Deniz fenerlerinde, azgın kumsalın kuytu morluklarına doluşmuş salaşlarda tuhaf şeyler dönüyordu. Bütün Amerika’da, cinsellikle ölüm arasında pek ayrım kalmamıştı. Yoldan çıkmış kadınlar haz nöbetlerinde ölüyordu. Hikâyeler örtbas ediliyor, gazeteciler zengin ailelerin paraları karşılığında susuyordu.
Derin kuyularda yalnız başına kaldın, çığlıklarına kimse kulak asmadı. En sevdiğim dediklerin, umursamadan keyifle hayatlarına devam etti. Tutmaları için uzattığın elin havada asılı kaldı. En zoru da onları içinde öldürmek zorunda kalmandı. Dönüştün. Ateş ve ölümden geçerek çıktın o kuyudan, bir savaşçı olarak.
Seni yalnız bırakanlar şimdi değiştiğini söyleyerek suçluyorlar. Alaycı bir gülümsemeyle bakıyorsun onlara. Oysa onların yasını çoktan tuttun. Bitti o yas. Üzerinden binlerce yıl geçmiş gibi. Çok gerilerde kaldı.
Şimdi yeni benliğinle taptaze bir yola çıkıyorsun. Sevgi kırıntılarına tutunmaya çalışan bir çocuk olarak değil, bir savaşçı olarak. Duyarlı, adil, kendine değer veren, sevgisini hak edenlere sunmayı öğrenmiş bir savaşçı. Bazen bir an durup uzaklara dalıyorsun. İçinde ince bir sızı beliriyor ama artık acıtmıyor.
Yürümeye devam et. Bu, eskilerin senin için belirledikleri ve yürümeni söyledikleri, derin kuyulara düştüğünde de seni yalnız bıraktıkları yol değil. Bu artık tamamen senin yolun. Nereye varacağı önemli değil. Kendin olarak yürümen önemli.
Tunç Tataker
Teşekkürler Hocam...