Zaten yazdığı notlarda da anlaşıldığı kadarıyla, son günlerini paylaştığı gazeteci kızın ismini hiç anmamış, yani onu isimlendirmemiş, genel olarak kadınlığın, dişiliğin anonim bir sembolü olarak algılamıştır.
Ağır akan su kayayı oymuş, kardelen çiçeği donuk toprağı delip başını çıkarmış, zarafet kabalığı yenmiş, dişilik bir kez daha erkek üzerindeki yumuşak zaferini sessizce ilan etmişti.
Aşkın tehlikelerini bilerek kendini ebediyen bu duyguya kapatan ben değil miydim? Karasevda, gözleri bağlı olarak bir uçurumun kıyısında yürümek değil miydi? Birine sevdalanmak, donmuş bir gölde, nerede ve ne zaman kırılacağını bilmene imkan olmayan ince buzların üzerinde yürümek anlamına gelmiyor muydu? Mehmet'in başına gelenler bana unutamayacağım bir hayat dersi vermemiş miydi? Belki de sadece hazla ilgiliydi bu durum. Bedensel bir zevkti, ruhla ilgili yönü yoktu. Olamazdı da zaten.
Adamın pek de şaşırmadığını görebiliyordum. Ne de olsa savaş muhabiriydi, neler yaşamıştı kim bilir? Savaşlarda, devletlerarası çatışmalarda insanların sinek kadar değer taşımadığını biliyordu.
O bunları söylerken ben de insan ilişkilerinin aşamalarını düşünüyordum. Daha birkaç gün önce çekingen bir edayla kapımı çalan bu ürkek genç kızın, hangi aşamalardan geçerek bana bağıracak kadar yakınlaştığını merak ediyordum. İnsanların birbirini ilk tanıma anındaki mesafeyi yok eden şey neydi; konuşmak mı, bir arada zaman geçirmek mi, birbirini daha iyi tanımak mi? Siz'den sen'e geçiş gibi, ne zaman ve neden övle olduğu anlaşılamayan bir şeydi bu.