarla ekip biçmesini bile öğretmeyen, her şeyi Türk olmayanların tekeline veren bu bin senelik ağır milli yükü Cumhuriyetin kurucusu bir avuç münevverin sırtına yüklemiş olan bir devletten arta kalmış olan, dilimizi konuşan, gelenek göreneklerimizi, şiirimizi, musikimizi yaşatan bir vatan parçasına gelmiştik. Biz bu vatandan aşırı bir şey istemeyecektik. Bizi kendilerinden sayarak verdikleri ve verecekleri nüfus kağıtları ile gurur duyacak ve minnetlerimizi sunacaktık. Fakat bir az önce yazdığım gibi, bizlerin hepsi idealist ve bu durumu anlayarak takdir edecek olgunlukta değildik. Bunun içindir ki münevverlerle birlikte yüksek münevver olmayanlardan da çokları daha yüksek bir hayat seviyesi için dil ve dinlerinin konuşulmadığı ve bulunmadığı diyarlara gitmekte mahzur görmediler. Bunların gittikleri memleketlerde üstün hayat seviyesine ulaşıp ulaşmadıklarını bilmediğim halde, kendilerinden sonra bırakacakları varislerinin Türklüklerini kaybettiklerinin ise şahidi olarak üzüldüm ve kendi kendime şunu söyledim: - Yabani halde yaşayan hayvanlar bile kendi ırkına bağlılıktan kopmadıkları halde, bizlerin bu asil vasıftan uzak olduğumuz çok acıdır. Evet tarih boyunca, Türk devlet adamları insanlık duygusu sebebiyle gittikleri veya fethettikleri ülkelerde hiçbir milleti köleleştirmemişlerdi. Kendilerine bir anayurt seçerek Türk olmayanları getirerek orasını cennete çevirmemişlerdi. Hatta Türk'ün en çok bulunduğu Anadolu'yu bile eski sakinleri olan milletlerden temizlememiş ve onları Türk'e hizmetçi yapmamışlardı. Bin seneden beri bu topraklarda Türk ordusuna on onbeş göbekten, fetihler için oğullarını, kardeşlerini, kocalarını ve babalarını vermiş olan Türk anaları hâlâ pılıpırtı içindelerdi. Bu Ortaçağ hayat seviyesinden kurtarılmış, fakat devleti için hiçbir fedakarlıktan çekinmemiş olan bu muhterem insanlar, bu toprakları kâbe gibi bilerek gelen bizlerin milletimizdendiler. Misır'a, Hicaz'a, Yemen'e, Cezayir'e, Tunus'a, Trablusgarb'a gidenler dillerini, gelenek göreneklerini kaybetmişlerdi. Fakat Anadolu'da kalan bu bakımsız insanlar dillerini, şarkılarını, türkülerini, gelenek göreneklerini korumuş ve Anadolu'yu onbeş göbek önce dedelerinin geldiği Anayurtlarının benzeri Türkistan yapmışlardı. Bunu değerlendirmek gerekiyor ve burasını Batı Türkili yapmış olan bu bakımsız annelerin el ve ayaklarını öpmek gerekiyordu. Maalesef biz bu duygusu yalnız dıştan gelenler hepsinde göremediğimiz gibi, bu mukaddes topraklarda doğup büyümüş, yüksek tahsil yapmış münevverlerin çoğunda da bulamıyorduk. Hâtta milyonlarca Türkü uzak diyarlara göçmen olarak vererek birgün Türklükten kopacaklarını bilen devlet adamlarını bile bulamıyorduk.
Reklam
488 syf.
·
1 günde
·
Puan vermedi
Kitabın adı:Kız Kardeşim İçin Yazarın adı:Jodi Oicoult Sayfa sayısı:488 Anna ve Kate kardeş Anna hasta değil ama 13 yaşına kadar sayısız ameliyatlar geçirmiş. Ablası Kate Lösemi hastası ilik nakli gerekli ve anne baba tekrar çocuk düşünürler ama uyumlu olup olmayacağı belli değil. O yüzden Anna 'yı özel doner olarak yaparlar. Doğar doğmaz göbek kanı alınıp ablaya verilir. Bir ay sonra bir başka parça derken çocuk büyür 13 yaşına gelir abla bu seferde böbrek yetmezliği ile cebelleşir bu seferde böbrek istenir Anna vermek istemez çünkü Anna usanmış sürekli ameliyat ameliyatlar yorulmuştur. Kate de bıkmıştır ve ölmek ister ve ilaç içecekler Anna görür ve engel olur . Antalya verici olma bırakın ben öleyim sen yaşa çünkü sen sağlıklısın der. Şimdi gelelim sonuca Anna verici olup ablası Kate'yi kurtardı mı yoksa.....
antalya'da ekim demek festival demek 🧡
1 yorumun tümünü gör
Ne Umduk? Ne Bulduk? Bilindiği üzere doğup büyüdüğü memleketinden uzaklara düşen insanların içinde en zor durumda kalan münevver olan kimseler oluyorlardı. Doktorlar, eczacılar, dişçiler hemen işe alınıyorlar ve vazifeye başlatılıyorlar. Hukuk, fen, edebiyat, tarih gibi fakültelerinden çıkanlar ise kolay kolay kendilerini geçindirecek bir vazife alamazlar ve böylece milli duyguları ne kadar kuvvetli olursa olsun, hâyal kırıklığına uğrayarak kendilerine yaşama şansı tanıyacak memleketlere doğru yolculuğa çıkıyorlardı. İkinci Dünya Harbi sonrasında Türkiye'ye gelen Türk asıllı göçmenler arasında bulunan yüksek münevverlerde böyle oldular. Altı yedi sene Türkiye hayaliyle yaşadıkları ve Türkiye'ye ayak bastıkları zaman kendi anne ve kardeşlerine kavuşmuş gibi sevinç içinde olan bu talihsizler, bir sene içinde Türkiye'den ayrılarak Amerika ve Avusturalya'ya gittiler. Hatta yalnız münevverler değil, Fetelibeyli'nin eşi ve çocuğu da dahil olmakla, birçok aileler de Türkiye'den ayrılarak Amerika'ya gittiler. Bu durum çok üzücüydü. Fakat şunu da kabul etmek gerekiyor ki, bütün insanlar dini ve milli duyguları bakımından eşitlik içinde değillerdir. Bugün doğup büyüdükleri anne, kardeş ve babaları bu mukaddes topraklarda yaşayan Türkiye asıllı yüzbinin üzerinde yüksek münévver, yüksek tahsilini bu topraklarda yaptıkları halde, Türkiye'de hayat şartlarını beğenmediklerinden Türkiye'den ayrılarak Avrupa, Amerika ve Avustralya'ya giderek Türk vatandaşlığından bile çıkmaktadırlar. Türkiye toprakları yarım milyar insanı refah içinde yaşatacak yer altı ve yerüstü zenginliklere sahipken, bizzat devlet adamlarımız beş milyona yakın Anadolu Türk’ünü Avrupa, Amerika, Kanada ve Avusturalya’ya işçi olarak vermiş ve aradan otuz sene geçmediği halde bir milyona yakın Türk çocuğu Türkçe bilmediği gibi, Türkçeyi unutmuş olduğundan, Türkiye'ye geldikleri zaman Türkiye'ye uyum sağlamayarak geri dönmek için her yola başvurmak zorunda kalmışlardır. Dedeleri bu topraklar için kanını akıtarak ne devletden, ne de milletten yüksek refah istemeyen bu asil milletin yüksek münev verleri, saadetini yabancı diyarlarda arar ve bir daha vatanına, anne, baba ve kardeşlerine dönmek istemezse, yabancı baskısı altında cehennemi yaşamış olan Azerbaycanlı, Türkistanlı, Kırımlı, Kazanlı ve Kafkasyalı göçmenlerin Türkiye'de aradıkları refah ve ilgiyi görmediklerinde yadellere gitmelerini fazla büyütmemek gerekiyor. Suç yalnız onların değildir. İktidar koltuğuna oturanların da bu alanda sorumluluk taşıdıklarını kabul etmek gerekiyor. Biz bin yıllardan beri özümüzden olanlara karşı ilgisiz olmuşuz. Türk asıllı olmayanlara karşı ise aşırı derecede himayekâr olduğumuzu Türkiye'yi tanıyan yabancı bilginler ve devlet adamları dile getiriyor. Bunun için de yabancılar bizim bu vasfımızdan faydalanmayı çok güzel bilmişlerdi. İşte Türkistan, Kafkasya ve diğer Türk yurtlarından Türkiye'ye gelenler böyle talihsiz bir devirde gelmişlerdi. Bunu bildiğinden dolayıdır ki, Kahire Başkonsolosu rahmetle Ömer Lütfü Miyman, Kahire'den ayrılacağımız günlerde daha önceki sahifelerde yazdığım tavsiyelerde bulunmuşlardı. "Siz Türkiye'de Türklüğünüzü koruyacaksınız. Orada diliniz, gelenek göreneklerinizi bulacak ve hakaretten kurtulacaksınız. Fakat cennetinizi kendiniz yaratacaksınız. Türkiye'yi bir Almanya, Fransa ve İtalya gibi düşünmemeniz gerekiyor," demişti. Nihal Atsız rahmetlinin tavassutu ile vazife alarak Anadolu'nun dokuz lisesinde öğretmenlik yaptığım yıllarda Başkonsolos Ömer beyin söyledikleriyle birlikte, Berlin'de bulunduğum yıllarda Alman Türkologlarının söylediklerinde çok haklı olduklarını gördüm. Türk milletinin son büyük devleti olan Osmanlı devlet ve imparatorluğunun idaresini ellerinde bulunduranların hiçbirisi onları bu haşmetli makama oturtan ve onların istekleriyle, itiraz etmeden silahını alarak fetihlerde bulunmuş olan insanların geride bıraktığı aileleri perişanlık içinde, Türk olmayanların eline bakar duruma geldiği gibi, bu üç kıta fatihlerinin Anayurt olarak bilinen vatanları Anadolu da perişanlık içindeydi. Türkler veyahut devletin başında oturanlar Balkanlara, Mısıra, Suriye, Irak ve Hicaz'a yaptıklarının yüzde birini bile Türk'ün anayurdu olan Anadolu'ya yapmamışlardı. Araştırmaya başladığım zaman cumhuriyet kurulana kadar her taraf enkaz yığını manzarası içindeymiş. Askere alınmayan, ticaret ve servetine dokunulmamış olan gayrı Türkler refah içinde iken, vatanın sahibi Türkler sefalet içindelerdi. Fakirlik içinde bir kişi olsun bulunmayan gayrı Türklere karşı fatihlerin, gazilerin, şehitlerin aileleri ise perişanlık içindelerdi. Bir mi, iki mi demiryolu bağlantısının dışında keçi yolları veya toprak yolların dışında vilayetleri birbirine bağlayan yollar bile yokmuş. Unutmamak gerekiyor ki bu perişanlık bin sene zarfında devletin başındakilerin Türk milletine, onu haşmet içinde yaşatan ve bir emriyle hemen askerlik şubelerine koşarak silahını alıp vatanı savunmaya koşan insanlar için yarattığı perişanlıktı. 1923'te, devletin yaptığı hatalardan ders almış olan bir avuç münevverin üç kıta üzerinde hükümran olmuş saray mensuplarından devraldığı Türkiye bu haldeydi ve Türkiye'yi Almanya seviyesine çıkarmayı bırakalım, hattâ dünkü idaresi altında bulunan Yunanistan, Bulgaristan ve Macaristan seviyesine çıkarmak için bile asırlar gerekiyordu. Bin senenin enkazını kaldırmak kolay değildi. Türk milleti kadar vatanına, devletine bağlı, onun için herşeyini feda etmekten çekinmeyen, devletten refah ve saadet istemeyen ikinci bir millet hiçbir kıtada bulunmadığı halde, bu asil ve fedakâr milleti yetiştirecek münevverlik ve devlet adamı gerekiyordu. Halbuki Türkiye bu münevverlerle, devlet adamlarından yoksundu. İttihad Terakki devrinde bir avuç milli münevverler yetiştirilmiş olmasına ve cumhuriyet kurulduktan sonra yıllarda okullar böyle bir münevverler yetiştirmek için çaba harcandığı halde, daha sonra gelen iktidarlar bu temeli yıkmışlardı. Hiç unutmam okuduğum bir subayın hatıratında şununla karşılaşmıştım. Birinci Dünya harbi sırasında Filistin cephesine İstanbul'dan gönderilecek silah ve malzemeyi getirecek tren iki günden beri görünmemekteymiş. Cephe kumandanı paşa, etrafındaki kurmaylara şöyle bir emir vermiş: - Tren gelir gelmez lokomotifçiyi hemen kurşuna dizeceksiniz. Paşanın emrini işiten albaylardan birisi esas duruşa geçerek şunu sormuş: - Paşam lokomotifçiyi kurşuna dizdikten sonra lokomotifi kim çalıştıracak? Hududlarımız içinde bulunan ikibin lokomotifçi, teknisyen ve bu alandaki meslek sahiplerinden sadece ondördü Türk'tür, geri kalanların hepsi gayrı Türklerdir. Biz bunlardan herhangi birini sallandırsak veya kurşuna dizsek yerine koyacak bizden kimse yok. Bu haklı açıklama karşısında Paşa susmuş ve sesini çıkarmamıştı. İkinci bir olaya bizzat şahid bu kitabın yazarı olan bendim. Antalya'nın Elmalı kazasında vazifeye başladığım ilk seneydi. Hergün önünden geçerek okula gittiğim kahvede oturan yaşlı ve orta yaşlı erkekler çorap, kazak ve hırka örüyordu. Kadınlar ise atın, eşeğin ve kağnının üzerinde tarlalara çalışmaya gidiyorlardı. Diğer memleketlerin, hatta çizme altında bulunan bizim doğup büyüdüğümüz memleketimizde bunun benzerini görmediğimden hayret içinde kalmıştım. Kahveye girerek durumu açıkladığımda ve kendilerinin yaptığı işin kadınların işi, kadınların yaptıklarının ise kendi yapacakları iş olduğunu hatırlattığım zaman, bana şunu söylemişlerdi: - Muallim bey, bize tarla ekmesini, biçmesini kimse öğretmedi. Ondokuz yaşında askere alındım ve onbeş sene sonra memlekete döndüm. Hatta yaralandığım zaman ordu donatımda bana bunu öğreterek askerlere giyecek birşeyler yapmamızı sağladılar. İşte biz göçmenler bin sene müddetle bu duygu ve felsefe içinde olan devletin sahibine sanat, teknik ve yapıp yaratıcılık sahasında birşeyler kalsın, tarla ekip biçmesini bile öğretmeyen, herşeyi Türk olmayanların tekeline veren bu bin senelik ağır milli yükü Cumhuriyetin kurucusu bir avuç münevverin sırtına yüklemiş olan bir devletten arta kalmış olan, dilimizi konuşan, gelenek göreneklerimizi, şiirimizi, musikimizi yaşatan bir vatan parçasına gelmiştik. Biz bu vatandan aşırı bir şey istemeyecektik. Bizi kendilerinden sayarak verdikleri ve verecekleri nüfus kağıtları ile gurur duyacak ve minnetlerimizi sunacaktık. Fakat bir az önce yazdığım gibi, bizlerin hepsi idealist ve bu durumu anlayarak takdir edecek olgunlukta değildik. Bunun içindir ki münevverlerle birlikte yüksek münevver olmayanlardan da çokları daha yüksek bir hayat seviyesi için dil ve dinlerinin konuşulmadığı ve bulunmadığı diyarlara gitmekte mahzur görmediler. Bunların gittikleri memleketlerde üstün hayat seviyesine ulaşıp ulaşmadıklarını bilmediğim halde, kendilerinden sonra bırakacakları varislerinin Türklüklerini kaybettiklerinin ise şahidi olarak üzüldüm ve kendi kendime şunu söyledim: - Yabani halde yaşayan hayvanlar bile kendi ırkına bağlılıktan kopmadıkları halde, bizlerin bu asil vasıftan uzak olduğumuz çok acıdır. Evet tarih boyunca, Türk devlet adamları insanlık duygusu sebebiyle gittikleri veya fethettikleri ülkelerde hiçbir milleti köleleştirmemişlerdi. Kendilerine bir anayurt seçerek Türk olmayanları getirerek orasını cennete çevirmemişlerdi. Hatta Türk'ün en çok bulunduğu Anadolu'yu bile eski sakinleri olan milletlerden temizlememiş ve onları Türk'e hizmetçi yapmamışlardı. Bin seneden beri bu topraklarda Türk ordusuna on onbeş göbekten, fetihler için oğullarını, kardeşlerini, kocalarını ve babalarını vermiş olan Türk anaları hâlâ pılıpırtı içindelerdi. Bu Ortaçağ hayat seviyesinden kurtarılmış, fakat devleti için hiçbir fedakarlıktan çekinmemiş olan bu muhterem insanlar, bu toprakları kâbe gibi bilerek gelen bizlerin milletimizdendiler. Misır'a, Hicaz'a, Yemen'e, Cezayir'e, Tunus'a, Trablusgarb'a gidenler dillerini, gelenek göreneklerini kaybetmişlerdi. Fakat Anadolu'da kalan bu bakımsız insanlar dillerini, şarkılarını, türkülerini, gelenek göreneklerini korumuş ve Anadolu'yu onbeş göbek önce dedelerinin geldiği Anayurtlarının benzeri Türkistan yapmışlardı. Bunu değerlendirmek gerekiyor ve burasını Batı Türkili yapmış olan bu bakımsız annelerin el ve ayaklarını öpmek gerekiyordu. Maalesef biz bu duygusu yalnız dıştan gelenler hepsinde göremediğimiz gibi, bu mukaddes topraklarda doğup büyümüş, yüksek tahsil yapmış münevverlerin çoğunda da bulamıyorduk. Hâtta milyonlarca Türkü uzak diyarlara göçmen olarak vererek birgün Türklükten kopacaklarını bilen devlet adamlarıni bile bulamıyorduk.
Reklam
200 syf.
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Merhabalar çok içten hissederek okuduğum bir kitap ile geldim. Hep söylerim ve çevremdeki anne babalara sürekli dile getiririm çocuğunuza yapacağınız en ufak bir sevgisizlik asla unutulmaz ve gün gelir yüzleşmek zorunda kalırsınız diye işte Ada'nın hayatına ortak olduğumuzda tamda bunu görüyoruz. Yaşadığı ciddi sağlık sorunları nedeni ile intikam için ailesinin yanına giderken yolda kaza yapacağı esnada ailesini bir araya toplamak için çıktığı Antalya yolculuğundaki Toprak'ın yaptığı hayat kurtaran manevraları ile hayata tutunur. O gün gerçek aşkı yakalayan Ada ve Toprak'ın sakladıkları sırları nelerdir? Yanlış bir aşkın kollarında olan ikili yi bir yandan desteklemesemde Ada için çok mutlu oldum diyebilirim. Peki ikili ilerleyen zamanda neler yaşayacaklar o halde oluyacaklara keyifli okumalar şimdiden Yazarın kalemi ile tanışma kitabım oldu inanılmaz güzel akıcı ve yormayan bir dille kaleme alınmış okuduğum her duyguyu sonuna kadar yaşadım. Kah üzüldüm kah mutluluktan 32 diş güldüm sonuç olarak iyi ve güzel bir kitap okudum. Okuyun okutun kitap ve sevgi ile kalın
Reklam
2
334
3.332 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42