14. Hikaye Etkinliği Bütünleşmiş Hali
Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu

Ölüm.Tek kelime her harfinde adım yazıyor sanki.Penceremin dışında yaşam akarken içimde karanlık hüküm sürüyor.Savaşmak hayata tutunmak benim için zulüm sanki.Korkağım,biliyorum.Yaşamak ve savaşmak varken ben yenilmeyi seçiyorum.’’Seçimlerimiz bizi var eder ve ya yok eder.’’ Demişti Deniz bir keresinde Haklıydı belki de.Ben kendimi yavaş yavaş öldürmeyi seçmiştim.Üstüme ölü toprağı sermiş bekliyorum sessiz çığlıklarım eşliğinde.
Aklımdaki düşünceler birbirini kovalarken kapının açıldığını ve odaya birinin girdiğini bile duymamıştım.Ta ki sıcak elleri buz gibi ayaklarıma değene kadar.Gözlerimi usulca kapattım ve sıcak ellerin içime işlemesine izin verdim.Yalnızlığım Deniz’in gelişiyle son bulmuştu.Sadece oydu yanıma yaklaşabilen,kafamı karıştırabilen biraz da olsa yaşama umudu veren.Yaşadığım onca kötü gün,hastane odalarındaki bitmek bilmez tedaviler,içime akıttığım kanlı göz yaşlarıydı bu halimin mesulu..Beni sona götürecek anı beklerken yine de birine tutunma ihtiyacı duyuyordum.Adım Hayat’tı;ama ben adıma inat yaşamımın öyle ya da böyle sonlanmasını bekliyordum. Aniden bir kahkaha atma isteği uyandı içimde
‘’Ne oldu?’’ diye sordu Deniz.Gülümsedim.’’Hatırlıyor musun?Çocukken hayaller kurardık.Büyüdük ve hiç vazgeçmedik hayallerimizden.İsteklerimiz gerçek oldu.Mutluyduk’’
‘’Yine olabiliriz.Seni için için kemiren hastalıktan kurtulabilirsin.Bak dışarıya.Karanlığın içindeki ışıklar senin aydınlığın.Sadece yaşadığın o geceyi sürekli hatırlamaktan vazgeçmelisin.’’
O gece!Benliğimin sona erdiği kanlı rüyalarımın başladığı ve susmak bilmeyen çığlıklarla dolu günlerimin miladı.Kimseye anlatamadığım,arkamda ölümün gölgesiyle yaşamaya mahkum olduğum gerçeği, her ne kadar kendime gelmeye çalışsamda,en büyük engelim

Bir ben var benden epey uzaklaşmış, görüyorum onu bazen düşüncelerimin çıkmaz sokaklarında, bir aynada görür gibi. Çok tanıdık bir o kadar da yabancı... Elimi uzatsam değecek gibiyim ama aramızda bir engel var, bir bedende birleşip tek kişi olamıyoruz gibi.

İnsan kendine yabancılaştığında, kendi kendisinin bile kendisi olduğundan emin olmadığında, kendisinden geriye benim diyebileceği tek bir şey kalmadığında hala bir ben söz konusu olabilir mi? Şimdi siz bunları okurken ne saçmalıyor bu diyeceksiniz belki, benim gecelerce sigaramın dumanına yüklediğim taa ciğerlerimden kopup gelen suskun kalmış kelimelerimi siz hiç duymadınız ki!! Şimdi de kendimi yiyip bititiricesine aradığım cevapları saçma diyerek basitleştirip, önemsiz sıradan herhangi bir şey gibi umursamadan geçip gideceksiniz... Bilmiyor değilim. Neden anlatıyorum öyleyse değil mi? Bunun cevabını bilmiyorum. Belki... Belki unutursam bir gün dönüp hatırlatayım kendime diye canlı tutmaya çalışıyorum bu bana yabancı öfkeyi. Kalemin kağıda attığı her darbede, ruhum o geceye gidiyor sanki, tekrar tekrar yaşadığı o anda, zihninde döndürüp durduğu ezber edindiği o filmde yeni bir gidişat mümkün olabilirmiş gibi.

Hayat... Kimi zaman bir lunapark sevinci, kimi zaman zindan azabı. Adaşımdan benim payıma düşen sonsuz karanlık, aydınlığı bile yutan zifiri karanlıktan gözükmeyen, gözü bu karanlığa alışmış benim dışımda kimsenin göremediği, kabuk bağlayamayan yaralarımın günden güne derinleşmesi.

Bir Hayat vardı bir zamanlar, umut dolu, gelecek planları olan, yaşamaktan keyif alan... O “Hayat” su verilmesi unutulan bir çiçek gibi sarardı soldu günden güne. Bir gecede hayatı karardı.

Yaşamın başlangıcı nasıl ki suysa, hayatın başlangıcı da Deniz’di bana göre. Kendimi bildiğimden beri Deniz vardı hayatımda, bir peri masalı misali çocukluk aşkım, geçmişim bugünüm geleceğim... İlk aşkım...

Şehirden kaçma arzusuyla gidilen sessiz sakin bir göl evi, bir haftasonu kaçamağı. Kartpostallardakine benzer, bir ressamın elinden çıkmışa benzeyen manzara. Yanımda ıslıkla çaldığı neşeli bir şarkının, keyifli melodisi...

Alkolü mü fazla kaçırmıştık, yoksa ne zamandır adım adım ördüğü bir ağa mı kapılmıştım. Başta şefkatli, yumuşacık öpüşleri... Ensemde hissettiğim nefesi... Sıcak bir bahar akşamı, yıldızlar izleyicilerimiz... Dünyanın en güzel kokusu bu olsa gerek, dünyanın en mutlu insanı da ben olmalıyım o anda... Gittikçe ısrarcı bir hale gelen dokunuşlar, ben durmaya durdurmaya çalıştıkça sertleşen öpüşler... İçimden yükselen arzulu panik, ittirmeye çalışışım, yeterli olamayan kuvvetim, yüzümde patlayan tokat...

Kaçmak istedim, anlamlandıramadım... Onu kızdıracak bir şey mi yapmıştım?

“Dur!! Dur lütfen...” Gözlerim dolmuş. “ Bırak! Kendine gel!! Yapmaaa!! Yapma... “ histeri haline gelen ağlamalarım... Bağırıyorum sanırım, ama ormanın ortasındayız... Kimse yok! Hiç, hiç kimse yok!! Korkuyorum fakat artık kelimeler zihnimde görüntülenip, dilime ulaşamıyor. Ben debelendikçe tutuşu sertleşiyor, vuruyor... Ama o Deniz..!?? Hissettiğim çaresizlik genişleyip tüm evreni kaplıyor, bir mucize bekliyorum.. Mucizem içime dolan zorla sahip oluşunun ispatı buzz gibi ölüm soğukluğu...

Sonrası karanlık, bölük pörçük hatırlanan bir kaç alışkanlıktan kaynaklı davranış. Ne dedi, ne söyledi, ne söyleyebilirdi.. Dünya etrafımda sus pus olmuştu sanki bu utancı kaldıramayıp... Kan mı var üzerimde?

O geceden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı... Ben de öyle...
................

Deniz daha fazla okumaya dayanamayarak elinde tuttuğu günlüğü masanın üzerine bıraktı. Böyle naif bir bedenin içinde nasıl bir dünya vardı da bunca azap dolabilmişti içine.

Demek bundandı kendisini her görüşünde verdiği birbirini tutmayan tepkilerinin sebebi. Bazen çığlıklar atar, ağlar; bazen kahkahalarla gülerdi. Sırf adının adaşına yaptığı çağrışım yüzünden.

Sadece bir kaç ay olmuştu burada göreve başlayalı, Hayat’ın bakımından kendisi sorumluydu. Bir intihar girişimi sonucu getirilmişti buraya. Ağır depresyon geçiriyordu.

Hayat’ın daha önce yazdıklarını düşündü. İçine kapanma, ailesiyle ve çevresiyle olan ilişkilerinin bozulması... Bitmeyen kabuslar... Yaşadığı korkunç olaydan hiç kimseye bahsedememişti.

...Kasım /2017

“Çok utanıyorum, kendimi aciz, zavallo bir pislik gibi görüyorum. Olanları unutmaya çalıştıkça, sabah alarmı gibi en çarpıcı kesitler gözümün önüne geliyor. Gözlerim kan çanağı, ağlamaktan göz pınarlarım kurudu artık ağladığım zaman gözlerimden yaş yerine oluk oluk kan akıyor.”

Başka bir gün yazdığı sayfadan :

“Bu sabah anneme gece odamda birisinin olduğunu, nefes alışlarını duyduğumu, korkudan uyuyamadığımı söyledim. Sana öyle gelmiştir dedi.”

Bir başka sayfa :

“Dün gece odamda, ufak tefek bir adam vardı. Bana dokundu, elleri yapış yapıştı ayaklarıma dokundu elleri çok soğuktu, ıslak nefesini yüzümde hissetim, bacaklarımın arasına dokundu... istemiyorum dedim, zorladı. Çığlık atmaya başladım, ailem odama geldi. Babam ışığı yaktığında gözden kayboldu.”

Aile anlam verememişti Hayat’ın son zamanlardaki haline. Sonrası malum konu komşuya sorup soruşturulup bulunan “ iyi bir hoca” , cinleri kovmak için düzenlenen bir sürü sahte seanslar, dökülen paralar, yaptırılan değişik değişik şeyler... iyice bunalan, yıpranan Hayat da karşılığında bir gece herkes uyurken sessizce dolaptan jileti alıp evin bahçesine koşmuş, her iki bileğine kandan birer bilezik takarak, yağmurdan ıslanmış toprağın üzerine atıvermiş kendini.

İşte şimdi buradaydılar. Bu hastane odasında hayatın garip bir tesadüfü olarak bir araya gelmişlerdi.

Deniz... Hayat’ın son günlerde dilinden düşürmediği isim. Çocukluktan beri tanıdığını, aşık olduğunu iddia ettiği, ailesininse tanımadığı aslında hiç var olmamış adaşı Deniz.

Deniz sehpanın üzerine uzanarak hastanın dosyasında yazan teşhise tekrar göz attı:

DESORGANİZE ŞİZOFRENİ

Çok konuşmuyor Hayat. Sorumlu olduğum bütün hastalar gibi. Fazlasıyla huzursuz. Alışamadı buraya. Alışamayacak da! Alışılacak bir yer değil çünkü burası. Bu yüzden durmak istemiyor bu odanın içinde. Her defasında gitmek istediğini, odadan çıkarken onu da beraberimde götürmemi istiyor konuşmaya başladığında. Nereye olursa... Yeterki bu odanın dışına, hiç olmazsa kapının ardına, mümkünse dünyanın sonuna... Politik cevaplar veriyorum. Hastaların habersiz olduğu diplomasiye sadık kalarak. O bir hasta diğerleri gibi ve ben de bir hasta bakıcıyım. Görevimi yapmalıyım. Adımı bilmesi bir tesadüf. Beni sevdiği adam sanması soğuk bir şaka. Ne yazıkki ben espri kaldıracak bir durumda değilim. Hayat, Tanrıyı arıyor içine düştüğü kör kuyuda. Hayat, Mesihi bekliyor kendisini boşluktan çekip kurtarması için. Ve ben ne Tanrı ne de Mesihim! Ben...

***

Dışarıda en az benim kadar kafası karışık bir gökyüzü var. Anlık değişiyor havanın durumu ruhumla paralel. Normal değil mevsimler. Yaz, yaz gibi değil. Kış da öyle... Ben mi? Hiç sanmıyorum... Uzun zamandır farkındayım. Kar, yağmur, güneş, gözyaşı. Sırası doğru. Ama normal değil zamanın akışı. Herşey çok hızlı. Ve ben yine yoruldum yaşamaktan. Yetişemiyorum peşinden. Sol bileğime bakıyorum. O yağmurlu geceden kalan en derin jilet izine. Utanmıyorum bileklerimdem. Hatta gurur duyuyorum sağ elimle. Pişman mıyım? Asla. Sol elimi uzun süre kullanamayacağımı bilmeme rağmen. Belki de hiç bir zaman kullanamayacağım. Biliyorum. Sinirlerimi kesip attığımın farkındayım. Önemli değil. Ben o gece sol bileğimden değil kendimden vazgeçmiştim. Mukadderat!


Şimdi iğnelerle sakinleştiriyorlar bedenimin tamamını. Haplarla uyuşturuyorlar beynimin büyük bir kısmını. Düşünebilsem bile pratiğe dökemeyeyim diye...

Neden ve nasıl? Nasıl olurda bu kadar aciz bir insana dönüşebilirim. Bu ben miyim? "Ölüm", "Acı" denilen o bedbaht kelimelerin esiri mi bu beden? Yoksa bunu bu hale getiren şeytan mı mı? Ah şeytan bile benden,zihnimden,beynimden daha güçlü artık. Utanıyorum kendimden. Utanıyorum acizliğimden." Zihin maddeden güçlüdür " demişti televizyonda bir adam. E öyleyse niye uygulayamıyorum bunu? Söyle bana tanrım. Niye verdiğin bu zihinle oyunlar oynarsın? Sen misin ipleri elinde tutan? Şeytan mı? Ben mi?

İnce bir çizginin üzerinde yürüyorum şimdi. Hayat ve ölüm arasında bir yolculuk, sonu belirsiz..
Puslu bir ilkbahar sabahına gidiyorum. Karlı bir geceye, yağmurlu sokaklara..
Hayır!
Yürümüyorum. Mevsimler geçmiyor, bir adım dahi atamıyorum. Bağlıyorlar kollarımı, o ipi dahi kesemiyorum.
Kulağıma, şöminede kalan son kıvılcımların sesi doluyor. Sırtımdan gelen soğuk, üstümde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor. İğreniyorum ondan gelen kokudan, bedeninden, bedenimden..
Geçmiyor!
O geceden sonra saatlerce banyoda yıkanan bedenimden o iğrenç koku çıkmıyor!
Bedenime, ruhuma, saf duygularıma surülen bu iğrenç lekeyi ne su, ne de zaman geçirebiliyor. Ve ben, ne kadar ilerledim zannedersem zannedeyim, kendimi o soğuk yerde, o sıcak bedenin altında buluyorum..

***

Yağmur bu genç kıza yapılanların cezasını vermek istercesine şiddetle yağıyor, ara ara çakan şimşekler onun iki dudağının arkasında kalan feryatları dile getiriyordu sanki.
Ve ben, saatlerce yağmuru dinlediğim bu uzun gecenin sonunda, uyutulduğu kabustan uyanan Hayat'ın başında aldım soluğu.
"Kötü, çok kötü kokuyor." diye fısıldadı sakinleştiriciyle birlikte kesilen ağlama nöbetinin ardından.
"Kötü kokan ne?" demek istedim. Kelimeler dilime dolaştı, kapalı dudaklarımın ardından çıkmak için çırpındı ve sonunda boğazımda tıkandı. Yutkundum.
Alnında biriken terleri usulca sildikten sonra gidip camı açtım ve tekrar onun başucuna geldim. Gözleri sıkı sıkı kapalıydı ama henüz uyumadığını biliyordum. "Toprak kokusunu duyuyor musun?" diye fısıldadım. "O dünyadaki en güzel kokudur. Duymaya çalış."
Kısa bir an sonra gözleri aralandı. Boş bakışlarını yüzümde gezdirdikten sonra pencereye döndü.
"O çok kötü kokuyor. O.. Her yerde. Nefesini hissediyorum. Sıcak.. İçki kokuyor nefesi. Sonra.. Sonra.. Soğuk. Her yer çok soğuk. O sıcak.. Kötü kokuyor."
Sağ eli yatağı sıkıca kavramıştı. Ben sakinleşticinin dozunu arttırmayı düşünüyorken, eli yatağı bıraktı ve derin bakışları bana döndü:
"Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?"
Yüzüme hafif bir tebessüm yayıldı, "Elbette." diye fısıldadım. Dudağının sol tarafı hafifçe kıvrıldı ve yüzünde silik bir tebessüm dolaştı. Sonra kanına iyice karışan sakinleştirici, onu uykunun kollarına aldı.

***

Beyaz..
Önüm, arkam, sağım, solum..
Baktığım her yer beyaz..
Ruhuma çöken karanlık ve bedenime sinen koku, bu saf beyaza direnemiyor, çöküyor bir kenara.
Yürüyorum..
Bilinmeze götürüyor adımlarım ve..
Ve birden karanlık. Yüreğimi saran o acı, burnuma dolan koku, bedenimdeki kir..
Yürüyorum tekrar o ince çizgide, bilinmeze..
Hayır!
Yürümüyorum. Yerdeyim. Kulağıma kıvılcım sesleri doluyor. Boynumda o iğrenç nefesi var. Sırtımdan gelen soğuk, üzerimde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor.
Ve.. Ve.. Koku yok..
O iğrenç kokuyu duymuyorum.
Bu.. Bu toprak kokusu..

*

Aniden açıyorum gözlerimi. Pencere açık, odaya tatlı bir serinlik doluyor. Ve..
Ve her yer toprak kokuyor..
Aylar sonra ilk defa, ağlamadan uyanıyorum..

Gözlerimi açtığımda karşımda onu görüyorum. Deniz... Burnuma dolan toprak kokusu giderek artıyor. Yanıma yaklaşıyor yavaş yavaş. Düşünüyorum, toprak bir süredir en hasret olduğum, ulaşmak istediğim tek şeydi aslında. O an bir kıvılcım attı beynimde ve hissettim. Sahi hissetmek, bu kelime uzun zamandır benim için acı çekmek anlamına geliyordu. Ama şimdi, kafamda milyonlarca yıla karşılık gelen o süreden sonra ilk defa farklı bir anlam yüklemiştim bu kelimeye. Hissetmek: Farkında olmak, fark etmek. Toprağın altındayken toprak kokusu alamazdım ve ben toprağa değil, kokusuna hasrettim. Siyah bir perde çekiliyor sanki gözlerimin önünden. Bugün gün daha parlak.
Bugün, uzun zaman sonra ilk kez hissedebildim acı çekmeden ve burnuma dolan toprak kokusunu içime çektim bir kez daha büyük bir keyifle, lise yıllarında içtiğim o kaçak sigaralar gibi. Deniz, bugün her zamankinden daha çok toprak kokuyordu. Evet, Deniz şu an bana yaklaşıyordu. Deniz toprak kokuyordu tıpkı çocukluğumuzun güzel, masum günleri gibi. Tekrar kokusunu içime çektim ve şu an ilk aşkımla bu klinikte değil, ilk aşık olduğumuz yerde, hafif bir yağmur sonrası o kırmızı evin bahçesinde olmak istedim. Kırmızıdan ne kadar nefret ettiğimi fark ettim. Bileklerime baktım ve beynimi uyuşturan beyaz duvarlara. Belki de sebebi buydu nefretimin ama biliyordum, bileklerimde kırmızı rengi görmeye katlanamazdım bir daha. Çünkü şu an toprak kokusu benim için kırmızıdan çok uzaktı. Hemen yanımdaydı ve giderek yaklaşıyordu. Göz kapaklarımı açıp, gözlerime ışık tuttu. Bundan rahatsız oldum ama belli etmedim. Burada kalacaksa hep bunu yapmasına izin verebilirdim. Arkasını dönüp gitti. Sanırım beni hatırlamıyordu. Derin bir nefes aldım.
....

Odadan çıktım. Vücudu iyileşmişti artık, ruhunun da iyileşmeye başladığını hissedebiliyordum. Beni ilk aşkının yerine koyuvermişti bir anda kendi yaralarını sarmak için. Onun masum olduğu bir dünya yaratmıştı kendi kafasında, belki de masum olduğu günlere dönmüştü, toprak oynayıp duruyordu günlüğüne yazdığı sayfalarda. Yazıyordu, bizim bir tiyatro gibi düşüncelerini izlediğimizi bilmeden. Kendi iyileştirmek için ona en çok zarar vermiş şeyi seçmişti ve sanırım başarıyordu.
Bugün kabussuz, çığlıklar atmadan uyanmıştı ilk kez. Gözlerinde garip bir pırıltı vardı. Bunun bir çeşit delilik pırıltısı olmadığını seziyordum. Aldığı derin nefesleri düşündüm sonra. Sanki uzun süre suda kalmış ve bir hayat öpücüğü almış gibiydi. Onun adına sevinmiştim. Odasından bir ses geldi.

Küçük kiremit desenli şömineye doğru ayaklarını uzatmış hareketsiz duruyordu adeta.
Bir an sendeledi Ve odadan gelen sese doğru hareket etti. Afsunlanan gözleri heyecanla parladı. Gelen mis kokulu toprakti .Özlemle beklediği bu kokudan yıllar yılı uzak kalmayı hazmedememisti.
Tüm ruhu saran bu özgürlük aşısı annenin dünya tatlısı şirin, pak mis kokulu evladı gibiydi .
Duyumlara pek aldırış etmezdi ama bu farklıydı .Gözlerden ırak tepelerde hep yalnız kalmak istiyordu. Toprağın rüzgarla dost olduğunu işitmişti .
Her defasında onu hissetmek için can atar hatta kendi kendine konuşurdu
Ne söylediği pek anlaşılmaz gizemli bir lisandı sanki
Sorguladığı endişe duyduğu ruhunu zedeledigini zannettiği hayatın, taze nefesini ardında hissediyordu .
Bir arayış içindeydi .Özgürlüğün simgesi olduğuna inandığı onun peşinden gitmeliydi .Bir an duraksadi.
Parmaklikla çevrili mahzenden geçerek aşağı indi. Hafif ama bir o kadar da esrarengiz uğultu beynini tırmalıyordu. Umursamadi bile Ona başkasının sahip olmasına engel olmalıydı.
Çünkü o hayatının tek enerjisi bütün insanlığın umuduydu.
Emin adımlarla ona doğru ilerledi, bir anlık dikkatsizlik herşeyi altüst edebilirdi
İnsanlığın umutlarının yok olmasına neden olabilirdi
Mavinin ve beyazın buluştuğu noktada umudun gölgesinde bana gülümsüyordu...

Işık hüzmesine doğru ilerledi etrafı örümcek ağlarıyla kaplanmış kapıyı zorlayarak araladı buraya gelmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki neyle karşılaşacağını pek kestirememenin verdiği bir ürkeklikle yavaşça kapıdan içeri girdi.Burası hala eskisi gibiydi büyüleyici güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.Dünyada kimsenin görmediği, karşılaşmadığı kutsal kitaplarda bahsedilen el değmemiş cennet bahçesinden bir köşeydi.Burada sevdalanmıştı toprağa ve başlamıştı kâbusları.Ama artık acılarıyla yüzleşmeliydi ve hayata kök salmalıydı.Büyüleyici bir kokuyla mest oldu zihni geçmişe doğru bir yolculuğa çıktı evet aynı koku zaten bir yerde okumuştu kokular anıları tetikliyormuş.Anılar birden zihnine doluştu.Geçirdiği yılları o kadar kısa sürede tekrar yaşadı ki naif bedeni acıyla yere çöktü artık buna bir son vermeliydi. Göğsünden çıkardığı zehir şişesini cennetten kovulmamıza sebep olan ağacın köküne derin bir nefes vererek boşalttı ne kadar kötülük varsa bu ağaçtan yayılan, hepsini yok etmek adına.Artık bu ağaçtan üstüne sinen, halisünasyonlar görmesine , kendisine şizofreni teşhisi konmasına sebep olan zehri yok etmisti. Sonra ay ışığı vuran nehre doğru yürüdü artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dedi ve kendini serin sulara teslim etti.Su değil miydi tüm kirleri paklayan?

* * *
Pencereden gelen kuş cıvıltılarıyla gözlerini açtı Hayat, mutfaktan gelen gülüşmeler çatal bıçak sesleriyle karışıyordu.

24 Saat once…
Odadan gelen sesle birlikte tum vucudum uyanmisti, hizla kapiya kosup actim. Hayat, onu bir kac dakika evvel biraktigim sekilde yataginda oturur vaziyetteydi. Odadan cikmadan sirtindaki yastigi duzeltmis, ayaklarina battaniyesini ortmustum. Ancak az evvelki isil isil yanan gozlerde korku ve dehset ifadesi vardi. Beni gorunce biraz rahatlar gibi oldu. Iceri girdim. Ayagimin altinda citirdayan cam kiriklariklarini hissedince gozlerim Hayat’tan yerdeki kiriklara kaydi. Muhtemelen ben odadan ciktiktan sonra kirilmis olmaliydi. Ardindan istemsizce gozlerim yatagin bas ucundaki komodinin uzerindeki sus sisesine takildi. Yanindaki bardak yoktu. Kiriklara aldirmadan kapiyi kapattim ve gen kadinin yanina yurudum.
“Bir sey mi oldu Hayat?” Kafasini salladi.
“O mu geldi?” Yeniden kafasini salladi. Gorunen o ki kabuslarinin bas kahramanindan hala kurulamamisti. Ben cikinca arkamdan onun girdigini hayal etmis olmaliydi ve kendini korumak icin de ona bas ucundaki bardagi firlatmisti. Yere sabitlenmis gozlerinden suzulen damlalari gorebiliyordum. Ona kimsenin gelemeyecegini, hastanede ve guvende oldugunu soylemek istedim. Ancak ben bir hasta bakiciydim ve boyle durumlarda hastanin kafasini daha da karistirabilecek seylerden kacinmam gerekiyordu. Dogruca gidip doktoruna, Dogan Bey’e haber vermeliydim ancak icimde bir turlu susturamadigim bir ses de ona ancak benim yardimci olabilecegimi soyluyordu. Kirgin ve yarali bir kadini, yine kendi kadar kirgin ve yarali bir kadindan daha iyi kim anlayabilirdi ki?
Gidip yanina, yatagin kosesine oturdum. Ellerini ellerime alip sikica kavradim. Optum. “Korkma hayat, hepsi gececek. Bana guveniyor musun?” Kafasini ilk kez yerden kaldirip bana bakti. Ela gozlerindeki korku yavas yavas silinmeye baslamisti. “Evet” diye yanitladi. Gulumsedim. O da gulumsedi. Aramizdaki bag ne bir hastabakici hasta iliskisiydi, ne arkadaslikti, ne de iki kadinin dayanismasindan ibaretti. Cok daha fazlasiydi. Onu seviyordum.
Hizlica yerden cam kiriklarini temizleyip ona yeni bir bardak getirdim. Ardindan durumu bildirmek icin Doktor Dogan beyin odasina gittim. Kapi acikti, iceri girdim. Doktor bey kirkli yaslarinda, oldukca basarili bir psikiyatrdi. Ama daha da onemlisi cok iyi bir insandi. Onunla konusurken, diger doktorlarda oldugum gibi bir saygisizlik yapmamak icin kendimi zorlamazdim. Oldugum gibi olabilirdim, ki bu da ona daha cok saygi duymami saglardi. Beni gorunce gulumsedi. Iceri cagirdi. Kisaca hal hatir sorma faslindan sonra (ki digger doktorlarin aksine Dogan Bey asla bunu atlamazdi) tam Hayat’in durumuna ve az evvelki gelismelerden bahsedecektim ki telefon caldi. Kisa bir konusmaydi. “Beni mi?” Sessizlik… “Neden peki?” Daha uzun bir sessizlik… “Hasta gizliliginden bahsetmedin mi?” Bir sessizlik daha… “Tamam gonder bakalim.” Telefonu kapatip bana dondu, “Acil degilse daha sonra konusalim mi? Davetsiz misafirlerimiz var.” Kim geldigini ve ne istediklerini anlamamistim ama Doktor Bey’in caninin sikildigi belliydi.
Kapidan cikarken, iki polisle karsilastim esikte. Kenara cekilip gecmeleri icin yol verdim. Adam kendini tanitti. “Merhaba Doktor bey, ben Komiser Ugur, arkadasim da memur Neslihan hanim. Bizi Kabul ettiginiz icin tesekkurler.”
“Fazla bir secenek birakmadiniz. Buyrun.” Doktor bey polislere oturmalari icin koltuklari gosterdi. Basimla hafifce selam verip disari ciktim. Ancak merak etmistim konuyu ve kapiyi aralik birakip hemen yanindaki hasta bekleme koltuguna oturdum. Disardan bakan biri doktoru bekledigimi dusunebilirdi ve yalan da sayilmazdi. Ve bu esnada birazcik merakimi tatmin etmek de hic de fena olmazdi. Kafami duvara yaslayip gozlerimi kapattim. Tum dikkatimle iceriyi dinlemeye basladim.
“Size nasil yardimci olabilirim Komiser bey?” Komiser gulumsedi.
“Hemen konuya girmek istiyorsunuz, bunu sevdim. Nitekim bizim de fazla vaktimiz yok.” Bunu soylerken ekip arkadasi Neslihan hanima bakti. “Hastalarinizdan Hayat Aksak ile ilgili butun kayitlara ihtiyacim var. Ayrica bizzat kendisini de sorgulamak durumundayim. Doktor beyin yuzu ciddilesti.
“Her ne kadar size yardimci olmak istesem de, sizin de pekala bildiginiz uzere ne yazik ki hasta bilgi gizliligi sebebiyle herhangi bir sey paylasmam mumkun degil. Ote yanan Hayat Aksak’in intihar girisimi uzerinden 2 yildan fazla zaman gecti. Buraya sevk edilmeden evvel, hastahanede tibbi mudahale gerceklestigi esnada polise haber verildi ve gerekli sorusturmanin, hastanin buraya sevkinden once yurutuldugunu ve tamamlandigini dusunuyorum. Dolayisiyla iki olaydan iki yil sonra hastamizla ilgili gorusme isteginizin sebebini ogrenebilir miyim?” Komiser Ugur koltugunda rahatsizlikla kipirdandi.
“Sizin de pek ala bildiginiz uzere sorusturma kapsaminda bilgi vermem pek mumkun degil.”
“O halde konusacak bir seyimiz kalmiyor Ugur bey. Buraya kadar bosuna zahmet etmissiniz. Ilgilenmem gereken hastalar var.”
“Yardimci olmanizi umut ediyorum Doktor bey. Cunku burada bulunmamizin amaci 2 yil evvel kapanmis bir olayi yeniden acmak degil, gectigimiz Pazartesi gerceklesmis baska bir intihar vakasini cozmektir.”
“Anlayamiyorum. Intihar dediniz. Neyi cozmeye calisiyorsunuz?”
“Bakin Doktor bey, Pazartesi gerceklesmis intihar vakasi, 2 yil evvel gerceklesmis Hayat Aksak’in vakasi ile bire bir benzerlik gosteriyor.” Bunun uzerine Ugur cantasindan bir kac fotograf cikartip masaya dizmeye basladi. Ilk fotografta kucuk kiremit desenli bir somine vardi. Sominenin uzerinde kirilmis bardaklar ve siseler duruyordu. Ikinci fotograf bir mahzenin parmakliklariydi. Kapinin kilidi kirilmisti, iceri zorla girilmisti. Kapinin etrafindaki, bir miktar bozulmus olsa da hala yogun sekilde duran orumcel aglarina dikkat etti. Ucuncu fotograf ise yemyesil bir bahcedendi. Bahcenin ortasinda koskocaman, yemyesil bir agac vardi. Agacin altinda ise sirtini duvara yaslamis genc bir kadin gorunuyordu. Uykuda gibi huzurlu ve sakindi yuzu, gozleri kapaliydi. Ancak iki yanina salinmis kollarindan ve bileklerinden akan kanin etrafinda kucuk bir gol olusturmustu. Yemyesil cimenlerin uzerindeki kirmizi lekeler buyuleyici bir zitlik olusturmustu. Doktor bey saskinlikla gozlerini fotograflardan kaldirip komisere bakti. Burasinin Hayat’in intihar girisiminde bulundugu, ve iki yildir surekli olarak kabuslarinda gordugu yer oldugunu cok iyi biliyordu. Bir Komiser Ugur’a bir neslihaan hanima kayan gozlerinde saskinlik okunuyordu.
Komiser Ugur konustu.
“Tek benzerlik bunlarla da sinirli degil, ancak gercekten size soyleyebileceklerimin cok daha fazlasini soyledim ve daha fazla detaya girmem mumkun degil Doktor bey. Tek bir vaka intihar olabilir, ancak birebir ikincisi de varsa, bu intihar degil, cinayettir. Hayat Aksak da, intihar girisimi sebebiyle sorgulandi. Ancak su an anliyoruz ki kendisi bir cinayet girisiminden sag kurtulmus bir kurban. Ve daha da onemlisi karsimizdakinin seri katil olma ihtimali yuksek, dolayisiyla hastanizin can guvenligini korumak adina bu aksam ekip arkadaslarim onu guvenlikli bir yere transfer edecekler. Ancak bu surecte sizin de hastanin hakkindaki tum kayitlari vermenizi umut ediyorum. Savciliktan bir kayit isterseniz de o da burada.” Cantasindan bir belge cikartip masaya birakti. Ancak gordugu fotograflardan sonra Doktor Dogan kararini vermisti.
“Karari gostermenize gerek yok Ugur Bey, en kisa zamanda belgeleri teslim edecegiz. Ayrica hastanin nakli icin de hemen hastabakicina bilgi verecegim. Ancak benim de sizden bir ricam olacak. Hastanin psikolojisi hala kotu. Sorusturma suresince, yani hasta yeniden buraya donene kadar yaninda onun guvendigi ve tanidigi birinin olmasi hem sizin hem de onun icin onemli olacaktir. Bu sebeple, hastahane yonetimi ile gorusup, hastabakicisi Deniz hanimin da gecici bir sure o bahsettiginiz yuksek guvenlikli yerde gorevlendirilmesini isteyecegim.”
Komiser kafasinda hesap yapti, “Uzgunum ancak bahsedilen yer oldukca gizli, ve gizli kalmasi gerekiyor. Sorusturma ile baglantisi olmayan birini goturmemiz mumkun degil.”
“O halde benim de bir doktor olarak hastamin sagligini riske atmam mumkun degil” Komiser derin bir nefes alarak kafasini salladi.
“Simdi de siz bana fazla bir secenek birakmiyorsunuz doktor bey. Peki o halde, dediginiz gibi olsun.”

Doktor Doğan Bey’in Komiser Uğur ile aralarında geçen konuşmadan bana hiç bahsetmemesi şaşırtıcıydı. Sonuçta Hayat’ın hastabakıcısı bendim. Akşam polisler Hayat’ı almaya geldiklerinde onunla birlikte gidecek olan kişi de bendim. Evet, odada gerçekleşen o konuşmayı dinlemiştim. Komiser Uğur’un bahsettiği soruşturma dosyasına ve Doğan Bey ile aralarında geçen tartışmaya birebir şahit olmuştum. Aslında her şeyden haberim vardı; ama Doğan Bey neden böyle bir bilgiyi benden saklama ihtiyacı hissetmişti bilemiyorum. Belki de her şeyin doğal bir şekilde ilerlemesini istiyordu.

Akşama doğru Komiser Uğur ile ekip arkadaşı Neslihan Hanım geldiklerinde durumdan ilk defa haberdar olmuş gibi davranarak Hayat ile konuşmaya gittim. İlk duyduğunda anlamsız gözlerle bana baktı ve ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Onu ikna etmem gerekiyordu:

“Daha bugün bana güvendiğini söylememiş miydin Hayat? Güven bana. Sana hiçbir zarar gelmeyecek. Buna izin vermem.”

Yine sustu; ama bana güvendiğini gözlerinden anladım. Sanki olacakları önceden hissetmiş gibi derin bir sessizliğin içerisine girmişti. Ekip arabasına binerken de karakola girerken de hiç sesini çıkarmadı. Tek yaptığı sıkıca koluma sarılmaktı…

Karakoldaki 20 dakikalık gergin bekleyişimiz aniden çalan telefon sesiyle bozuldu. “Tamam Savcı’m, hemen çıkıp olay mahalline intikal ediyoruz. Evet evet geldiler. Hayır hiçbir şey söylemedi. Yalnız bir de yanında hastabakıcısı var. Tamam hemen çıkıyoruz efendim.”

Telefonun kapatılmasıyla yeniden ekip arabasına bindik ve bir göl evinin yanına geldik. Eski püskü bir göl eviydi bu. Bakımsız olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Önünde de yemyeşil bahçenin tam ortasında tek başına duran bir ağaç vardı. Manzara bir ressam elinden çıkmış gibiydi.

O an dönüp Hayat’a baktığımda terlemiş olduğunu ve gözlerini kapatmış bir şekilde ellerini sımsıkı sıktığını gördüm. “İyi misin Hayat? İstersen seni geri götürebilirim?” dedim. Kapatmış olduğu gözlerini açtı ve “Hayır. Hazırım ben,” dedi.

Daha sonra elinde kalın kırmızı bir dosya ile Savcı olduğunu anladığım 20'li yaşlarının ortalarında olan biri geldi. Gençti. İdealist birine benziyordu ve kararlıydı. Zaten bizim buralara tecrübeli birilerini göndermezler ki diye isyan ettim içimden...

Savcı bir yandan dosyayı incelerken bir yandan da Hayat’ı gözlemliyordu. Dosyayı incelemesi bittikten sonra Hayat’ın yanına geldi ve dosya hakkında bilgiler vermeye başladı. Uzun uzun anlattı. Bir an hiç bitmeyecekmiş gibi bir izlenime kapıldım. Hayat, Savcı’nın söylediklerinin tamamını gözlerini kapayarak dinledi. Tek yaptığı, sağ eliyle sol bileğindeki jilet izini yoklamaktı. Sonra Savcı beni yanına çağırdı ve yumuşak bir ses tonuyla Hayat’ın yardımına ihtiyacı olduğunu, tüm soruşturmanın Hayat’ın vereceği bilgiler doğrultusunda temellendirileceğini söyleyerek elime Doktor Doğan Bey’in odasında ortaya çıkan fotoğrafları tutuşturdu. Daha sonra sanki Hayat’ı ürkütmekten korkmuşçasına yavaşça yanımızdan ayrıldı ve beni Hayat ile baş başa bıraktı.

Çok zor bir durumdaydı Hayat. Dişlerini sıkmıştı. Sara nöbeti geçirir gibi titriyordu. Onunla konuşmaya başladım. Ben konuştukça sakinlemeye, gözlerini aralamaya başladı. Ağlamaktan kıpkırmızı olan gözlerinin tam ortasında muhteşem bir çift ela göz belirdi. Sanki fırtınadan sonra beliren güneş gibiydi gözleri…

Hayat bir süre bekledi. Sonra fotoğrafları elimden aldı ve yavaşça hareket etmeye başladı. Savcı da ben de polisler de Hayat’ın peşinden ilerlemeye başladık. Hayat, göl evine doğru ağır adımlarla yürüyordu. Kapıyı açtı ve içeriye girdi. Biz de peşinden girdik. Kararlı adımlarla kiremit rengindeki şöminenin yanına gitti. Elindeki fotoğraflar arasından bir tanesini seçip şöminenin üzerine koydu ve “Şömine,” dedi. Şöminenin üzerinde kırılmış bardaklar ve cam şişe duruyordu…

Savcı büyük bir dikkatle Hayat’ı arkasından takip etmeye devam ediyordu. Elindeki kalemi ile hızlı hızlı notlar alıyordu. Bir süre sonra Hayat, şöminenin yanından uzaklaştı ve evin en karanlık ve ücra odasına girdi. Perdelerden birini sert bir şekilde açtı ve karşımıza demir parmaklıklı bir kapı çıktı. Kapının kilidi kırıktı. Elindeki ikinci fotoğrafı yere koydu ve “Mahzen,” dedi. Anlaşılan bizim göl evi olarak gördüğümüz bu ev çok eski zamanlardan kalma bir mahzendi…

Savcı sonunu kestiremeden notlarını almaya devam ediyordu. Hayat yeniden hareket ettiğinde hepimiz soluksuzca onu izlemeyi sürdürdük. Bu kez merdivenlerden yukarı çıkarak ikinci kata çıktı ve burada bulunan kirli bir yatağı gösterdi. Elindeki fotoğraflardan üçüncüsünü seçerek yatağın üzerine koydu. Bu esnada gözlerini yeniden kapatmıştı. O yatağa bakmaya dayanamadığı anlamak hiç de güç değildi… Zorla ağzından çıkardığı kelime bu kez “Tecavüz”dü. O an sessiz bir çığlık atıldı. Öyle güçlü bir çığlıktı ki bu duymak isteyenlerin kulağını sağır edecek cinstendi. Herkes birbirine bakıyor ve olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Bir an kafamı sağa çevirdim ve duvarda yazan bir yazı dikkatimi çekti. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder.”

Ama Hayat’ın anlatacakları bitmemişti. Tekrar hareket etti ve merdivenleri usul usul inmeye başladı. Kapıdan çıktı. Bu kez bahçenin ortasında tek başına duran ağaca doğru yürümeye başladı. Arada bir tökezliyordu ama yürümesine devam ediyordu. Ağacın yanına geldiğinde bir an duraksadı. Sonra sırtını ağaca yaslayarak oturdu. Elindeki son fotoğrafı yanına koydu ve kollarını iki yanına salarak gözlerini kapattı. O an Hayat hiç görmediğim kadar huzurluydu. Uzun zamandır hasret olduğu sakin bir uykuya dalmış gibiydi. Derin derin nefes alıyordu. Burnuma gelen koku kesif bir toprak kokusuydu…

Herkes Hayat’ın ağzından çıkacak son kelimeyi merakla bekliyordu. Savcı, gençliğinin vermiş olduğu heyecan ile adeta yerinde duramıyordu. Hayat ise çok sakindi. Dışarıdan gören biri onun uykuya daldığını bile zannedebilirdi. Ne kadar süre öylece bekledik bilmiyorum. Sonra Hayat sakin ama kararlı bir ses tonuyla “İntihar” dedi…

Hava iyice kararmaya başlamıştı. Her şey yerine oturuyordu. Hayat'ın ağzından çıkan her kelimede Savcı onaylar ve anlar bir şekilde kafasını sallıyordu. Gerçek ortaya çıkmaya başlamıştı; fakat bir eksik vardı bu hikayede. Hem de en önemli eksik: Fail…

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve ...

...sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

"............."

*****

Kırklı yaşlarındaki kibar görünümlü bir adam ile otuzlarının henüz başındaki uzun boylu, yakışıklı bir adam lüks bir restoranda hiç konuşmadan yemek yiyorlardı. Masayı kaplayan gergin sessizliği kibar görünümlü adam bozdu:

-Onun, ölmesini istemediğini zannediyordum.

Diğer adam umursamadan yemeğini yemeye devam etti. Bunun üzerine adam tekrar konuştu.

-Göl evine gittiklerinde senin adını hatırlayacak. Polisler bu defa peşine düşecekler.

-Bütün malvarlığımı hesabına aktardım, Doktor. Yarın yeni bir hayatın olacak. Vakit geldi.

Diyerek ceketinin cebinden çıkardığı uçak biletini Doktor Doğan’a uzattı, diğer adam. Doktor, bilete göz gezdirdikten sonra, bileti cebine koydu ve konuştu:

-Bunu neden yaptığımı hiç düşündün mü?

-Neyi?

-Başarılı bir kariyerim var. Bu hayatı seviyorum. Ama senin aptal oyunların yüzünden, bu hayatı terk edip gidiyorum şimdi.

-Çünkü sana bu hayatı babam verdi. Babama olan borcunu ödüyorsun.

Kibar görünümlü adam, küçümser bir bakışla karşısındaki adama baktı ve kahkaha attı. Sonra birden kahkasını kesip sert bir yüz ifadesini takındı:

-Bütün her şeyi senin için yaptım. Ben senin abin sayılırım, anlıyor musun beni? Tüm her şeyi kardeşim için yaptım. Borcumu çoktan ödedim ben zaten. Ve şimdi sen bunca emeği ziyan edeceksin. Sana bir şey olmasını istemiyorum kardeşim. Hadi sen de benimle gel.

Doktor Doğan da bunları beyhude söylediğinin farkındaydı. Karşısındaki adam, kararlı bir şekilde masanın üzerindeki eski ciltli ajandayı Doktor Doğan’a uzattı:

-Hatırlıyor musun bunu, babam almıştı.

-Evet, intihar etmesinden kısa bir süre önce.

Adamın gözleri birden kederle kaplandı. İçinden, babasının o sabah yanından ayrılmadan önce söylediği o cümleyi tekrarladı: “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Sonra kendine gelip pürüzlü bir sesle konuştu:

-Bunu o hasta bakıcıya ver. Ajandanın arasındaki not kâğıdını da Hayat’a ver. Başka kimsenin görmediğinden emin ol.

-Peki Hayat’a o ilaçtan vereyim mi gittiğimde?

-Hayır, yeterince kâbus gördü. Yanıma geldiğinde tüm acıları son bulacak artık.

Dedikten sonra ayağa kalktılar. Son bir kez sarıldıktan sonra oradan ayrıldılar.

*****

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

‘‘Hakan’’

Savcı ve ben göz göze geldik. Aynı şeyi düşünüyor olmalıydık. Hakan her kimse fail o olmalıydı. Şaşkınlıkla, ağlayan Hayat’ın yanına gitmeyi ancak akıl edebildim. Yere düşmüş olan Hayat’a sarıldım ve onu sakinleştirmeye çalıştım. Diğerleri de yanımıza geldiler, onu konuşturmak istiyorlardı fakat Hayat konuşacak durumda değildi. Onlara beklemelerini söyledim, yaptığım el hareketiyle. Bir süre o şekilde durduktan sonra Hayat uyuya kaldı. Onu uyandırmadan güvenlikli eve gittik. Onu yatağına yatırdık. Pencereden dışarıyı izleyerek düşünmeye başladım. Doktorun odasındaki konuşmalara kulak kabartmadan öncesine kadar Hayat’ın, evinin bahçesinde intihar girişiminde bulunduğunu zannediyordum. Ama şimdi olaylar öyle bir karışmıştı ki. Yorgunluğun etkisiyle ben de kısa bir süre sonra uyudum.

Pencereden gelen kuş cıvıltıları eşliğinde gözlerimi açtım. İlk işim Hayat’ın odasına gitmek oldu. Hayat hala uyuyordu. Yavaşça kapıyı çekip çıktım. Gece Neslihan Hanım bizimle kalmıştı. Ona baktım fakat burada değildi. O sırada kapının kilidi açıldı. Komiser Uğur, Neslihan Hanım ve Doktor Doğan Bey gelmişlerdi. Doktor Doğan beyi gördüğüme sevindim. Gülümseyerek yanıma yaklaştı. Her zamanki kibarlığından ödün vermeyerek halimi hatrımı sordu. Hep beraber içeriye geçtik. Neşeli bir muhabbete başladık. Sohbet esnasında Doğan Bey, o an unuttuğu bir şeyi hatırlayarak:

-Deniz Hanım, ben gelirken Hayat’ın ilaçlarından bir tanesini yanımda getirmeyi unutmuşum. Sizin de hastanede halletmeniz gereken birkaç işiniz vardı, bu geçici bir süre ayrılmanızla ilgili, rica etsem odamdan Hayat’ın ilacını getirebilir misiniz?

Dedi ve odasının anahtarını bana uzattı. Hayat’ı bırakıp gitmek istemiyordum ama birazcık da tüm bu olaylardan bir süre kaçıp gitmek isteği vardı içimde. Komiser Uğur:

-İsterseniz biz halledebiliriz Doğan Bey

Derken araya girdim:

-Yok, benim de hastanede unuttuğum birkaç bir şey vardı, gidip gelsem iyi olacak.

Evden ayrılmadan evvel Hayat’ın odasına bir kez daha baktım, hala uyuyordu. Nasıl yıprandıysa artık kızcağız. ‘‘Az kaldı Hayat. Sana tüm bu acıları çektirenler cezasını çekecek’’ dedim içimden. Polis memurları beni hastaneye bıraktılar. Doğan Bey’in odasına girdim. Masanın üzerinde eski, ciltli bir ajanda vardı. Daha önce hiç görmemiştim bunu. Ona dokunmamın etik olmadığını bilmeme rağmen merakıma yenik düşüp ajandayı açtım. Güzel bir el yazısıyla yazılmıştı fakat bu yazı doktorun yazısı değildi. Bir sayfa daha çevirmemle şok olmam bir oldu. ‘‘Hayat’ın Hikâyesi’’ başlığı atılmıştı. Yazılanları okumaya başladım:

“Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Her seçimimizde, bir başka seçimdeki bizi yok ederiz. Eğer onu seçseydik yaşayacaklarımızı, hiç yaşayamadan sona erdiririz. Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.

O gün yine kendime uygun bir av aramak için dışarı çıktım. Sokaklar rezil insanlarla kaplı. Herkes etrafındakilere ihanet etmek için fırsat kolluyorlar. Bu yazıyı okuyan sen, sen de polisleri aramayarak Hayat’a ihanet ediyorsun. Ama onun ihanetini merak ediyorsun biliyorum. Meraklı birisin. Geçen gün, odanın girişinden içeriyi nasıl dinlediğini gördüm. Tabi bu hikayeyi sana anlatmamın nedeni bu değil. Neden anlattığımı sen de biliyorsun. Hadi öyleyse merakını gidereyim.

Biraz dolaştıktan sonra bir restorana girdim. Masalara göz gezdirdiğimde bir çift gördüm. Onu ve erkek arkadaşını. Hakanı. Herkesin gözünde gördüğüm ihanet Hayat’ın gözlerinde yoktu. Ona ihanet ettiremezdim hiçbir şekilde. O anda onunla göz göze geldik. Ela gözlerinde daha önce hiç sezemediğim bir şey vardı. Kararımı vermiştim. Yeni avımın adı Hayat Aksak’tı.

Buraları hızlı geçiyorum. Sonuç olarak imkânsızı başardım. Hayat’ı kendime âşık etmiştim. Artık avı parçalamanın vakti gelmişti. Hayat, Hakan’ı çok fazla kırmamaya çalışarak onunla ayrılmak istediğini söyledi. Ayrıldılar. Hakan dağıldı. Onlar çocukluk aşkıydılar birbirlerinin. Anladım ki Hakan’ın Hayat’a olan sevgisiymiş Hayat’ı ihanetten koruyan kalkan. Ama beni engelleyemedi. Masum bir sevginin de kaybedebileceğini öğrendim o gün. Hayat, seçimiyle onunla çocukken kurduğu hayalleri ve o hayallerindeki kendisini yok etmişti. Planımı değiştirdim. Bu kez iki kurbanım vardı. Hayat ve Hakan. Önceki cinayetlerimin aksine bu kez daha önce yapmadığım bir şeyi yapmaya karar verdim. Hakan’ı gölde boğarak öldürdüm. Daha önce hiç erkek öldürmemiştim. Herkes bunun intihar olduğunu zannetti. Hayat da öyle. Hakan’ın intiharından sonra benle görüşmek istemedi. İçine kapandı. Bir şekilde onu ikna edip göl evime getirdim. Bana kızgındı, kendisine kızgındı. Ama hangi duygu var ki aşka boyun eğmeyecek?

Kiremit rengi şöminenin kenarına oturduk. Cam şişeden içki doldurdum bardağına. O gece onunla geçirdiğimiz en güzel geceydi. Hakan’ın ölümünden sonra ilk kez o gece gülümseyerek baktı bana. Bu son gülümseyişi olacaktı. Başının ağrıdığını söylediği bir vakit sonra. Hava almak için bahçeye çıkmayı teklif ettim. Elinden tutup bahçeye çıktım. Biraz kendine gelir gibi olmuştu. Bahçedeki ağaca yaslanarak oturdu. Ben de yanına oturdum. Bana dönerek:

-Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?

Dedi. Soğuk Bir ifadeyle ‘’hayır’’ diye yanıtladım.

-Ama sen toprak kokuyorsun, seni gördüğüm ilk günden beri. Sanki yağmur yağmış üstüne de yeşerememişsin, çıplak kalmışsın gibi.

Afallamıştım. İçimde yeşermeyi bekleyen tohumlar can bulmuştu sanki. Onun gözyaşlarıymış meğer ruhumun cansuyu. Ensesine nefesimle dokundum. Saçlarını kokladım. Ela gözlerini öptüm. Kulaklarına güzel şairden birkaç mısra mırıldandım:

‘‘Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki geçen hafta.
Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.’’


Omzumda uyuyup kalmıştı. Ona içimden türküler söyledim, rüyasında dinlesin diye. Bu kez ava giderken avlanmıştım. Vazgeçmiştim. Onunla birlikte, bir şiirde tutsak kalabilirdim. Hâlbuki aşk derdik, başka ne olsundu hayatın mazereti? Demezdik dilimizin ucuna gelen her ne ise. Yahut solgun bir gül olurduk dokununca. Bütün kitapları yakardık. Sevda üstüne ne söylemişlerse yalanlardık. O sırada babam geldi göl kıyısından. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Dedi. ‘‘Git baba burdan’’ dedim gitmedi. ‘‘Bu kez ihanet etmemeyi seçiyorum, git baba ne olur git’’ dedim gitmedi. O gün, beni yalnız bırakarak giden babam, bana ihanet eden babam, bugün yine bana ihanet ederek gitmiyordu. Ama o babamdı benim. Yapamazdım. Vazgeçemezdim. Babama ihanet edemezdim. O zaten büyük bir ihanete uğramıştı. Hiddetle kalktım. Hayat sarsıntıyla uyandı. Ona bağırdım:

‘‘Hainsin sen! Hakan’a ihanet etin. Hakan senin yüzünden denize attı kendini. Öldü senin yüzünden’’ dedim.

‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başladı. Bağırmaya devam ettim:

‘‘Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Sen ihanet etmeyi seçtin. Seni seven insanlara ihanet ettin. Sen de herkes gibisin. Ne zaman sizi seven biri size arkasını dönse ona ihanet edersiniz siz alçak insanlar!’’

Korkmuştu, söylediklerimin tesiriyle ağlamaya başladı. Birkaç saatliğine unutturduğum pişmanlığını ona tekrar hatırlatmıştım. Kaldırdım onu eve doğru sürükledim. Şöminenin oradan geçerken bardaklar kırıldı. Ayağı çizilmişti. Onu mahzene götürdüm. Ellerini bıraktım. Bu mahzen benim kalbimin içiydi. Onun cılız ışığının kalbimin içinde, karanlık kalbimin içinde sönmesini bekledim. Sönmedi. Vurdum ona, bağırdım:

‘‘Sönsene, neden sönmüyorsun?’’

‘‘Deniz’’ diye sayıklamaya devam ediyordu. Kaldırdım onu ikinci kata çıkardım. Yatağın üstüne fırlattım. Yüzü yatağa dönük şekilde ağlıyordu. ‘‘Deniz’’diye sayıklamaya devam ediyordu. Üzerine çıktım. Ensesine yaklaştım.

‘‘Dur! Dur lütfen…’’ diye yalvarmaya başladı. ‘‘Bırak! Kendine gel! Yapmaaa! Yapma…’’ dedi. Yaptım. Ona tecavüz ettim, daha öncekilere yaptığım gibi. Ona ihanet ettim, daha öncekilere ettiğim gibi.

Onu tutup dışarı sürükledim. Ağlıyordu. Yine ‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başlamıştı. Fırlattım onu ağaca doğru. Cebimden jilet çıkardım. Uzattım ona.

Babam yanıma geldi, omzuma dokundu. Şairin en güzel şiirini okumaya başladı yüksek sesle:

‘‘Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca…
Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz…’’


Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.''

Yazılanlar burada bitiyordu, bir kaç saniye hareketsiz kaldım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Demek gerçekten Deniz diye birisi vardı ve Hakan'ı öldürmüştü, büyük bir ihtimalle bu son intihar da onun eseriydi. Peki Doğan Bey'in ne alakası vardı bütün bu olanlarla? Hemen Uğur Komiserin cep telefonunu aradım, cevap yoktu. Neslihan Hanım'dan da ses çıkmadı. Hayat oralarda bir yerde bu iğrenç herifle, adaşımla tek başınaydı ve benim elimden hiç bir şey gelmiyordu.

Panik atak başlamıştı her zaman olduğu gibi. Anlamsızca etrafa bakıyordum. Nereye gidecektim, ne yapacaktım. Masanın üstünü dağıttım. Çekmeceleri çıkarttım, işe yarar hiç bir şey yoktu. Sağ taraftaki dolaba yöneldim. Kilitliydi. Zorladım. Sora da yumruk, tekme, tüm gücümle uğraştım. Dolap devrildi, kilit kırıldı.

Hasta dosyaları, bir kaç tane şiir kitabı- Ülkü Tamer'i duymamıştım hiç- epey bir de Sadık Hidayet kitabı vardı. Okumuştum zamanında Kör Baykuşu, ama bu kadar farkı nüshasının basıldığının farkında değildim. Dosyaları inceledim. Hayatın dosyasını buldum ama içi boştu. Almış olmalı pis herif. Bir insanı tanıdığını sanırsın, sonra bakmışsın bambaşka birisiymiş. Alttaki isimsiz dosyanın arasında bir fotoğraf gördüm. Açtım, benim resmimdi Hayat'la birlikte. Ne olduğunu anlayamadım, sinirden herhalde tüm kağıtlar havada uçuştu. Bulabildiğim kağıtlara baktım yerde, Hayatla olan görüşmelerimiz, benim iş dışında gittiğim yerler, arkadaşlarımla buluşmalarım. Hiçbir anlam veremiyordum, beni niye izliyordu bu Doktor. Dolaptaki dosyaları hızla karıştırdım, Deniz Derekap diye bir isim dikkatimi çekti, tam dosyaya uzanırken arkamdan ince bir erkek sesi duydum. Ben arkamı dönemeden boynuma şırıngayı saplarken “Görüyorum ki geç kalmışım” diyordu kim olduğunu tahmin ettiğim adam.

******
Hala anlayabilmiş değilim nasıl bu kadar hızlı gelişebildiğini? Oysa hiç bitmeyecek gibiydi her şey. Yeni hayatımı hayal edip heyecanlanıyordum, Hayat'la kuracağımız. Çeşitli kelime oyunları yapıyordum hatta o yavaş yavaş iyileşirken. “Hayat Deniz'de başlar” gibi çocukça şeyler. O akşamdan sonra, polisler geldikten sonra ama, sanki freni patlamış kamyon gibi hızlandı her şey ve ben ... ben elimde kanlı bir makas, ağacın dibinde. Hayat da yanımda, kahkahalarla gülüyor... Onun elinde jilet, üstü başı kan içinde. Anlamıyorum ama, histeri krizi mi geçiriyor, gerçek mi kahkahaları. Sevdiğim kadın değil bu, başka biri. Hatırlamaya çalışıyorum olan biteni. Bir şeyler canlanıyor hayal meyal.

*****
Yataktayım göl evinde, uyuşturulmuş, ağır ağır doğruluyorum. Kimse yok odada, bulanık görüyorum her yeri. Bağlanmışım yatağa, fazla sıkı değil gerçi. Kaçamayacağımdan emin herhalde Deniz. Deniz herhalde bağlayan beni, o iğneyi sokan da, görmesem de yüzünü anlıyorum. Bir nefret var içimde tüm hücrelerimde hissettiğim sevdiğim kadına yaptıklarını düşündükçe. Elim kan içinde, bir şey mi yaptı acaba pislik? Birden akıma geliyor yere düşmeden önce cebime atmayı başardığım o makas. Birkaç denemeden sonra uzanabiliyorum cebime, kurtuluyorum bağlarımdan. Yavaşça sevgilimin hayatının karardığı bu yatağı terk ederek aşağıya iniyorum. Dışarıdan sesler geliyor, anlamıyorum ama. Şöminenin önünde çıplak ayağıma camlar batıyor. Acımıyor ama canım, acıyı unutmuşum, sadece nefret var aklımda. Sadece intikamını almak istiyorum Hayat'ın.

*****

Hayat'a bakıyorum yanımdaki, şimdi ağlıyor, biraz önceki kırmızı gözleri şimdi her zamanki elalığında. Hayat diyorum, ağlama sevgilim diyorum. Yanındayım diyorum, bitti diyorum. Biliyorum beni anlıyor, biliyorum beni seviyor, biliyorum gözlerinden. İleride bir karartı, yerde yatan bir adam kırmızılar içinde. Kırmızıyı sevmiyorum ben, Hayat gibi. Ağlıyor hala, bilekleri kıpkırmızı. Hayat, bir tanem, güzel olacak her şey, bitecek birazdan, yarın sabah beraber uyanacağız kuş sesleriyle. Düşünemiyorum hiç bir şeyi, yerde yatan adama bakıyorum ve canlanıyor bir şeyler tekrar.

*****

Kapıyı açıyorum, uzakta ağacın dibinde Hayat var, yaşıyor hala. Hayatta. Bırakamam ben Hayat'ı, ne olursa olsun. Başında arkası dönük bir adam var, Deniz herhalde, biraz önceki nefret tamamen ele geçiriyor vücudumu. Gözlerim yağmur gibi kapkara, ayağımı sürüyerek yaklaşıyorum ağaca doğru. İlk önce Hayat'ın sesini duyuyorum, ağlıyor “Deniz” diye. Geliyorum her şeyim, kurtaracağım seni. Adam o kadar emin ki kendisinden, fark etmiyor bile beni. O ince sesiyle;

“ Git artık, istediğini yaptım. Sayende sevdiğim kadını da yok ettim, iki seneden sonra. Artık ödedim kefaretimi, rahat bırak beni” diye bağırıyor

Sonra kalın bir ses” Sen seçimini yaptın” diyor “senin seçimin bendim, vazgeçemezsin benden. Ölümden vazgeçemezsin, sen benle var olacaksın hep. Doktor da gitti artık, sadece ikimiz olacağız”

Sonra ağlayan Hayat'a dönüp o şiirlerden birini okumaya başlıyor yine:
“Soğuk bir tül örtüyorlar yüzümüze,
Sanki ölmek için beyaz bir uykusuzluk;
Belki utanmasak bizi bırakacaklar,
Terliyoruz, tırnaklarımdan damlıyor kan”

Kan kelimesiyle birlikte geliyorum artık Deniz'in yanına. Nefesimi hisseden, dönüyor arkasını.

*****

Sustu Hayat artık, sadece huzurlu gözlerle bakıyor bana, iliklerime kadar hissediyorum artık o toprak kokusunu. Hayatın kokusu bu ya da ölümün. Eline uzanıyorum, başıyla bir şey gösteriyor bana, konuşmuyor. Bakıyorum, hayatın defteri, o kırmızı defter. Alıyorum, kanlanmış sayfalar, yeni bir şeyle yazılmış en sona, okumuyorum;

“ Denizime, eski ve yeni- ilk ve son aşkıma. Biliyorum, ikiniz de aynısınız. Doktorun yanında ilk gördüğüm zaman tanımıştım seni. Deniz'imi, Deniz'lerimi. O jileti attığın gün biliyordum beni öyle bırakmayacağını. Hakan'ı anlattığında, başka çaren olmadığın farkındaydım, doğru olanı yaptığının. Hakan da ihanet etmişti, diğer herkes gibi. Böyle olması gerekiyor demiştin. Öyle olması gerekiyordu. Kurtulmak zorundaydın babandan. Bırakmamıştı seni gittiğinden beri, ilk ihanet eden oydu, babandı oysa sen değildin. İnandırmaya çalıştım seni ama olmadı. Kurtulmalıydık babandan. İlk girişimden sonra, evde de sol bileğimi o yüzden feda ettim, senin için sadece, senin için her şeyi yaparım ben Deniz. Ve anladım daha hastaneye geldiğimde, birken iki olmuştu Denizlerim. Benim için yeni bir Deniz yaratmıştı aşkım, her zaman beraberdim sizle. Özlüyordum seni, ama yeni Deniz'e de alışmaya başlamıştım. Rüyalarımı anlattım ona, toprak kokusundan bahsettim, küçük iğrenç adamı, tecavüzü, hepsini söyledim. Sonrasını değil tabi. İyileştiriyordu, yavaş yavaş kurtarıyordu beni. Ve kurtardıkça bağlanıyordu daha fazla, her kurtarıcının kurtardığına bağlandığı gibi. Özlüyordum seni, ara sıra görsen de renk vermiyordun hiç. Senin için her şeyi yaparım biliyorsun ama sensiz olmak bitiriyordu beni. Deniz'e bağlandım ben de. Sen tek aşkımdın her zaman ama. Zihin maddeden güçlü derdin, sabret derdin, ama benim zihnim kalmamıştı artık- Deniz'im vardı. Deniz'lerim vardı. Notun elime ulaşınca, ilk tanıştığımız günü hatırladım. Hani Hakan gidince karşıma oturmuştun ya. Tanımıyordum tabi seni. Yaşlı gelmiştin bana bir de, tam kalkacakken şu ünlü lafını söylemiştin. “ Seçimlerimiz bizi var eder ya da yok eder, benimle var olmak mı istersin , yoksa sonsuza kadar yok olmak mı?” Normalde polis çağırmam gereken bu cümle nedense etkilemişti beni ve kalmıştım yanında. Ben seni seçtim Deniz. Var ya da yok olmam bir şey değiştirmez seninle olayım yeter. Seni seviyorum Deniz, bunu okuyorsan bil bunu lütfen, hep seninle olacağım, her yerde. “

*****

Arkasını dönerken Deniz bağırıyorum tüm gücümle ve makası karnına saplıyorum. Deniz, ama Deniz değil... yani farklı birisi değil. Yüzü değişik ama karşımdaki şahıs o zamanında hastanedeki akıl hocam, en saygı duyduğum doktor Doktor Doğan Bey. Benim yüzümdeki nefret yavaş yavaş yerini şaşkınlığa bırakırken, onda bir mutluluk, sadece toprakla özdeşleştirebileceğim bir huzur var. “Deniz” diyor o her zamanki babacan tavrıyla. “ Tam zamanında”

*****

Bakıyorum gözümde yaşlarla yanımdaki o savunmasız, korunmaya muhtaç , temiz yavrucağa, sevdiğim kadına, hayatıma bakıyorum yavaş yavaş kendimden geçerken. Gülümsüyor bana, tutuyor ellerimi. Ela gözleri huzurlu, gözleri kapanırken “Seni seviyorum Deniz” diyor. Ben cevap vermiyorum, bilmiyorum hiç bir şeyi. Sadece ağlıyorum. Kapanıyor benim de gözlerim, susuyor her şey.

BİR YIL SONRA – BİLİNMEYEN BİR ODA:

Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu.

Pataanii, bir alıntı ekledi.
25 Mar 20:03 · Kitabı okudu · İnceledi

Ve hayat, hiç bitmeyeceğini sandığımız bir çift kelimeydi: Arkası yarın!

Gözağrısı, Gökhan Özcan (Sayfa 28)Gözağrısı, Gökhan Özcan (Sayfa 28)
Esther. Sema, Pan'ı inceledi.
 23 Mar 19:35 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Merhaba Sevgili Dostlar ;
Bu kitabın incelemesine başlamadan önce belirtmem gereken şu ki karakter isimlerine ve konuya çok değinmeden yüzeysel de olsa eserden bahsetme ihtimalim var. Bu riski göze alınız.
Bu inceleme midir, saçmalık mıdır ya da başka bir şey midir bilemiyorum. Siz ne ad verirseniz artık. Başlayalım öyleyse:

" Sonunda hayalini kurduğum o uzak diyarlarda yapayalnızım. Bir kulübedeyim. Arkası ormana bakan, ön tarafın az ilerisi de denize bakmakta olan bu minik kulübede... Huzurlu ve yalnızım.
Arasa da kimse bulamaz beni burada. Burası beni kendime getirir diye umuyorum aslında. Küçücük olan bu kasabada ihtiyacım olan yiyecekler için merkeze indim. Bir şeyler alıp birkaç insanla tanışıp kulübeme döndüm. Eşyalarımı yerleştirmeye devam ettim. Tam o anda kitaplığın arkasında bir boşluk olduğunu farkettim. Boşluğa elimi atınca elime bir defter geldi. Çok eskiydi bu defter. Kapağını açtım. Sayfanın başında ' Teğmen Thomas Glah'ın Notları ' yazmaktaydı. Merak ettim devamını ve oturdum, okumaya başladım.
Bunlar bir iç sesleriydi. Bir adamın haykırışları, kimi zaman düştüğü gafletler, yaptığı hatalar, normal gündelik yaşamı, avcılık deneyimleri... Sonra kadınlarla olan ilişkileri en çok da Eva... Yalnız bununla kalmıyor. Sonunda büyük bir güçle aşk duyduğu Edvarda... Bu kadına olan öfkesi, bu aşkın onda bıraktığı izler ve daha nice şeyler. Bu kulübeye bu kasabaya veda edişindeki acı dolu olaylar... Peki ya sonrası? Sonunda ne oldu bu adama diye sormaktan alıkoyamadım kendimi. Geç olmuş uyumam gerekiyordu. Üstelik de yorgundum. Yarın ilk işim bunu araştırmak olacaktı. Huzurlu bir şekilde gözlerimi kapatıp uykuya daldım.

Sabah oldu ve kasabanın merkezine gittim. Birkaç kişi ile görüştükten sonra soylu Edvarda'nın adresini öğrendim ve yola koyuldum. Evine ulaşarak zile bastım. Kapıyı hizmetçisi açmıştı. Salona aldı beni. Yanıma defteri de almıştım. Bir süre sonra salona girdi. Yaşlı bir kadın duruyordu karşımda. Yüzü solgun, saçları bembeyaz bir kadın. İlk önce kendimi tanıttım, gelme sebebimi anlatarak defteri uzattım. Oldukça şaşırmış gözüküyordu. Belli ki defterden haberi yoktu. Oturduk karşılıklı ve defteri okumaya başladı. Yazılanlar onu oldukça etkilemiş olsa ki ağlamaya başlamıştı. Defteri okumayı bitirdikten sonra bir müddet düşüncelere daldı. Sonrasında bana kendi bildiklerini anlattı ve kendince olayları aktardı. Oldukça şaşırmıştım bende duyduklarıma. Çünkü yazılanlar Teğmenin gözündendi. Oysa şimdi yaşlı kadın da kendince farklı anlatmıştı. Daha sonra bana başka minik bir defter uzattı. Bu da Teğmenin son günlerinde yanında bulunan avcıya ait notlardı. Bunları da okudum ve oldukça etkiledi beni bu hikaye. Acı ve kaçınılmaz sona böylelikle şahit olmuş oldum. Merak ettiğim tek bir şey vardı ve sorumu yönelttim: Pişman olup olmadığını sordum. Verdiği cevaba hak verdim : Evlendim, evlatlarım ve torunlarım oldu benim. Bundan sonra nasıl pişman olunur ki?
Müsaade isteyerek ve defterleri ona bırakarak Glah'ın kulübesine döndüm.
İnsan kendi hayat ve gerçekliklerinden kaçarken, başka birilerinin hayat ve gerçekliklerinin içinde bulabiliyormuş kendini..."

Ve sona geldik. Bu eser akıcı ve kısa kısa bölümlerden oluşurken, böyle de bir yolculuğa çıkardı beni. Aşk denilirse aşk hikayesi, gurur denilirse gurur, hırs denilirse de hırs romanı olabilir. Hepsini barındırıyor.
Keyifli okumalarınız olsun.

NOT: Yazmış olduğum kısım kitaptan alıntı değildir. Karakter isimleri ve birkaç şey dışında bana aittir

Oğuzhan Afacan, bir alıntı ekledi.
11 Mar 00:36 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Abdülhamit'in Enver Paşa'ya Nasihatleri
Veliaht Yusuf İzzettin Efendi, Enver Paşa’nın damat olmasına sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Abdülhamit burada durmuş, Enver Paşa’nın yüzüne bakmış, onun dikkatle kendisini dinlediğini görünce sözüne devam etmişti.

“Oğlum Enver, otuz üç sene saltanat sürdüm, padişahlığım süresince bireyin özgürlüğüne, kişiliğine daima saygılı oldum. Fakat herkesin gönlünce bir özgürlüğü, gelişigüzel bir serbestliği de hiçbir zaman hoş görmedim. Hele basında çok geçerli olan açık saçık resim ve yazılara, sinsi düşüncelerin egemen olmasına asla izin vermedim. Milli değerlerimizin bozulmasına da taraftar olmadım. Avrupalıların uygarlığına daima saygı duydum. Fakat Hristiyanlığı hiçbir zaman Müslümanlığa yeğlemedim ve üstün tarafını da görmedim. Başkalarını gelişigüzel taklit etmekten hoşlanmam. Ustalık bu uygarlığı kendi bünyemize uydurabilmektir. Ben de bu uygarlığın iyi yönlerini sarayıma getirdim. Yıldız’da cuma ve pazartesi geceleri temsiller, konserler verilmesini emretmiştim. Batının sanatçılarını bizzat sarayda hem izledim, hem de müziklerini dinledim. Bu toplantılara haremi, sultanları, damatları, hatta haremağalarımla kalfalarımı dahi davet ettim. Ben de güldüm, onlar da güldüler; ben de dinledim, onlar da dinlediler, izlediler, neşelendiler veya hüzünlendiler. Amacım saray, halka örnek olsun, batının gelişmesi yukarıdan aşağıya ülkeye kontrollü girsin diyeydi. Dileğim Rumeli ve Anadolu halkının sosyal hayatının gelişmesini sağlamaktı.

Padişah olarak bu ülkenin tarihinde ilk Vekiller Meclisi’ni ben açtırdım. Fakat milletvekillerinin yeter derecede olgunlaşmamış olduğunu görünce, aynı Meclis’i ben kapattırdım. Bilir misin ki Meclis-i Mebusan’ın verdiği savaş ilanı kararı bize neye mal oldu?

Bu Rus savaşı yüzünden tüm Balkanlar’ı, Rumeli’yi kaybettik. Bu kararı hiç beğenmedim. Fakat önleyemedim. Mithat Paşa bu konuda çok dayatmıştı. Savaşın korkunç sonuçlarını çabuk gördüm. Plevne’nin şanlı savunmasına, Kars’ın kahramanca savaşına rağmen yenildik. Rus orduları Ayastefanos’a kadar geldiler. Su baylar İstanbul’a girdi ve bize onursuz bir antlaşma imza ettirdiler. Bunu imzalarken Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Saffet Paşa’nın hüngür hüngür ağladığını işittiğim zaman son derece kederlenmiştim.

Şimdi sizler de bir savaşa girmiş bulunuyorsunuz. Bu da acele olmuş, duygusal davranılarak ülke tehlikeye atılmıştır. İnşallah devletimiz ve milletimiz için hayırlı ve onurlu sonuçlanır. Fakat Allah korusun yıkımla biterse ister misiniz ki bu da bize bir Anadolu’ya mal olsun, o zaman elimizde ne kalır damat?”

Enver Paşa’yı derin bir düşünce almıştı. Abdülhamit Kızıl Sultan, zalim padişahtı, söylediklerini kısmen kendisini temize çıkarmak gayretiyle değiştiriyor, atlıyor, bazı gerçekleri değiştiriyordu. Fakat uzakları pekala görüyordu. Padişahın sözleri asla yabana atılamazdı. Abdülhamit tekrar sözüne devam etti:

“Hareket Ordusuyla İstanbul üzerine yürüdünüz, başardınız, şehri ele geçirdiniz, saraya kadar dayandınız, beni tahttan indirdiniz, hepsi güzel. Unutmayınız ki emrimdeki kuvvetlere asla ateş etmemelerini, kan dökmemelerin bildirmiştim. Eğer bir direniş görseydiniz bu size çok pahalıya mal olacaktı. Ancak bu sayede hiç kimsenin burnu kanamamıştır. Fakat arkadaşlarınızın gözü hiçbir şeyi görmemişti. Önlemlerimi beğenmediler. Beni kaldırıp bir paçavra gibi sokağa attılar. Üstelik 31 Mart Olayı’nı benden bildiler. Hâlbuki bu olayla hiçbir ilgim yoktu. Ayaklananları kışkırtanlar elbette vardı.

Fakat bunlar asla saraya bağlı kimseler değillerdi. Her dönemde devletin düşmanları olacaktır. Bunları araştırmaksızın, kanıtsız ve asılsız suçlamalarla herkese bulaştırmak vicdani bir hareket değildir. Beni en çok üzen şey, huzurumdan kovduğum bir insanı, beni saltanattan uzaklaştıran kararı bildirmekle görevlendirilen bir kurula katmanız olmuştur. Bu, Emanuel Karasu’dur. Bu Yahudi’yi ne diye karşıma çıkardınız? Bununla hilafet makamı ve saltanatı elin Yahudi’sine aşağılattınız. Selanik’te bir Mason locasının büyük üstadı olan bu kişi ile Hazreti Peygamber’den beri el üstünde tutula gelen hilafet, sonuçta bir Yahudi’nin bildirmesiyle yüce Osmanlı hanedanının elinden alınmış oldu, övünebilirsiniz. Şimdi iktidardasın, neşen yerinde ve rahat içindesin, geleceğin parlak görünmektedir. Fakat bütün bunlara güvenme oğlum, sana son bir öğüt vereyim: ‘Bugün insanı alkışlayanlar, yarın onu paralamasını da bilirler!’ Dikkat et! Allah yolunu açık etsin! Allah millete, devlete yok olmayı göstermesin!”

İki Devrin Perde Arkası, Samih Nafiz Tansu (Sayfa 166 - Parola)İki Devrin Perde Arkası, Samih Nafiz Tansu (Sayfa 166 - Parola)

Bir Öykü Aziz Nesin'den Bırakıyorum
KAN YÜZÜĞÜ

Adam , otelin salonuna girdi. Salonda ikişer üçer kişi oturuyorlardı. Tek başına oturan kız, kendisine mektup yazıp bugün burada buluşmak üzere söz veren kız olmalıydı. Kız, arkası kapıya dönük oturmuştu. Adam kızı görüyordu. Adamın ilk gözüne çarpan, kızın saçlarıyla ayakkabıları oldu. Kauçuk tabanlı, bej derili spor ayakkabı ve koyu sarı saçlar... Adam, ayakkabıya önem verirdi. Önemli olan ayakkabının yeniliği eskiliği, biçimi, rengi değildi. Ayakkabısından insanın beğenisi, sağduyusu düzeyi anlaşılabilirdi. Yıllar önce bir kadınla ilişkisini nedenini de söylemeden, kadının giydiği ayakkabı yüzünden kesmişti.

Kız, başka ülkeden gelmişti. O'nu bir arkadaşı salık vermişti. Genç bir bilimciydi. Konu felsefe ve felsefe tarihiydi.

Yan arkadan,koyu sarı saçlarını ve spor ayakkabısını gördüğü kızın yanına gidip adını söyledi. Kız gülümseyerek elini uzattı, el sıkıştılar. Adam oturdu.

Kızın bu denli güzel olabileceğini düşünmemişti. Güzel ama, güzellikten başka bir şeydi bu; hani yıldız barışması denilen, kan kaynaması denilen, iki insan arasındaki o tam bilinmeyen bağ... Birbirinin çekiciliğine kapılan böyle insanlar hep güler, gülümserler; her şeyde gülünecek bir yan bulur, ya da gülünecek yanı bulunan şeylerden konuşurlar. Onlar da gülüyor, gülünecek sözler buluyorlardı.

Adam daha rahat konuşabilecekleri bir yere gitmelerini önerdi.

Kız,

- Olur... dedi.

Adam, kızın "Olur" demesini pek seviyordu. Bir tek sözcük, ama bu bir tek sözcüğü bütün öbürlerinden bir başka türlü söylüyordu. Hayır, söyleyişi doğru değildi; adamın hoşuna giden de kızın bu yanlış söyleyişiydi. Bu yüzden kıza sık sık "olur" dedirtmeye çalıştı. Adam, kolaycacık, en sudan nedenlerle mutlu olanlardandı. Kız, o yanlış söyleyiş biçimiyle "olur" dedikçe adam mutlulukla gülüyordu.

Bir arabaya binip kentin içindeki eski bir orman, ormanın bakımlı bahçesindeki gazinoya gittiler.

Kız, adamın kendisinden hangi konuda ve nasıl yardim beklediğini öğrenmek istiyordu. Ama adamın daha ne iş yaptığını bile bilmiyordu. Ne iş yaptığını bilmiyordu ama, o ana kadarki konuşmalarından adamın sevimli, zeki, aydın bir kişi olduğu izlenimini edinmişti. İşini sordu. Adam,

- Simyacıyım... dedi.

Kız bir güldü,bir güldü, bir güldü ki... Şaka ediyordu besbelli. Bu çağda hiç simyacılık olur muydu?

Adam,

- Niçin inanmıyorsun, dedi; ben dünyanın son simyacısıyım.

- Dünya son simyacısını yitireli, sanırım birkaç yüzyıl olmuştur... dedi kız.

Simyacı,

- Bu dünya varoldukça,dedi; dünyada her zaman son simyacılar da var olacaktır. Dünya hiçbir zaman son simyacısız kalmaz.

Felsefeci olan kız, derin felsefe bilgisine dayanarak,

- Bütün simyacılar gibi siz de demiri gümüşe çevirecek bakırı altına döndürecek felsefe taşını mı arıyorsunuz? diye alaylı sordu.

Gülümsemesi donup yüzü gölgelenen Simyacı susunca, kız,

- Eski simyacılar, dedi, bir metali başka bir metale, değersiz madenleri gümüş yada altına çevirebileceğini sandıkları felsefe taşını arayıp durmuşlar boşu boşuna. Sonunda iki yüzyıl önce bunun olanaksızlığı anlaşılıp simya da kalkmış ortadan. Böyle olmasaydı bugün üniversitede simya öğrenimi olurdu. Hangi üniversitede simya okutuluyor?

Simyacı acıyla gülümsemeye çalışarak,

- Herkesin bildiklerini bilmek iyidir, dedi; ama simya, mikrokosmos'un incelenerek makrokosmos'un kavranılış yollarını gösteren bir öğretidir.

Kız daha da alaylı gülerek,

- Evet, dedi, makrokosmos'un gizlerini, varlığın özünü kavramak için harflerin, sayıların gizli güçler taşıdığına inanırlar. Tılsımlarla, sihirlerle felsefe taşını bulup bakırı altına dönüştürecekler.

Simyacı, felsefeci kıza isteğini söyledi. Kendi ülkesinde iki yüzyıl önce yaşamış bir simyacının elyazmasının mikrofilmini göndermesini rica ediyordu. Bunun kolay olduğunu söyleyen kız,

-Olur, dedi.

Kızın "olur"undan Simyacının gözleri mutlulukla parladı.

Simyacı, kızı evine götürmeyi önerdi. Kız, yine Simyacının yüreğine işleyen söyleşisiyle

- Olur, dedi.

Araba dalarken kız, bu adamın gerçekten bir simyacı olup olmadığını düşünüyordu. Bu çağda bir insanın simyacı olması delilikti. Oysa adam, sözüyle söyleşisiyle hiç de deli görünmüyordu.

Adamın evi kentten arabayla bir buçuk saat uzaklıkta, geniş ağaçlıklı, ama bakımsız bir arazideydi. Evin bulunduğu arazinin çevresi boştu. Kırda ve yassı tepeler arasındaydı.

Simyacı, dış kapıyı anahtarıyla açarken, kız,

- Yalnız mı yaşıyorsunuz? diye sordu.

- Evet, dedi Simyacı.

İçeri girdiklerinde kız,

- Ama neden? diye yine sordu.

Simyacı kızın iki elini tutup kuzey grisi gözlerine bakarak

- Çünkü, dedi, kendini paylaşacağı insanı bulmadıkça bir simyacı yalnızlığa yargılıdır.

Kız ellerini çekerken,

- Siz bu dünyanın son simyacısı olduğunuza göre... deyip sözünü kesti, ama Simyacı sözün söylenmeyen gerisini anlamıştı: "Yalnızlığa yargılısınız!"

Dıştan bakılınca hiçbir özelliği olmayan evin içi çok ayrıksı, yadırgatıcıydı. Bilinen evlerdeki eşya ve odalar yoktu. Salondan daha geniş salonlara geçiniyordu. Giriş salonunun iki geniş kanatlı cam kapısının üstünde metalden harflerle şu yazı okunuyordu:

"Obscurum per obscurius ignotum per ignotus"

Felsefeci kız,

- "Karanlığı daha karanlıkla, bilinmeyeni daha bilinmeyenle aramak... Önemli olan aramak. Bu simyacıların savsözüdür.

- Yani? diye sordu kız.

- Yani, olanaksızlığı, en olanaksız olanı zorlamak, zorlaya zorlaya aramak... Kolaydan, kolaycılıktan kaçıp çözümsüzde çözümün en zorunu aramak.

Niçin simyacıların demiri altın yapmak istediklerini anlıyor musunuz? Demiri altın yapabilen bir simyacı çıkmış olsaydı, büyü, o aramanın büyüsü kayboluverecekti. Demiri altın yapmaktan çok daha güzel olanı, demiri altın yapacak felsefe taşını ararlarken buldukları şeyler...

- Ya hiçbir şey bulunmazsa!...

- Olabilir. Ama güzel olan yine de aramak.

Giriş salonundan büyük bir salona, o salonun sağdaki kapısını açıp daha büyük bir salona geçtiler. Kız orada şaşkına döndü. Büyük bir kimya laboratuarı gibi bir yerdi burası. Bir duvarındaki dar pencereleri tavana yakındı. Simyacı ışıkları yakınca içerisi pırıl pırıl göründü. Mermer ve ak fayans masalar üstünde camdan yuvarlak balonlar, altı düz ve eğri boyunlu balonlar, cam tüpler, huniler, kavanozlar, sarmal soğutucular vardı. Şu yanda damıtma aygıtları, ölçekler, ince tartılar, sıvı ölçekleri, göstergeli aygıtlar, bu yanda hamlaç, tel örgülü levhalar,süzgeçler, potalar, pota maşaları, ak porselen kaplar, havanlar... Sol köşedeki ocakta közler kalmıştı, ocaktaki kazanda buğular bacaya doğru tütmekteydi.

Kız şaşkın şaşkın çevresine bakınıyor, konuşamıyordu. Yoksa bu adam gerçekten mi simyacıydı? Laboratuardan, daha da büyük bir salona geçtiler ki, orası kitaplıktı ve salt duvarlar boylarına sıralanmış raflar değil, ortalara yerleştirilmiş ve tavana dek yükselen raflarda da tıklım tıklım kitap vardı.

Kitaplığın yanındaki boş denilebilecek büyükçe bir odaya geçip oturdular.

- Yemek yiyelim mi? diye sordu Simyacı.

- Olur... deyince kız Simyacı'nın sevinçten gözleri ışıdı.

- İçki de içer miyiz?

- Olur.

Simyacı, kristal sürahide zümrüt yeşili bir içki getirdi. Kız, bu içkinin ne olduğunu sordu. Simyacı, nektar olduğunu ve kendisinin yaptığını söyledi. Simyacı bardağını kızın mutluluğu için kaldırdı. İçtiler. Kız,

- Hiç içmemiştim böyle bir içki, dedi.

Simyacı,

- Ben de... dedi.

- Nasıl olur, kendi yaptığınız içkiyi ilk mi içiyorsunuz? diye sordu kız.

- Çok içtim, dedi Simyacı, ama seninle içerken ilk içiyormuş gibiyim.

İçtiler, güldüler. Simyacı'nın nektarını içtikçe bulutların üstünde koyu sarı saçları uçuşan kız, kendisini özgünlüğün ve bilinmezliğin büyüsüne kaptırmıştı.

Ne yazık ki ayrılmak zorundaydı kız. Simyacının elini uzun uzun tutarak bu duygusunu içtenlikle söyledi:

- Ayrılmak çok zor.

Kalktılar. Kız iki koluyla Simyacı'ya sarılarak,

- Sen gerçekten bir simyacısın! deyip O'nu uzun uzun öptü.

Sanki başka hiç bir kadınla öpüşmemiş, yaşamında sanki ilk öpüşüyormuş gibi, sözle anlatılmaz bir coşku içindeydi Simyacı.

- Sen de benim felsefe taşım olur musun? dedi.

- Olur, neden olmasın...

Simyacı bir sevinçli, bir sevinçli, yüreği göğsünden taşarak,

- Gördün mü, dedi demek felsefe taşı da bulunabiliyormuş. Belki de ben, dünyada felsefe taşını bulabilen tek simyacıyım. Bundan sonra, demirleri gümüş, bakırları altın, kalayları platin, camı )elmas yapabilirim.

Kız kahkahalarla güldü. Simyacı, Felsefe Taşı'nı bir daha, bir daha, bir daha öptü, ama hiç doymadı öpmelere.

Ayrılacaklardı. İkisinin de içine derin bir üzünç düştü. Simyacı kızın incecik parmaklı elini avucuna alıp,

- Sevgili Felsefe Taş'ım, dedi, bana daha hiç kimsenin tatmadığı öyledir mutluluk verdin; ben de sana bir simyacı olarak öyle bir armağan sunacağım ki, bugüne dek ve bundan sonra da dünyada hiç kimse hiç kimseye öyle değerli bir armağan veremedi ve bundan sonra da veremeyecek. Sana dünyanın ve tarihin en değerli armağanı sunacağım ki; böyle bir armağanı ancak Felsefe Taşı'nı bulmuş bir simyacı verebilir.

Felsefe Taşı meraklanıp armağanının ne olduğunu sordu. Simyacı,

- Şimdide ben de bilmiyorum, dedi; ama kendimden, özümden, yüreğimden, canımdan, kanımdan bir armağan olsun istiyorum; dünyada olmamış, görülüp duyulmamış bir şey.

Felsefe Taşı yine kahkahalarla gülerek,

- Olur... dedi.

Sarılıp öpüştüler. Terminalde ayrılırken el salladılar. Felsefe Taşı uzaklaşınca elini dudağına götürüp öpücük gönderdi.

Simyacı, bütün simyacılar gibi, imgelemler, düşler, düşlemler ve kurgular dünyasının insanıydı. ve kendi kurduklarına, tasarladıklarına, düşlediklerine gerçek diye inanırdı. Durup dururken de düşlemler kurmuyordu elbet, o düşlemlerinin bir dayanağı oluyordu. Sormuştu O'na: " Sen de benim Felsefe Taş'ım olur musun?" diye. O da "Olur, neden olmasın..." demişti. İnanmıştı Simyacı. Çünkü simyacılar inanırdı. İnanmasalar simyacı olamazlardı. Her sözü, her davranışı, her şeyi, yani bütün yaşamı aşırı ciddiye alan her simyacı gibi, bu Simyacı da, sevgili Felsefe Taşı'nın sözlerini, kendisini içten öpmelerini, "Sen gerçekten bir simyacısın!" diye boynuna sarılmalarını da ciddiye almış ve O'na inanmıştı. Şimdi gerçek sanıp bu inandıklarının üstüne düşlemler, imgelemeler kurup, bu kurgusalda yaşıyordu. Bu kurgusal dünyalarında Felsefe Taşıyla hep birlikte oluyorlar, dokundukları madeni, istedikleri başka bir madene dönüştürüyorlardı. Zamanı bölüşüyor ve her şeyi birlikte yapıyorlardı.

Oysa Simyacı'nın "Sevgili Felsefe Taşı'm" dediği kız Simyacı gibi, zamanı geçmişle geleceği birbirine bağlayan bir bütün olarak yaşamıyordu. O, zamanı parça parça yaşamaktaydı. Yaşadığı her zaman ayrı bir parçaydı ve kopuk kopuk olan o zaman parçaları, önceki ve sonraki zamanla birleşemezdi. Tıpkı bir albüm seyreder gibi yaşardı zamanı. Albümün bir sayfasını çevirip o sayfadaki resmi seyrederken o resimle ilgilenirdi. Ama o sayfayı çevirip albümün başka sayfasındaki resme bakarken bir önce baktığı resimleri unuturdu. O'nun için yaşam, albümdeki resimlere bakmak gibiydi. Sayfa çevrilince unutulur, yeni çevrilen sayfalar yaşanırdı

Simyacıyla geçirdiği o gün söylediği her söz doğruydu, her davranışı içtendi,her tutumu yürektendi. Sözlerinde, davranışlarında, tutumunda hiçbir sahtecilik, ikiyüzlülük yoktu. "Senin Felsefe Taşı'n olurum," dediğinde Simyacıyı kandırmamıştı. "Seni seviyorum," diyen Simyacı'ya "Ben de seni seviyorum," demesi yalan değildi. "Ayrılmak çok zor," derken yüreği konuşmuştu. Terminalde ayrılırlarken eliyle öpücük göndermesi içinden gelmişti. Ne var ki, yaşamın o parçası o gün orada bitmiş, albümün sayfası çevrilmiş, ayrıldıktan sonra, yaşamın başka bir zaman parçası başlamıştı.

Simyacı'nın anlamadığı ve hiç bir zaman da anlayamayacağı işte buydu. Kurduğu ve gerçekliğine gittikçe daha çok inandırdığı düşlemler, imgelemler dünyasında, " Sevgili Felsefe Taşı'm" diye başlayan uzun, çok uzun mektuplar yazdı. Her mektubunda, göndermeye söz verdiği elyazması mikrofilmin ivedilikle çok gerekli olduğunu da bildirdi. Mektuplarının hiçbirine yanıt alamıyordu.

Sevgili Felsefe Taşı'na dünyanın ve tarihin en değerli armağanını vermeye söz vermişti. Mektuplarına yanıt almasa da sözünü tutmak zorundaydı. Ama bu armağanın ne olacağını, nasıl bir şey olması gerektiğini kendisi de bilmiyordu; salt bu konuda bildiği, armağan, kendinden, özünden, yüreğinden, ta canından, kanından bir şey olmalıydı.

Günleri, sevgili Felsefe Taşı'nı düşleyip düşünmekle, laboratuarında çalışmakla, kitaplığında durmadan okumakla geçiriyordu. Üzerinde son çalıştığı demir ve insan kanındaki hemoglobinin etkin maddesi olan demirin oksitlenmesi ve yine parçalanmasıydı. Bu konu üzerinde günlerdir çalışırken bir gün aradığı şeyi bulmanın sevinciyle fırladı. Sevgili Felsefe Taşı'na vereceği o dünyanın ve tarihin en değerli armağanı olan ve kendinden, özünden, yüreğinden, canından ve kanından yapılacak armağanı bulmuştu; kendi kanındaki demirden bir yüzük yapacak, bu Kan Yüzüğü'nü sevgili Felsefe Taşı'na sunacaktı. herhangi demirden değil, herhangi kandaki demirden de değil, kendi kanındaki demirden yapacağı bir yüzük; dünyada bundan daha değerli ne olabilirdi ki... Böyle bir armağanı tarih boyunca hiç kimse kimseye vermemişti daha.

Yüz mililitre insan kanında yetmiş beş mikrogram demir...Vücudundaki ortalama altı kilo kanda dört buçuk gram demir vardı. Sevgilisine Kan Yüzüğü yapabilmesi için vücudundaki kanı yedi - sekiz kez boşaltması ve içindeki demiri çekip alması gerekiyordu. Böylece, sevgili Felsefe Taşı'na sunacağı Kan Yüzüğü'nde O'na kanını, canını a vermiş olacaktı.

Yaşamının en büyük sevinciyle zaman geçirmeden işe koyuldu. Kimseye gereksinmeden kendi kanını almayı başardı. İlk aldığı kanı yarım litreydi. Şişe içindeki yarım litre kanı lamba ışığına tutup baktı; bunun içinde ancak yarım gramcık, daha bile az demir çıkabilirdi.

Kan Yüzüğü'nü armağan ettiğinde sevgili Felsefe Taşı nasıl, nasıl sevinecek, sevinçten uçacak, dünyada baka hiç kimsenin kendisini Simyacı'dan daha çok sevmediğine ve sevemeyeceğine inanacak, sarılıp boynuna Simyacıyı öpecek, öpecekti. Simyacı, kendinden her kan alışında gelecekteki o mutluluğu şimdiden yaşamaktaydı.

Ayrılışından yedi ay sonra, sevgili Felsefe Taşı'ndan " Sevgili Simyacı'm" diye başlayan kısa bir mektup aldı. Mektupla geleceği tarihi bildiriyordu. Simyacı o günü büyük bir coşkuyla bekledi. Koşup sevgili Felsefe Taşı'nı karşıladı. Sevgili Felsefe Taşı, hemen içinde bulunduğu zaman parçasını yaşamaya, yaşam albümünün çevirdiği yeni sayfasına bamya başlamıştı; yani olabildiğince sevecen, sevimli bir sevgili olmuştu, öyle ki Simyacı içine düştüğü kuşkularından utanmıştı.

Niçin mektup yazmadığını, mektuplarını yanıtlamadığını sordu. Sevgili Felsefe Taşı, herkesin kendisinden mektup beklediğini söyledi. Simyacı alınarak,

- Ben herkes miyim? dedi.

Bu kez Felsefe Taşı,

- Hiç kimseye yazmadım ki... dedi.

Simyacı daha da alınarak,

- Ben herkes miyim? dedi.

Başka bir zaman da, kendisine o denli gerekli olan el yazmasının mikrofilmini neden halen göndermediğini sordu. Felsefe Taşı, zamanının olmadığını, işlerinin çok olduğunu söyledi. Simyacı çok küstü, ama küskünlüğünü dışa vurmadı. Kendisi sevgili Felsefe Taşı için kendi canını, kanını hem de seve seve veriyordu da, bir mikrofilm çektirip göndermek neydi ki... Simyacı, acısını, üzüncünü nice dışarı vurmamaya çalışsa da, içi dışından hemen okunan bir adamdı. İçini içine saklayıp dışa vurmamak elinde değildi. Sevgili Felsefe Taşı, yüzünden, gözünden Simyacı'nın gücenikliğini anlayıp, mektup da yazacağına, mikrofilmi de göndereceğine söz verdi. O anda içtendi, çünkü o anı, kopuk bir zaman parçası olarak yaşamaktaydı.

Sevgili Felsefe Taşı, Simyacı'nın yüzünün sararmışlığını, güçsüzlüğünü ayrımsadı. O zamana dek Simyacı altı kez kanını almıştı, ama sevgili Felsefe Taşı'na bundan hiç söz etmiyordu. Hasta olup olmadığını sordu, Simyacı hasta olmadığını söyledi.

Bir ay birlikte oldular; bu bir ay mutluluğun doruklarında yaşadılar.

Yine ayrılık zamanı gelip çattı. Geçen kez olduğu gibi,

- Ayrılmak çok zor... dedi Felsefe Taşı.

Sarılıştılar, öpüştüler uzun uzun.

- Beni mektupsuz bırakma! dedi Simyacı.

Sevgili Felsefe Taşı, yine Simyacı'nın yüreğine işleyen o söyleyişiyle,

- Olur... dedi.

- Unutma, mikrofilm de çok gerekli.

- Olur.

Bu kez ayrılırken Felsefe Taşı'nın kuzey grisi gözleri sulandı. Bir daha, bir daha sarıldı Simyacı'ya; uzaklaşınca dönüp dönüp baktı, eliyle öpücükler gönderdi.

Simyacı, Felsefe Taşı'nın arkasından bir süre öylece kaldı, sonra sevgili Felsefe Taşı'yla dolu olan yalnızlığına döndü. Kan Yüzüğü'nü bir ayak önce yapıp vermeli, dünyada bir eşi benzeri daha olmayan sevgisini kanıtlamalıydı. Kendisinden bir litre daha kan alıp halsiz düşünce yattığı yerde sevgili Felsefe Taşı'yla birlikte olacakları günlerin düşlemlerini kurup o imgelemler içinde yaşamaya başladı.

Aylar geçti. Simyacı'nın kendisinden aldığı kan soğutucuda birikiyordu. Ama sevgili Felsefe Taşı'ndan ne mektup geldi, ne mikrofilm...

Her insan doğa olarak başkasını da kendisi gibi sandığı için, Simyacı, Sevgili Felsefe Taşı'nın onca güzel günleri birlikte yaşayıp mutlu olduktan, üstüne söz verdikten sonra neden mektup yazmadığını bir türlü anlayamıyordu. Sevgili Felsefe Taşı'nın yaşamı parça parça ve zaman parçalarını da kopuk kopuk yaşadığını hem bilemez, hem anlayamazdı.

Sekiz ay sonra yine "Sevgili Simyager'im" diye başlayan bir kısa mektup daha aldı Felsefe Taşı'ndan. Yine geleceği tarihi ve gelince yapacağı işeri bildiriyordu.

Simyacı, bir öncekinden çok daha büyük özlemle, sevinçle,coşkuyla karşıladı sevgili Felsefe Taşı'nı.

Simyacı, geçen seferkinden daha yorgun, daha bitkindi, yüzü daha solgundu. Hasta olup olmadığını soran Felsefe Taşı'na sağlıklı olduğunu söyledi.

Aynı sorular, aynı yanıtlar hiç değişmeden yinelendi:

- Niçin hiç mektup yazmadın sevgili Felsefe Taşı'm?

- Herkes benden mektup bekliyor.

- Ben herkes miyim?

- Ama hiç kimseye yazmadım.

- Ben hiç kimse miyim? Mikrofilmi de göndermedin ama, bana çok gerekli.

- Zamanım yoktu, işim de çoktu.

Yine sözlere sığmaz, yazılara dolmaz mutlulukla birlikte bir ay geçirdiler. Ayrılışları üzünçlüydü. Yine aynı ayrılış sözleri yinelendi.

- Mektuplarını çok gereksiniyorum, beni mektupsuz bırakma.

- Olur. Yazacağım.

- Mikrofilmi de unutma.

- Bırak şunu. Utanıyorum. Olur, göndereceğim.

Her ayrılışları bir öncekinden daha zor oluyordu.

Sevgili Felsefe Taşı, altı ay, en geç sekiz ay aralarla geliyordu. Bu aralarda ne mektup yazıyor, ne mikrofilmi gönderiyordu. Ancak Simyacı'dan istediği şeyler olunca mektup yazıyor, Simyacı da bu istekleri sevinçle yerine getiriyordu. Her buluşmalarında Felsefe Taşı Simyacı'nın yüzünü daha soluklaşmış, bakışlarını daha cansızlaşmış, gücünü daha azalmış buluyordu.

Simyacı, sevgili Felsefe Taşı'yla tanışmalarından iki yıl sonra vücudundaki bütün kanı parça parça boşaltmıştı; artık vücudunda yeni kanı dolaşıyordu. Kanından demir çıkartmak için sabırsızlanmaktaydı. Kanındaki demirin mili miligramını bile ziyan etmemeye çalıştı. Biriktirdiği soğutucudaki kanından demiri çıkarıp alma işlemi hiç de kolay olmadı. Kanındaki plazmayı, plazmadaki tuzları, eriyik gazları, yağları, glikozu, proteini ayırıp hemogloboni elde edince, hemoglobindeki demiri oksitleyerek ayırmanın yöntemini buldu. Bu işlem haftalar sürdü. Sonunda başardı. Kendi kanından ilk demiri elde edip de bunu gözüyle görüp, eliyle tutunca dünyalar onun oldu; bir simyacı demiri altına dönüştürebilseydi nasıl sevinirdiyse, O, bundan daha da çok sevindi. Ne var ki, kitaptaki hesap hiç de uygulamaya uymadı. Beş litre kanından dörtbuçuk gram demir çıkması gerekirken ancak 3 gram demir çıkarabilmişti. Geri kalan ya ziyan olmuş ya elde edilememişti.

Çoşkuyla ve sabırla kendi kanını almayı sürdürdü; aylarca ve yıllarca bu böyle sürdü.

Sevgili Felsefe Taşı'nın gelmesi çok uzarsa, Simyacı O'nun ülkesine gidiyordu.

Felsefe Taşı her zamanki gibi mektup yazacağını söylüyor, ama yazmıyordu; mikrofilmi göndereceğini söylüyor, ama göndermiyordu. Her ayrılışında "Ayrılması çok zor" diye gözleri dolu dolu oluyor, sarılıp sarılıp öpüyordu Simyacı'yı.

Simyacı gittikçe güçten düştü, gittikçe çöktü, bitkinleşti. Yüzü mumya sarısına döndü. Ama yedi yıl boyuna verdiği kanından, sonunda otuz gram demir elde etmeyi başardı. Kendi eliyle bir demir yüzük yaptı. Yüzüğü yapması da kolay olmadı. Beğeneceği biçimi verene dek yüzüğün biçimini boyuna değiştirdi. Sonunda beğendiği biçime soktu yüzüğü. Yüzüğün kaşına yine demirden bir küçük yürek koydu. Kızgın ateşte akkora kesmiş demire su verilip çelik yapıldığı gibi, Simyacı da kan demirinden yüzüğünü su yerine kanla çelikleştirdi. Kan Yüzüğünü, kanından, canından yapmıştı. Kan Yüzüğünü bezekli, çok güzel bir kutuya koydu. Dünya değeri armağanını götürüp kendi elleri ile verecekti sevgili Felsefe Taşı'na. Felsefe Taşı'nın ülkesine gitti. Telefon edip geldiğini bildirdi. O sırada sevgili Felsefe Taşı başka bir zaman parçasına, albümün başka bir sayfasını yaşamaktaydı. Bu yüzden o gece ve ertesi gece işi olduğunu, gündüzleri de çalıştığını söyleyip, daha ertesi gece için,

- İstersen evime gel... dedi.

"İstersen gel...","İstersen..."Simyacı donup kaldı. Kan yüzüğünü armağan diye getirmemiş olsa," İstemem" deyip telefonu kapatabilirdi. Gerçekten de kabalığı hem de çok gerekli yerde yapabilir miydi? Hayır, yapamazdı.

Simyacı, iki gün sonra,sevgili Felsefe Taşı'nın evine gitti. Kansızlıktan iyice azalmıştı gücü. ,Üçüncü kata zorlukla çıktı. Sarılıştılar yine. Öpmeye yine öptü Felsefe Taşı, ama iki mermer yontunun birbirinin üstüne düşmesi, iki mermer yüzünün birbirine değmesi gibi.

- Çok zayıflamışsın, Rengin de çok çok uçuk, neyin var ? diye sordu Felsefe Taşı.

- İyiyim, bir şeyim yok; diye yanıtladı Simyacı.

Armağanının yaratacağı sevinci bozmamak için, niçin mektup yazmadığını, bunca yıldan beri halen mikrofilmi göndermediğini sormadı.

- Anımsıyor musun dedi sekiz yıl önce ilk buluştuğumuzda sana bir söz vermiştim.

- Neydi? diye sordu Felsefe Taşı.

- Hani bir armağan...

- Haa? Evet... öyle bir şey...

Gülümseyerek sevgili Felsefe Taşı'na kutuyu uzattı. Şimdi açacak kutuyu, gözlerinde sevinç yıldızları parlayacak, Kan Yüzüğünü parmağına takıp coşkuyla haykırarak boynuna atlayacak, öpecek, öpecek...

Sevgili Felsefe Taşı kutuyu açtı. Çıkardığı yüzüğe evire çevire baktı, hiç bir titreşimi olmayan, dümdüz bir sesle,

- Bu nedir ? diye sordu.

Simyacı'nın mumya sarısı yüzü daha da sararıp killi aka kesti.

- Yüzük...dedi.

- Görüyorum, ama neden yapılmış?

- Demir, dedi Simyacı, demirden...

Felsefe Taşı olmayan kız

- Yaa... diyerek yüzüğünü dirseğini dayadığı cam masaya bıraktı.

Dikine düşen yüzük camın üstünde döne döne gittikçe yeğnileşen bir çın çın sesi çıkardı; Demirin cam da çıkardığı o çın çın sesi sığmayıp odadan taştı. Yüzük durdu, ses kısıldı Simyacı ayağa kalktı

Kız,

- Erken değil mi ? dedi.

- Kendimi pek iyi bulmuyorum...dedi Simyacı.

- Ne zaman görüşeceğiz? diye sordu kız.

Bir daha hiç görüşmeyeceklerini, görüşmelerinin gereği kalmadığını anlayan Simyacı,

- Yarın sabah dönüyorum ... dedi.

Sarılıp öpüştüler, iki mermer yontunun düşüp birbirine sürtünmesi gibi. Kızı yaşamakta olduğu zaman parçası içinde bırakıp ondan ayrılan Simyacı öyle bitkindi ki, sokakta zorlukla yürüyebiliyordu. Kendini bir taksiye attı, sürücüye otelin adını söyledi. Başını arabanın arkalığına dayadı. "Benden öncekiler gibi, ben de demiri altına dönüştürecek felsefe taşını bulamadım, ama nasıl olsa bir gün felsefe taşını bulacak bir simyacı çıkacak..." diye içinden geçirdi.

Cetin Demirkiran, Hızlandıkça Azalıyorum'u inceledi.
01 Şub 06:32 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 5/10 puan

Arkadaslar, bu kitaba formda, kitabdan alinti yapmak haricinde hic kimse incele yazmamis.
Dünyanin en akademik en agir kitablarini okudum ama aklim ve duygularim okudugum kitaba karsi hic böyle tepki vermemisti.
Yazar adina son yillarda Norvecin cikardigi en güclü yazarlardan diye yazilinca insan ürküyor, kitab hakkinda bir elestiri yapmaya. Toplum, arkadaslar ve takipcileri arasinda kücük düsmekden korkuyor. Diyor ki, insan bir sey yazmayimda cehaletim ortaya cikmasin. Bu bana kendi hayatimda bir seyler hatirlatti. Arkadaslarimla Islam dininin bazi mesele ve kurallarini elestirip tartismaya actigim vakitler, ayet ve hadislerle cevap veririlerdi. Bu cevap tutumu bende su duyguyu uyandirirdi. " Bak bir adim geri at sana kaynak olarak söylenen seye karsi sansin yok." Hakli dahi olsam ürkütürdü beni yanlis bir seyler söylemekten. Söylenen sey mutlak dogru, "anlamamis olan sensin" derdim kendi kendime.
Bu kitaba elestiri yazmaya basladigimda ayni duygulara kapildim.

Söyle ki :
Kadin bu kiatabi karsiliginda sonuc olarak birde ödül almis ve ben kitabi okuyorum anlayamiyorum ! nasil bir duygu bu bilirmisiniz ? Insan kendinden süphe duyuyor. Acaba ben neyi kacirdim, neyi anlamadim diyor. Arkadaslar eger bir bileniniz var ise bu kitab hangi usul ile okunmali insanin bu kitabdan beklentileri ne olmali yada sonucda hangi dersi cikarmali ne bileyim neyi yakalamali bu kitabda. Sonucda hangi duygular ve bulgulara varmis olmali. Eger varsa aranizda, kitabin son noktasinda kendisine birseyler katmis bir takim bulgular elde etmis olan lütfen banada izah ederse sevinirim. Cünkü kendimi salak aptal (afedersiniz) gibi hissediyorum. Bunlari böyle yazarken tabiki bildigim birseyler var, var kendime göre sirlarim. Bana verilen ömrün vakti icinde ne kadar kitab okudugumu yazip hava atiyor hissi vermek istemiyorum. Lakin inanin kendim ile bir celiski ve süphe icindeyim. Kitabin bana, okurdugumda vermis oldugu duygu su ki, hani italyan peyniri Morzerella diye bir peynir varya öyle birsey. Bu peynirin öyle pek fazla tadilir ve görünür özelligi yok yani tadi tuzu olmayan bir peynir. Varligini belli eden kütlesinden baska. Kisaca bu kitabin bana vermis oldugu duyguda böyle birsey. Sanki yazar bir cuval alfabeyi kaos sistemiyle bir tomar kagit üzerine atmis harflerde kafalarina göre sirt sirta vermisler de bu kitab olusmus yada yazar bir deste kagit üzerine harfleri birakmis da sonra bir islik calmis harflerde emre itaat edip istenilen yerlerini almislar da bu kitab olusmus hissi verdi bana. Yazmak icin yaziryor olmak demek buna deniliyor demek ki. Ümit ederim ki, yazdiklarim da yalniz degilimdir, utanirim sonra yazdiklarimdan. Bu kitabi okuyan dahi mi ? olmali acaba demeden de edemedim kendi kendime. Acaba eksiklik bende mi?.................
Acaba bunlarimi anlamamiz lazim geliyor acaba bu duygu ve bulgularami varmamiz gerekiyor ! Eger bu böyleyse ve yazar okuyucularinin bu duygulara varmasini istemis ise yazarin hedefi bu ise kitabda yazdiklarida cok ama cok basarili olmus demekdir. Tabiki son olarak sunu yazmak isterim daha kitabin saglamsini yapmadim. Iyibir saglama yaparak elestirip, yorumlayip ve daha saglikli bir inceleme yazmam icin kitabi hazmetmem gerekiyor. Bu yüzden Kitab adina incelemeyi sona erdirmiyorum. Gelecek günlerde kitab adina bir yazi daha ele almayi düsündügüm Icin "ARKASI YARIN" diyorum.
Saygilarimla.

Arkasi yarinin ikinci bölümü
Mütis bir cagrisim, mütis bir istikamet gösterme. Söyleyecegim tek sey dahilik bu olsa gerek. Iyi ki, elestiri mahiyetinde ilk yazimda sivri kelimeler kullanmamisim.
Arkadaslar, bu incelememe söyle baslamak istiyorum. Bence kitab adina kitabdan yeteri kadar alinti yapilmis. Bu yüzden baska bir ktabin bana vermis oldugu esinlenmeyle fikir calarak bir kisa düsündüren söz ile basliyacagim yazima.
"Hayatta kalmakla yasamanin arasindaki fark nedir ? yada ömür tüketmekle yasamanin arasindaki fark nedir ?
Hayatta kalmak icin sadece ve sadece hayatta kalmak yeterlidir.
Bu kitab okuru karanlik cikisi olamayan bir labirente geziye cikariyor.Kitabi okurken hakikaten hizlaniyor ve sizde birseylerin azaldiginin farkina variyorsunuz. Kendinizi göre, göre hissede, hisede tükeniyorsunuz. Anladimki bu kitab her okunusda bambaska duygulari cagristiracak. Bu sizin zaman mekan ve birikim, deneyimlerinize bagli. Yazar "Hizlandikca Azaliyorum" basligiyla kitabinda neyi anlatmaya calismis. Bu kitabi okuyup bitirdikten sonra sabrinizinda tamamen tükendigini ve kitabin son kelimesinide okuyup kapagini kapattiginizda ciglik atmak isteyeceksiniz. (" Oooh Beee"). Diyeceksiniz ki, keske ISSIZ yüksek bir dagda olsamda avazim ciktigi kadar bagirsamda cigligimin yankilanmasini kendimde duysam. Cigliginizada bir nokta koydugunuzda düsünceleriniz sizi baska bir Norvec'in dünyaca ünlüve dünya capinda ilgi duyulmus baska bir sanatcisini götürüyor ve hatirlatiyor. Edward Munch bu sanatcida Skomvold'un yaptigini cizerek yapmis. Iste Skomvold'da bu CIGLIGI yazmis. Birisi sessiz digeri harfleri birbirine carpa,carpa, kelimeleri bangir bangir bagirtirarak yapmis.
Cevirmen Deniz Canefe adina söylenmesi gereken ise bu isin ne kadar zor oldugudur. Nedeni su ki, düz bir yaziyi cevirmek basittir ama kitabin asil dilinde kafiyeli cümleler varsa kafiyeli bir yazilimi baska bir dile cevirmek ve anlasilmasi gereken seyi kaybolmamasini saglamak cevirmen icin iskence gibi birseydir.
Zor demenin üstünde zordurki imkansiza cok yakin durur.
Bunu Deniz Kanefe basarmamista olsa calismasini takdir etmek gerekir. Buradan birde Jaguar yayin evinede ayrica tesekür etmeliyiz. Satis garantisi düksük olan zor tercihler yapiyor herzaman.

Saygilarimla

Onur Değer, bir alıntı ekledi.
08 Oca 00:50 · 8/10 puan

Ve hayat, hiç bitmeyeceğini sandığımız bir çift kelimeydi: Arkası yarın!

Gözağrısı, Gökhan Özcan (Sayfa 28)Gözağrısı, Gökhan Özcan (Sayfa 28)

Küçük İskender
radyo oyunlarına benzer insan hayatı
hep arkası yarın! arkası yarın! arkası yarın!
sanki hep arkalarda kalmışçasına yarın!
sanki hep arkalarda kalması gerekirmişçesine yarın