Hayat, çoğu zaman bize siyah ile beyazı değil, griyi sunar.
Bir olayın hayır mı, şer mi olduğunu anlamak için zamana ihtiyaç duyarız.
Belki de bugün sevindiğimiz bir şey, yarın bizi derinden yaralayacak.
Ya da bugün gözyaşıyla karşıladığımız bir kayıp, yarın bizi daha güçlü kılacak.
Eğer perde arkasını görebilseydik, duygularımız da değişir miydi?
Mutluluk yerini temkinli bir sessizliğe, hüzün ise derin bir şükre mi bırakırdı?
Yalancıya tahammül eden, sadece bir seyirci değildir; o artık sahnenin parçasıdır. Sessizliğiyle yalanı besler, varlığıyla yalancılığı meşrulaştırır. Gerçeği savunmayan, yalanın suç ortağıdır. Unutma: Yalana göz yuman, yalancıdan daha tehlikelidir; çünkü onun suskunluğu, yalanın yayılmasına zemin hazırlar.
Korkular, insanın zayıf yanlarını açığa çıkarır. Ancak asıl sorun, korkulardan korkmaktır. Karar vermekten, konuşmaktan, hatta sevmekten korkmak. Bunların her biri, bizi hayattan uzaklaştırır. Oysa cesaret, korkunun yokluğu değil; korkuya rağmen adım atabilmektir.
Bu kitap, beynimizin arka sokaklarında dönen gizli partiyi ifşa ediyor. Hani siz sandınız ki kararları mantığınızla veriyorsunuz, sabah kahvenizi seçerken bile bilinçli bir analiz yapıyorsunuz… Hayır efendim. Meğer bilinçdışı, çoktan karar vermiş, siz sadece imza atıyormuşsunuz.
Dijksterhuis, bilimsel verileri öyle bir anlatıyor ki, sanki laboratuvar değil de mahalle kahvesinde oturmuş, “Bak kardeşim, bilinç dediğin şey aslında çok da matah değil” diyormuş gibi. Kitap boyunca bilinçdışının ne kadar zeki, hızlı ve etkili olduğunu öğreniyorsunuz. Ve bir noktada “Ben neden bu kadar düşünüyorum ki?” diye sorgulamaya başlıyorsunuz.