• Merhaba arkadaşlar. Kitabımız 1. Dünya Savaşı oluşumundan başlayarak (ki bu sefer tek bölümde tek konu yerine bazılarını bayağı açmış, gayet de iyi yapmış. İlerledikçe gelişiyoruz.)
    1. Bölüm: Birinci Dünya Savaşı Nasıl Çıkarıldı şeklinde heyecanlı bir soruyla açılışı yapıyoruz. Sırp Milliyetçiliğinin Doğuşu, Yükselişi ve Gelişimi, 1903 Masonik Darbesinin Perde Arkası, Karjordjeviçler’in Dönüşü ve Milliyetçi Örgütlenme de diğer işlenen konular. Burada da yine Sırp Krallığında çocuk Kral Alexander ve ona karşı Mason faaliyetlerinin etkilerini görüyoruz. Katletme diyebileceğimiz bir sistem ve savaş yanlılarının (ki bunlar Müslüman karşıtı) başa getirildiği bir dönem. Bu dönemin dikkat çekici ve sansasyonel bir icraatını vereyim: 28 Haziran 1914’teki kıvılcımın toplantısı 1889 yılında Pariste Büyük Mason Kongresinde belirlenmiştir. Burada da masonların ne kadar etkili olduğunu görüyoruz. Aslında bunlar herkesin bildiği; bazen hakkında konuşmaya çekinip korktuğumuz bazen de kanıtlayamadığımız şeyler. Özellikle bilinen ama kanıtlanamayan şeylerin üzüntüsünü yaşayan insanlar olarak tarihin akışını değiştiren bir durum karşısında da üzülmemek elde değil. Ölüm, kötü…
    2. Bölüm: İngiliz Masonluğunun (yazarımız Dan Brown gibi, Masonluk koymazsa duramıyor) Dünya Politikası ve Ermeni İsyanları ile Alliance İsraelite’nin (A.İ.) Birinci Dünya Savaşındaki Etkinliği üzerinde duruyoruz. Ne yazık ki Türkler üzerinde oynanan bu oyunda bilmedikleri bir durum var. Biz Düz Vites insanlarız. Yani en son 2 sene önce de gördüğümüz ve yaşadığımız gibi silahın önüne silahsız atlayan bir milletin tamamını yok etmeden böyle planlar gelip geçicidir. Ya da en kısasından şöyle mi özetleriz? Maşa olarak kullanıp sonra da yok ettikleri Hitler: "Türkler öyle bir millettir ki, eğer saldırırsak tamamını yok etmemiz gerekir... Yoksa 1 tane bile hayatta bırakırsak, yeni bir devlet kurar ve intikamını alır."
    3. Bölüm: Birinci Dünya Savaşı Sırasında Anglosiyonist Faaliyetler.
    4. Bölüm: Birinci Dünya Savaşı Sırasında ABD ve Gizli Örgütler, ABD’yi Birinci Dünya Savaşına Sokan Örgütler ki burada çok fazla belge görüyoruz. Mason locasının kampanya ve kumpasları ile beraber Rockfeller ailesinin dönemin devletlerinin çoğundan daha fazla geliri olduğuna şahit oluyoruz.
    5. Bölüm: Dünya Cumhuriyeti ise İhtilal çıkartarak krallıkların yıkılması ve yerlerine Masonik Dünya Cumhuriyeti kurma fikrine dayanan inançtır. Gerçi masonları görünce bunu başarmalarından korkuyor insan ama zamanında Osmanlı, Almanya ve Rusya üzerinde yaptıkları Krallık Yıkma girişimlerinin başarısını görmemek için de kör olmak gerek. Buna yazarın da örneğini verdiği İngiltere’de çıkan The Freemason adlı derginin yazısından anlayabiliriz: “Birinci Dünya Savaşı, Masonların savaşıdır. Burada söz konusu olan Otokrasi ile Demokrasi arasındaki savaştır.”
    6. Bölüm: Masonluk ve Birinci Dünya Savaşı.
    7. Bölüm: Masonların Birinci Dünya Savaşı Sırasında Yaptıkları Toplantılar.
    8. Bölüm: Amerikan Merkez Bankası (Federal Rezerv’in) Kuruluşu.
    9. Bölüm: ABD Başkanı Wilson ve “Görünmeyen Hükumet” konusunda büyük masonlardan Harun Yahya yani Adnan Oktar’ın ağzından Yeni Masonik Düzen kitabını öneriyorum. Bunun yanında Soner Yalçın’ın Efendi kitabını da öneriyorum ki şimdiden isteklileri için Tarama yapacağım. İsteyebilirsiniz. Sonraki kitaplarımdan biri olacak.
    10. Bölüm: Başkan Wilson’un Savaş ve ‘Milletler Cemiyeti’ Politikaları Üzerindeki Devletlerüstü Güçlerin Etkisi, Amerikan Yahudiliğinin Gücü, Uluslararası Siyonist Şebeke Bağlantıları, Wilson’un Devletlerüstü Güçlerle Yaptığı Seçim İttifakı, Wilson’un Üçlü İttifakının Sonucu: Almanya ile Savaş
    11. Bölüm: Milletler Cemiyeti konusu 1. Dünya Savaşı zamanında gündeme gelen; savaşı belirleyen Yahudiler ve yaptıklarını okumak oldukça zorladı beni. İtilaf devleri kendisine olan borcu ödesin diye onların yanında savaşa giren ABD ve Yahudi para babaları.
    12. Bölüm: Rusya’da 1917 Şubat Devrimi (Masonik Hükümet Darbesi) bölümü için burada kitaptan bir cümle ile bahsedeceğim. Kerensky’nin asıl adı Aaron Kürbis idi.Kerensky ile işbirliği yaparak Başbakan Stolypini öldüren Yahudi-terörist Mordekai Bogrov. Rus Devrimini yapan masonlar.
    13. Bölüm: Lenin ve Troçki’nin Rusya’ya Dönüşü. Troçki’nin hayatı ve yaptıkları için Efendi, Beyaz Türklerin Büyük Sırrı kitabını haricen gerçekten tavsiye edeceğim. Yazar neredeyse bu adamla ilgili tüm bilgileri bu kitaptan ve devrin gazetelerinden veriyor.
    14. Bölüm: Troçki’nin ve İttihatçıların Akıl Hocası Rus Devriminin Planlayıcısı ‘Parvüs Efendi’, Çarlık Rusya’sındaki Yahudilerin Durumu anlatılıyor.
    15. Bölüm: Rusya’daki Şubat Devriminin Finansörü: Jacob Schiff.
    16. Bölüm: Warburg Ailesi. Ailenin elinin uzandığı yere bir örnek verelim. Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Versay Barış Konferansında Alman tarafını fınans uzmanı Max M. Warburg, İtilaf Devletleri’ni ise kardeşi Felix temsil ediyordu.
    17. Bölüm: Balfour Deklorasyonu Öncesi Siyonist Faaliyetler
    18. Bölüm: İngiliz Siyonist İşbirliği Nasıl Gerçekleşti? Bu soruya şöyle cevap verelim. https://i.hizliresim.com/qvkZGR.png
    19. Bölüm: Balfour Deklarasyonu.
    20. Bölüm: Yahudi Masonluğu B’nai B’rith’in Almanya’daki Faaliyetleri.
    21. Bölüm: Alman Komünizminin Yıkıcı Etkileri.
    22. Bölüm: İngiliz İstihbarat Servisi Raporunda Türk Mason Locaları. Bunun için de önerdiğim kitabı buraya bırakıyorum. Hatta elinde olan varsa bana ulaşırsa memnun olurum. https://www.kitapyurdu.com/...ylemleri/130648.html
    23. Bölüm: Thule ve Görünmeyen Üstatlar. Buraya verelim o zaman o büyük benzerliği. “Thule Gesellschaff’m ‘Heil und Sieg’ selamını Hitler, ‘Sieg und Heil’ şeklinde kullanmıştı. Führer’in “Völkischer Beobachter” gazetesi (Büyük Almanya Nasyonal-Sosyalist Hareketi Mücadele organı) de aslında Thule’nin gazetesi idi. En önemlisi, Thule’nin sembolü olan Cermen Gamalı Haçını, Hitler Nazi Partisinin sembolü haline getirmiştir.
    24. Bölüm: Bilinmeyen Lenin bölümünde Lenin’in Yahudi olduğu iddiası var. Aslında gerçek. Anne tarafından. 1975 yılında Moskovada “Lenin ve Çeka”122 adlı bir kitap yayınlandı. Bu kitapta anlatıldığına göre, Lenin, Fransız devrimcisi Robespierre’in terör metodlarını benimsemişti. 24 Ocak 1918’de Lenin komünist terörün çok daha acımasız olması gerektiğini söylüyordu.
    Amerikalı yazar Richard Pipes “The Unknown Lenin” (Yale, 1996) adlı kitabında Lenin'in Sovyet Komünist Partisi gizli arşivinde saklanan ve hiçbir yerde yayınlanmamış mektup ve talimatlarını yayınladı. (Milliyet gazetesi, 13 Kasım 1999, Şahin Alpay, “Bilinmeyen Lenin.”)
    Lenin’in yaptıklarından biri de oldukça dikkatimi çekti. Türklere, Kemalist olarak hitap eden Lenin burada bakın neler konuşuyor. Yazarımızdan alıntı yaparak da ekliyorum. Smirnov’un kastettiği belgelerden bazıları Pipes’ın kitabında mevcut. Bunlardan biri Lenin’in 4 Aralık 1920 tarihli Türkiye ile ilgili talimatı: “Kemalistlere güvenmeyin. Onlara silah vermeyin. Bütün gayretlerimizi Türkler arasında Sovyet propagandasının yayılması ve kendi çabalarıyla zafer kazanabilecek bir Sovyet partisinin kurulması üzerinde yoğunlaştırın.” Belgenin yorumu açık: Lenin görünürde Türk Kurtuluş Savaşına destek verirken, esas olarak Türkiye’de bir komünist devrime zemin hazırlama gayreti içindeydi.
    25. Bölüm: Siyono-Komünist Devrim
    26. Bölüm: Rakovski Protokolleri (Kapitalist Enternasyonal ve Devrimler) başlığında Dawes-Young Planından bahsediyoruz. Nedir bu? Dawes-Young Plânı: 1924’te yürürlüğe giren Dawes Plânı, Almanya’nın gerçekleştirmesi gereken yıllık (tazminat) ödeme tutarını belirliyor ve aynı zamanda ülkeyi yeniden ekonomik dengeye kavuşturmayı amaçlayan önlemler öngörüyordu. Dawes Planının yerini 1930’da Young Plânı aldı. Young Plânı, Almanya’nın ödemesi gereken savaş tazminatı sorununa nihai bir çözüm getirmeyi amaçlıyordu. Plân, 1930-1932 yılları arasında uygulandı.
    27. Bölüm: İsrail’in Kuruluşu Versay’da mı Kararlaştırıldı?
    28. Bölüm: Faşizmin Anti Sovyet Misyonu, Hitler’in Misyonuna İngiliz Desteği, Faşizmin Masonik Arka Planı, Hitler’i Kim Destekledi?
    29. Bölüm: Faşist Siyonist İşbirliği.
    30. Bölüm: Hitler Darbesi (1923) ki burada çok üstüne düşülen bir konudan bahsetmek gerek. “Toplama Kampları” düşüncesi, birçok insanın bildiğinin aksine Hitler’in bir buluşu değildir. İlk toplama kampı 1838 yılında ABD’deki Kızılderililer için yapılmıştı. 1901 yılında İngilizler, Boer Savaşı sırasında tutukladıkları Boerlere ‘kollektif hapis cezası’ uygulamak için ilk ‘toplama kampını açmışlardı. 26.000 Boer kadın ve çocuk İngiliz kamplarında açlıktan ölmüştü (Çocukların çoğu 16 yaşın altındaydı) Lenin, örnek aldığı Jakobenler Fransa’sı gibi, rejim düşmanı saydığını hiç yargılamadan doğrudan toplama kamplarına gönderiyordu. Ona göre bu kamplar “işçi okulu” idi. Fransız ihtilali sırasındaki Jakoben terörü gibi, Yahudi Bolşevik görevliler de kurbanlarını suya atarak öldürüyorlardı. Bela Kun (Aaron Kohn) ve Roza Zemlyaşka (Rozalia Zalkind), 1920 sonbaharında Kırım’daki Rus subaylarını suya atarak öldürtmüşlerdi. (Igor Bunich, “The Partys Gold,”St. Petersburg, 1992) 1920 İlkbaharında Siyonist Çekist Mikhail Kedrov (Asıl adı Zederbaum idi) 1092 Rus subayını suda boğarak öldürtmüştü.
    31. Bölüm: Henry Ford ve Adolf Hitler. Ford’un ünlü mucidi ile Hitler’in yakın dostluğunu ve 4 ciltlik Beynelmilel Yahudi kitabını yazdığını öğreniyoruz. Rusya’da da aynı fabrikanın kurulduğu; hatta Amerikan – Vietnam savaşında ABD ordusuna karşı da Ford’un kamyonlarının Vietnam tarafından kullanıldığı anlatılıyor.
    32. Bölüm: Hitler’in Yükselişi ve Wall Street. Burada da Hitler’i başa getiren Yahudi gruplarından dönemin belge ve yazılarıyla söz ediliyor.
    33. Bölüm: New York Borsasının Çöküşü.
    34. Bölüm: Hitlerin Masonik Kartı: H. Schcht.
    35. Bölüm: Thule Biraderi Rosenberg’in İngiltere Misyonu.
    36. Bölüm: SS Generali Banker Schröder.
    37. Bölüm: Berlin ve Moskova Arasındaki Loca.
    38. Bölüm: Sovyet Nazi İttifakı.
    39. Bölüm: Uluslararası Siyonizm Hitler Almanya’sına Savaş Açıyor. Siyonistlerin savaş ilanından bahsediyor. Yahudi Dünya Ligi Başkanı Bernard Lecache (1932), Daily Express (24 Mart 1933) Uluslararası Yahudi Fedarasyonu Başkanı Samuel Untermeyer (Ağustos 1933), Yahudi Terör Örgütü (Irgun) Başkanı Vladimir Jabotinsky (21 Ağustos 1933), 23. Siyonizm Kongresi Başkanı Hayim Weizmann (savaştan önce gene) hep Almanlara savaş ilanı etmişler. Bakın Hitler'e değil; Almanlara. Yani şuan bu mevcut hükumet yerine hepimize birden bir başkasının küfür etmesiyle eş değer. Gerçekten de tarih çok karmaşık, acayip ve irdeledikçe kafaların karışmaması mümkün değil. Özellikle de bunu 20. yüzyıl için söylemek oldukça mümkün.
    40. Bölüm: İspanya İç Savaşı ve Masonluk. Son bölümde ise İspanya Kralı Primo de Rivera'nın ölümü (öldürülmesi) ve cesedinin kaçırılması sonrasında masonların etkisi ve yaptıklarıyla aslında güçlerinin ne denli etkili olduğunu bir kere daha okuyarak kitabımızı bitiyoruz. Ardından İspanya iç savaşı ve son dönemde de gündeme gelen ama yazarın eklemediği Katalanların da nereden destek aldığı anlaşılıyor.
    Böylelikle uzun ve detaylı bir kitabımızın daha sonuna geliyoruz. Biraz yorucu olsa da değdi. Son kitabımızı da önümüzdeki günlerde (Yarın) bitirmeyi planlıyorum ama bakalım. Oldukça yorgun düştük bu ara. Kolay gelsin, keyifli okumalar..
  •  Eskiden 

    Çember çevrilir,
    Su musluktan içilir,
    Ağaçlara tırmanılırdı.
    Bebekler bezden,
    Silahlar tahtadan,
    Resimler kömür karasından yapılırdı.
    Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin
    İsimleri konulur,
    Saatli maarif okunurdu.
    Komşuda pişen
    Bize…
    Bizde pişen komşuya düşerdi.
    Geceler ayaz,
    Sokaklar karanlık,
    Yıldızlar parlak olurdu.
    Turşu, salça, mantı
    Evde yapılır,
    Karpuz kuyuda soğutulurdu.
    Erik ağacının çiçeği,
    Pencere camımıza yaslanır,
    Güz yaprakları bahçemize düşerdi.
    Kardan adam yapılır,
    Evlerde soba yakılır,
    Kış gecelerinde masal anlatılırdı.
    Merdiven çıkılır,
    Aidat ödenmez,
    Yönetici seçilmezdi.
    Evler badanalı,
    Sokaklar lambasız,
    Mahalleler bekçili olurdu.
    Ajans radyodan dinlenir,
    Çizgi roman okunur,
    Defterlere kenar süsü yapılırdı.
    Hayat,
    Arkası yarın gibiydi,
    Kesintisizdi.
    Her gün yaşanacak bir şey vardı.
    Herkes kendi düşünü kurar,
    Kendi hayatını oynardı.

    Şimdi,
    Herkes
    Yoğun,
    Yorgun
    Ve
    Tek başına…

    Meçhul

    Can Dündar
  • Dönemin teknolojisi düşünüldüğünde muazzam bir hayal gücü. O kadar yalın ve güzel anlatılmış, detaylar o kadar güzel verilmiş ki gözümün önünde canlandı İngiltere'nin üstünde bir güç görmeyen bu yüzden at arabalarına sakince sandık yükleyen insanlar.

    Bir çok döneme ilham vermiş hala da ilham vermeye devam eden bir kitap. Hatta bu kitap yıllar önce bir kaç değişiklikle beni çok etkileyen bir filme dahi dönüştü. O zaman duymuştum kitabı. Araştırdığımda bir tarihte ülkemizde arkası yarın radyo tiyatrosu olarak yayınlandığını ve tiyatroyu gerçek sanan dönemin insanının makarna stokladığını okumuştum. Çok istemiştim okumayı ama temin edememiştim bir türlü.

    Şu an diyorum ki iyi ki bugün okumuşum. İyi ki. Eğer o zaman okusaydım dönemin şartlarını anlayamayıp şuursuzca eleştirebilir, yazara ve kitaba haksızlık edebilirdim.

    Kitabı okuyacaklara tavsiyem okumadan önce yaşadığımız çağın getirilerini bir kenara bırakın ve 1800lerin İngiltere'sine at arabalarının sesine kulak verin.
  • (LÜTFEN OKUYUNUZ!!)

    Eşref idama mahkûm edilmişti. İlçenin varlıklı ailelerinden Memduh Ağa ve eşi Latife Hanımı evlerinin önünde, hunharca öldürmek suçundan yargılaması devam ediyordu.

    ****

    İzmir’in şirin ilçesi Tire’de kaymakamlık binası yakınlarında gece zil zurna sarhoş olduktan sonra, bağırarak sokakta dolaşan Eşref’in hallerinden rahatsız olan müderris Memduh Ağa kendisine ikazda bulunması üzerine sinirlenen Eşref sert mukabelede bulunmuş ve kısa sürede tartışma alevlenmişti. Karşılıklı hakaretler yerini silah seslerine bırakmış, üç beş el silah sesi duyulduktan sonra karı koca çift oracıkta can vermişti. Cinayeti duyan halk, Eşref’i linç etmek üzereyken aklıselim tebligat memuru Mehmet Bey’in müdahalesi sonucu Eşref’i ölümden zor kurtarmıştı. Eşref suçluymuş. En azından tanıklar ve savcı böyle söylüyordu.

    Tire sakin bir kasabaydı. Yılda tek tük mahkemelik vaka görülür, onlarda genelde basit tarla kavgası, senin hayvanların benim tarlama girdi, mahsulüm zarar gördü şeklinde olur ve kıs süre içerisinde orta yol bulunurdu. Zaten bu kavgalar -aslında büyük bir aile sayılan Tire’liler- için yeterince onur kırıcı olduğu için mahkeme uzamaz, kısa sürede barışırlar ve mahkeme heyetini yazışma zahmetinden kurtarırlardı.

    Ama nasıl olduysa böyle büyük bir adli olay yaşanmıştı. Hem de genç yaşlarında iki beden toprak olmuştu ve gerisinde körpecik, gözü yaşlı iki sabi bırakmıştı.

    Tüm kasaba bu olayla çalkalanıyordu. Halk ayaklanmıştı ve Eşref’in cansız bedenini görmek için sabırsızlanıyorlardı. Her yerde idam idam sesleri yükseliyordu.

    O vakte kadar tarlasından başka bir şeyle uğraşmayan, geçen yaz birlikte yaşadığı annesini de kaybettikten sonra iyice yalnızlığa ve içine gömülen, akşamları sadece tarlasında bulunan armut ağacından topladığı armutları yemek için ahşap evinin balkonunda gözüken Eşref’in, nasıl olurda böyle bir cinayeti işlediğine kimse akıl sır erdiremiyordu.

    Kasabada bir süredir aslında huzur bozulmuştu. Yeni kaymakam geldikten sonra rüşvet ve adam kayırmacılık ayyuka çıkmıştı. Lakin aklı başında kasabanın ileri gelenleri olan bitenlerden kaymakamı sorumlu tutsalarda, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü kaymakam hakkında birisi suçlamada bulunacak olsa hemen ağır vergi cezalarıyla karşılaşıyor, bazen ellerinden tarlaların alındığı dahi vaki oluyordu. Kasabalı gizli bir mukavele imzalamış gibiydi. Sanki her şey yolunda gidiyormuş gibi kimse ağzında baklayı ıslak tutamıyordu. Bu düzensizlik ve bozukluk bir nevi kasabanın yeni düzeni olmuştu ve bundan nemalananlar da vardı tabii ki.

    Eşref almış olduğu ağır darbeler sonucu ciddi bir travma yaşamıştı. Kasabanın dahiliye hekimine muayene olmuş, o da kendisinin bir müddet dinlenmesini ve üzerine çok gidilmemesini, birkaç hafta gözetim altında yatarak tedavi görmesi gerektiğini salık vermişti.

    Kasabalı buna dahi müsaade edilmesine anlam veremiyordu. İdam edilmesi gerek olan adam nasıl olurda tedavi görebilirdi. Onlara göre tez elden meydanda darağacına çekilmeliydi. Çekilmeliydi ki ibret olsundu yaptıkları herkese. İşte Tireli; haksızlığa karşı çok acımasız ve suçlunun derhal cezasını çektiğini göstermeliydi cümle âleme. Mecmuaların, gazetelerin manşetlerinden de verilmeliydi yaşananlar.

    Kaymakam Hilmi Bey bu yaşananlardan son derece rahatsız olmuştu. Kendisinin gelişinden sonra arkasından ileri geri münakaşalar yaşanması, bir takım dedikodular çıkması üzerine böylesine sevimsiz bir hadisenin cereyan etmesi kendisini sürekli düşüncelere müptela etmişti. Ona göre suçlu belliydi. Suçu sabitti. Derhal cezasını çekmeli ve bu olay, yeterince çalkalanan kasabalının gündeminden uzaklaşmalı tekrar bir an önce hayat normal seyrine dönmeliydi.

    Kasabada ahalinin ikisi bir araya gelse, bir türlü anlam veremedikleri cinayet mevzusu konuşuluyordu. İki haftadır kasabada herkes Eşref’le yatıp Eşref’le kalkıyorlardı. Hepsi zihinlerinde yargılıyor. Çoğu da ne kadar saf ve temiz olursa olsun bir an önce idam edilmesi yönünde kanaat belirtiyordu.

    Aradan geçen üç haftanın sonunda Eşref artık sağlığına kavuşmuştu. Kendisine sorulan suallere cevap verebilecek seviyede gelişme göstermişti. Kendisine ne zaman adam öldürmek ile ilgili sual sorulacak olsa her defasında hayretler içerisinde kalıyor ve hiçbir şey hatırlamadığını söylüyordu. Sonunda mahkeme heyeti kuruldu. Davacı yakınları ve savcı yerini almıştı. Bu kez mahkeme heyetinin, görgü tanıklarının ve avukatın huzurunda aynı soru ile karşı karşıya kalmıştı Eşref.

    - Neden öldürdün? Ne istiyordun zavallı adam ve karısından?

    Yine aynı ton ve metanetle cevabını bu kez biraz daha gür bir şekilde verdi Eşref.

    - Ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Kimseyi öldürmedim ben hakim bey.

    Verilen bu cevap mahkeme heyetini tatmin etmemişti. Çünkü tanıklar öyle söylemiyordu. Kasabanın ileri gelenlerden sarraf Ziya Bey ile kasabanın en büyük çiftliğinin sahibi Kemal Ağa olaya şahit olduklarını Memduh Ağa ile eşi Latife hanımı, belindeki tabancayı çıkartıp vuranı gözleriyle gördüklerini bunun ise Eşref’ten başka kimsenin olamayacağını söylüyorlardı. Mahkeme heyetinin ise çeşmenin başından gördüklerini söyledikleri mesafenin çok uzak olması ve akşam karanlığının çökmeye başladığı saatler olmasından ötürü biraz tereddüt etmesi üzerine tanıklara doğru,

    - “Bakın arkadaşlar burada bir hayat söz konusu, gördüğünüze gerçekten inanıyor ve bunun Eşref olduğuna kesin kanaat getiriyorsanız kararınızı verin, yoksa bir adamı işlemediği bir suçtan ötürü cezalandırmanın vebali altına sokmayın bizleri.”

    Şeklinde kısa bir hatırlatma da bulunması üzerine ikisi de ağız birliği etmişçesine aynı anda

    - “Siz bizi erkenden bunak yaptınız hakim bey. Bizim gördüğümüz kesinlikle Eşref idi “dediler.

    Bunun üzerine ağır ceza reisi yanlarında bulunan hâkimlerle kısa bir süre kendi aralarında konuştuktan sonra kararlarını açıklamak üzere, mahkeme salonunda yükselmekte olan gürültüyü bastırarak.

    - “Susun. Susun. Sessizlik. Davalı ve davacı vekilleri ile sanığın görüşleri alınmıştır. Tanıkların beyanları suçun yapılış olma biçimi göz önünde bulundurulduğunda davalı Ahmet oğlu Eşref KÖROĞLU’nun idam edilmesine mahkeme heyetimiz tarafından oybirliği ile karar verilmiştir. “

    Verilen bu karar üzerine Eşref derin iç çekti. Gözleri fal taşı gibi büyüdü. Tüm benliği derin bir hüzne gark oldu. Lakin her zaman kendisinde görülen metanetinin bu karar karşısında bile bozulmaması ahali içinde ikileşme göstermişti. Artık bazı kasabalılar Eşref’in suçu işlememiş olabileceğini söylemeye başlamıştı bile.

    Eşref’in almış olduğu bu ceza kasaba içinde adeta bir milat olmuştu. Köy kıraathanesinde toplanan kalabalık Eşref’i konuşuyordu.

    “Eşref kendi halinde, geçimli, kimseyle derdi olmayan bir gariban. “

    “Bu suçu işlemiş olamaz.”

    “Eşref melek gibi bir insandır neden bir adam öldürsün ki?”

    “O kurban gitti.”

    “Kendim kadar eminim Eşref değildir öldüren.”

    Benzeri konuşmalar önce köy kahvesinden sonra tüm şehirde konuşulmaya başladı.

    Halkın sindirilmiş ve korkutulmuş oldukları, düşüncelerini açıklayamaz oldukları halleri, adeta yırtılan bir kumaş parçası gibi, sökük patladıkça arkası geliyordu. Halk artık bildiğini söylemeye, doğruları haykırmaya, kendisine zorda, ağırda gelecek olsa gerçekleri söylemeye başlamıştı.

    Beklenen gün geldi çattı. Eşref'in idamı belediyenin ceza ve tevkif evinin avlusunda kurulan darağacında gerçekleştirilecekti. İdamı izlemek için büyük bir kalabalık toplanmıştı. Aslında daha fazla izlemek isteyen vardı ama cezaevinin müdürü daha fazlasına izin vermemişti. Eşref'e idam sehpasına çıkmadan önce son söyleyeceği var mı diye soruldu. Eşref kendinden emin ve son derece rahat bir tavırla,

    -"Ben suçsuzum" dedi.

    O anda tüm kalabalıkta herkesi şaşırtan bir şekilde,

    "Eşref suçsuzdur. Eşref suçsuzdur" nidaları yeri göğü inletecek bir şekilde çıkmaya başladı
    .
    O esnada idamı gerçekleştirmekten sorumlu cezaevi müdürü ile kaymakam göz göze geldi. Kaymakam gözleri ile müdüre;

    “Hadi bitirsene şu işi. Ne uzatıyorsun” manasında kaş göz işaretlerinde bulundu.

    Kaymakam bey başından beri bu işin uzatılmadan ve dedikodu oluşulmasına mahal verilmeden sonlandırılması kanaatindeydi.

    Cezaevi müdürü Hayati bey verilen kaş göz işaretini emir telakki ederek, hemen cellatın yanına ilişti ve kolundan sarsarak,

    -"Ne diye halka bakıp duruyorsun. Çıkartsana şunu sehpaya. Bitir hemen şu işi" deyiverdi.

    Bunun üzerine cellat Mümin, Eşrefi sehpaya çıkarttı. Kendisi de açıkçası biraz isteksiz gözüküyordu. Oysaki işini -az dahi olsa- büyük bir olgunlukla ve cesaretle yapmıştı şimdiye kadar Mümin. Ama bu sefer eli ve ayakları geri geri gidiyordu. İsteksizce de olsa Eşref'i sehpaya çıkardı, boynuna ilmeği uzattı. Müminin ilmeği geçirmesine gerek kalmadan, Eşref meşhum bir tavırla boynunu ilmeği kendisi geçirdi ve Mümin'e doğru,

    -"Hadi bitir vazifeni" dedi.

    İlmek boynundan geçtikten sonra Eşref başını göğe doğru kaldırdı ve kısık bir sesle,

    -"Allah'ım sen her şeyi şüphesiz eksiksiz gören ve işitensin" dedi ve o ana kadar bütün sakinliğini, metanetini koruyan Eşref'in boğazı düğümlendi ve bir çift gözyaşı usulca süzülüverdi yanaklarından. Orada bekleyen kalabalıkla göz göze gelen Eşref'in artık kendisi lehine atılan tezahüratları ve sevgi nidalarını duymuyor, sadece büyük bir kalabalığın hep birden haykırdığını sanıyordu. Son kez halkla bakıştı ve gözlerinde huzurla gidiyorum manasına gelebilecek tarzda tatlı bir tebessüm oluştu Eşref'in yüzünde. Adeta ölümü gülerek karşılıyordu. Eşref içinden o esnada başlamış olduğu kelime-i şahadeti bitirdikten sonra

    "Allah!” nidasıyla birlikte ayağının altından sehpa kayıverdi.

    Eşref'in ayağının atından sehpa çekilmesiyle avluyu kaplayan asırlık koca çınardan kuşlarını kanatlanıp gökyüzüne doğru çırpınması aynı anda oluvermişti.

    O esnaya kadar sürekli bir şekilde Eşref'i destekler mahiyette sloganlar atan kalabalık derin bir sessizliğe bürünmüştü. Sanki son anda birisinin çıkıp,

    "Durun! Durun! Eşref suçlu değildir. O cinayeti Eşref işlememiştir." diyeceğini bekliyorlar gibiydi. Böyle bir şey olmadı. Gündüz saatleri olmasına rağmen, bulutlar toplanmaya başlamış, adeta güneşi arkalarına gizlemiş ve ışık saçmasına müsaade etmiyor gibi bir görüntü vardı gökyüzünde.

    Kalabalıkta biriken öfke dinmek bilmiyordu. Şimdiye kadar her türlü zorbalık karşısında suskun kalan halk, artık birdenbire sanki kılık değiştirmiş gibi, içinde hiçbir şey saklamıyor ve her defasında doğru bildiklerini ne pahasına olursa olsun söylemekten vazgeçmiyordu.

    Evlerine ve işlerinin başına dönen vatandaşlar birbirleri arasında hep Eşref'i konuşur olmuşlardı. Neden Eşref aralarından gitti diye kafa yormaya, Eşref'in başına gelen durumun yarın bir gün kendilerine de gelip gelmeyeceğini düşünüyor ve bir çıkış yolu arıyorlardı. Artık zulüm ve korku perdesi yırtılmıştı.

    İlk önce bakkal Mehmet Efendinin araları bir süredir husumetli olan ve kendisinin de çıkarının olduğu tarla davasında Seyis Gazanfer'in, kaymakamlık çalışanı Sefer bey ile yaşadıkları tartışmada Gazanfer'in kendisini yalancı tanık olarak kullandığını itiraf etmesiyle başladı.

    Herkes doğru bildiklerini artık korkmadan açıklamaya başlamıştı. Çorap söküğü gibi devam ediyordu itiraflar. Zafer efendi Reşit beyi gammazlıyor, Reşit beyde olayda Ertan'ında mesuliyeti olduğunu söylüyor, Ertan kuyruğuna basılmış kedi gibi o da kendisine yapılan haksızlıkları açıklamaya başlıyordu. Bu acı itiraflar iki hafta boyunca sürdü. Bu itiraflardan en çok kasabanın ileri gelenleri ile kaymakam bey rahatsız olmuşa benziyordu. Sonrasında beklenmedik esrarengiz bir gelişme yaşandı.

    Kasabanın zenginlerinden olan cinayetin görgü tanıklarından olduğunu söyleyen, çiftlik sahibi Kemal Ağa, kasabada büyük bir çiftlik oluşturmak, burada yapacağı tahsilatla yurt dışına büyük ihracat yapma niyetindeydi. Bu işin ortakları da sarraf Ziya Bey ile kaymakam Hilmi Bey idi. Ama bu duruma engel olan bi kişi vardı. O kişide tarlasını satmak istemeyen Memduh ağadan başkası değildi. Ne yapıp ettiyseler Memduh ağayı fikrinden vazgeçirememişlerdi. Kasabada tüm hakimiyeti ellerinde tutan Kaymakam ile Ziya Bey ve Kemal Ağa kafa kafaya verip sinsi planlarını yapmışlardı. Memduh ağayı saf dışı bırakmak için plan hazırdı. Her gün aynı saatte evine giden Eşrefi yol üzerindeyken, bu aralar mahsülünü satamadığı için çok zor zamanlar geçiren 25 yaşlarında, son derece soğuk kanlı olan müflis tüccar Remzi’den 250 lira karşılığında Memduh Ağa ve Latife Hanımı öldürdükten sonra silahı olay yerinde bırakıp kimselere gözükmeden sıvışacak, gerisini oradan geçmekte olan, Eşref’in üzerine yıkarak kendileri halledeceklerdi. Ziya Bey ile Kemal Ağa tanık olarak, Eşref'in öldürdüğünü söyleyecek, zaten bir süredir kendileri ne derse koşulsuz itaat eden kasabalı bu konuda da hiç bir fikir beyan edemeyeceklerdi. Gelinen noktada kendisinin de büyük zarar görmesi nedeniyle iş ortaklığı bozulan Ziya Bey ile Kemal Ağa arasında bir süredir baş gösteren huzursuzluk ve çatırdamalar yerini herkesi şaşkına çevirecek olan itiraflara bırakmıştı. Merhamet sahibi olan Ziya Bey o ana kadar içinde saklamış olduğu sırrını daha fazla tutamadı ve vicdanın yenik düşerek olayı açığa vurdu.

    Ortaklar Kemal Ağa ile kaymakam Hulusi beyin cinayeti birlikte tasarladıklarını ve Eşref'in suçsuz olduğunu itiraf etti. Sonrasında derhal mahkeme kuruldu ve Kemal Ağa ile Hulusi Beyin suçlu olduklarına karar verdiler ve cinayeti tasarlamak ve azmettirmek suçundan ikisi de 20’şer yıl ağır ceza hapsine mahkum oldu. Gerçeklerin ortaya çıkmasında itirafçı olan Ziya Beyin suçunda indirime gidilmiş, olayın aydınlatılmasına sebep olduğu için 5 yıl hapis cezasına mahkum olmuştu. Giden can geri gelmiyordu ama Eşref'in ölümü bir çok düzensizliğin, haksızlık ve ahlaksızlığın son bulmasında kilit bir rol oynamıştı. Kaymakam ile Kemal Ağa kasabadan ayrıldıktan sonra kasabalı tekrar eski huzurlu günlerine dönmüştü. Kasaba eski sakin hayatına büründükten sonra, tüm Tireli kendilerini Eşref’e karşı mahcup hissetmeye başlamıştı. Eşref artık bir sembol haline gelmişti. Her sene ölüm yıldönümünde Eşref’i mezarı başında anmaya ve kendisini mertlik, dürüstlük ve korkusuzluğun adeta timsali gibi görmeye başlamışlar ve ‘Eşref gibi korkusuz ol’ deyimi dilden dile dolaşır olmuştu.

    (Not: Hikayede geçen yer ve kişiler bir kurgudan ibarettir. Gerçek hayatla hiçbir ilişkisi yoktur :)
    (Eleştirilerinizi bekliyorum :=)

    28 Temmuz 2018 00.25
    29 Temmuz 2018 05.50 (1. düzeltme)
    29 Temmuz 2018 19.40 (2. düzeltme)
  • "Atatürk bir gün bir rüya görmüş. Gördüğü rüyayı bana şöyle
    anlattı:
    'Büyük bir otelin salonunda Atatürk oturuyormuş. Ben de yanında imişim. Salonun köşesinde bir bilardo masası varmış. Masanın başında arkası kendisine dönük olan bir zat oturuyormuş. Tam bu sırada odanın kapısı açılmış ve iri yarı 30 kadar adam içeri
    girınişleı: Bunlardan biri, eline bilardo masasından bir ıstaka alarak masanın önünde oturan, Atatürk'ün teşhis edemediği zata om-
    zuna bütün kuvvetiyle indimıeye başlamış. Omzu vurulan zat ayağa kalkarak, kendini müdafaa etmekte ve 'Bana niye vuruyorsun '
    diye hiddetle haykımrakta iken ben bu meçhul mütecavize karşı ne
    yapmak lazım geleceğini Atatürk 'ten gözucu ile sormuşum. Atatürk
    ise 'Sakın kıpırdama ' manasına gelen bir işaretle sükut ve sükuna
    davet etmiş. Bu sırada eli ıstakalı adam, bize doğru yaklaşarak
    karşımızda tehditkar bir vaziyet almış. Bu sefer ben yine müdahale
    etmek istemişim. Ve aynı sessiz işaretle 'Ne yapalım ' diye sormuşum. Atatürk. bana tekrar 'Sus' işareti verdikten sonra o azılı herife dönerek 'Sen kimsin, ne istiyorsun ' diye sormuş. Fakat adam bu
    suale cevap vereceği yerde, cebinden bir tabanca çıkararak iki
    kurşun sıkmış. biri Atatürk 'e, öteki bana. Sonra bu adam bize,
    'kalkın dansedelim ' emrini vermiş. ikimiz de kalkıp O 'nun huzurunda dametmişiz '.
    "Bu karışık rüya Atatürk'ün yine buhranlı bir gece geçirdiğine delalet ediyordu. Kendisine;
    'Bu bir şey degil' dedim. 'Ben daha korkunç rüyalar görmüşümdür. Hele bir tanesini hiç unutmam. Müsaade ederseniz anlatayım'.
    'Anlat bakalım '
    'Efendim. beni bir gece rüyamda korkunç bir öküz kovalamıştı.
    Alabildigine kaçıyordum. Fakat öküz bana gitgide yaklaştı. Biraz
    sonra da bir yarın dibine yaklaştırarak boynuzları ile tartaklamaya başladı Bir yandan haykırıyordum. bir yandan da yatagımı kir­letmişim. Gözümü açtığım zaman her tarafım sırılsıklamdı '.
    "Ben daha rüyamı bitirmeden Atatürk gülmeye başladı. Bu,
    O'nun son gülüşü idi. O günden sonra tebessüm ettilini bile görmek kısmet olmadı ".
  • Seksenler Dizisi’nde görmüştüm, aile Arkası Yarın programını dinliyordu pür dikkat, radyo açık, kimseden ses çıkmıyor. Sonra tesadüfen, okumak isteyip de satın alamadığım, ya da okumayı yetiştiremediğim bir kaç kitabı arıyordum Youtube’ta. Sesli kitap dükkanı- radyo tiyatrosu diye tatlı bir kanal var, içerikleri çok güzel. Clavigo’yu da dün oradan dinledim yatmadan önce, sonra da biraz dönem-yazar-eser-dil araştırması yaptım. Ben sesli kitapları da yararlı buluyorum, elbette kitaba dokunmak, kendi iç sesinizle kitabı okumak bambaşka bir tat, ama sesli kitap ve radyo tiyatroları da önyargısız denenebilecek tatlar.