• 330 syf.
    ·Beğendi·7/10
    "Öyle bir kitap yazayım ki, okurlarım bu kitabı okuduktan sonra sadece akıcılık, sürükleyicilik ve sonunun aşırı şaşırtıcılığından bahsetsin." Zülfü Livaneli...
    Ve dediğini de yapmış Sayın yazarımız.. sonuna kadar merakla okudum. Sonlara doğru katili tahmin etsem de asla beklenmeyen bir sonla yanıldığımı gördüm üzülerek
    Kitap Livaneli'nin eşi tarafından söylenen "duygular olmasaydı nasıl olurdu?" Teması üzerine kurulmuş bir hikaye..
    İstanbul'un kalabalığından ve gürültüsünden kaçan Ahmet, sakin bir balıkçı köyü olan Podima'ya yerleşmiş, burada sessiz ve huzurlu bir hayat sürmektedir. Ancak köyde genç bir kadının cinayete kurban gitmesiyle, Ahmet'in hayatı değişir. Cinayeti araştırmak için köye gelen genç ve güzel bir gazeteci kızla tanışır. Kıza olayı aydınlatacak bilgiler verme maksadıyla başlanan binbir gece masalları tarzında, arkası yarın şeklinde devam eden hikayeler bizi katile en önemlisi de Ahmet Bey'in kimliğine götürüyor..
    Kitabın yaklaşık ilk on onbeş sayfasını okuyunca, bu kitabı daha önce okumuştum hissine vardım... Kahramanın kimsenin kendine dokunmasına izin vermemesi, gazeteci kızın kayıt cihazını alıp Ahmet Bey'le röportaj yapması, kızın dudak hareketlerinin kahramanımızın cok ilgisini çekmesi... Evet bunları baska bir kitapta daha okumuştum... "..........."🤔yazarlar bir birinden etkileniyor demek ki...
    Her neyse, Livaneli'nin kalemini severim. Bu kitapta güzeldi diyebilirim..

    KİTAPLA KALIN 🤗
  • "Dünyaya gelmiş en şanslı kuşak sizinki," demişti babam, "" radyodan 'Arkası Yarın' da dinlediniz, Mars'ta koloni kurulmasını da göreceksiniz." Haklıydı. En hızlı değişen kuşak bizimkiydi. Dıştaki savaş alanları geçmişle kıyaslanamayacak kadar az ama içteki savaşın en büyük olduğu kuşak da bizimki. Bütün insanlığı ele geçirmeye çalışan düşman hiç bu kadar sinsi olmamıştı.
  • Bu sözümü unutmayın Mr. Dedalus dedi. İngiltere, Yahudilerin eline geçmiş durumda. En yüksek makamlarda: maliyesinde, basınında...
    Bir milletin çöküşünün işaretleridir bunlar. Nerede toplansalar o milletin hayatiyetini yiyip bitirirler. Yıllar önce, işin bu noktaya gelebileceğini öngörebiliyordum.
    Bizim şu anda burada olduğumuzdan nasıl eminsem, Yahudi tüccarların yıkıcı faaliyetlerle meşgul olduklarından da o kadar eminim.
    Eski İngiltere ölüyor...
    — Hızla aşağı doğru adım attı, masmavi gözleri geniş bir güneş ışığı huzmesinin içinden geçerek canlandılar. Yüzünü çevirdi ve geri döndü.
    — “Ölüyor” dedi. Eğer ölmediyse...

    Bir sokaktan bir sokağa çığlığı fahişenin
    Dokuyacak kefenini eski İngiltere’nin

    Söylediklerinin cezbesine kapılarak altında durduğu gökyüzüne müsamahasızca baktı.
    — Tüccar dediğiniz, ister Yahudi olsun ister diğer milletlerden olsun, ucuza alıp pahalıya satan kişi değil midir?
    — Onlar, nura karşı günah işlediler dedi Mr. Deasy ağır bir ciddiyetle. Gözlerinde karanlığı görebilirsiniz. İşte bu sebeple hala dünyada yersiz yurtsuz dolanıp duruyorlar.
    Paris borsasının basamaklarında altın tenli adamlar, mücevherli parmaklarıyla fiyat kotasyonları veriyorlar. Kazlar gibi gürültü çıkarıyorlar. Tapınağın etrafına abes tavırlarla, gürültüyle üşüşüyorlar. Kafalarına beceriksizce geçirdikleri o silindir şapkaların altında kırk tilki dolaşıyor. Kendilerine ait değil: ne giydikleri, ne dilleri, ne jestleri. Kocaman, ağırkanlı gözleri, sözlerini yalanlıyorlar. Jestleri kibar ama etraflarını sarmış olan kinin farkındalar ve tüm emeklerinin boşuna olduğunu biliyorlar. Biriktirip istiflemek için boşuna sabrediyorlar.
    Kuşkusuz, zaman hepsini savuracak. Yol kıyısına yığılmış bir stok: Yağmalanmış ve paylaşılıyor. Gözleri, gezginlikle geçen yılların bilincinde, gözleri sabırlı, etlerindeki ‘onursuzluk’ damgasını tanıyor.
    — Kim işlemedi ki? dedi Stephen.
    — Ne demek istiyorsunuz? diye sordu Mr. Deasy.
    Bir adım yaklaştı ve masanın yanında durdu. Çenesi yan tarafa doğru tereddütle açıldı. (Bu mu şimdi yaşlılığın bilgeliği? Benim konuşmamı bekliyor)
    — “Tarih” dedi Stephen, uyanıp kurtulmaya çalıştığım bir kâbus.
    Oyun sahasından oğlanların çığlıkları yükseldi. Cırıldayan bir düdük: Gol.
    Peki ya o “kâbus” sana bir çifte atarsa?
    — Yaradanın yolları bizim yollarımıza benzemez dedi Mr. Deasy. İnsanlığın tüm tarihi tek bir büyük hedefe doğru ilerler: Tanrı’nın tezahürüne.
    Stephen, başparmağını pencereye doğru sallayıp dedi ki: Tanrı dediğiniz işte şu... Ayy, Yeahh.
    — Ne? diye sordu Mr. Deasy.
    — Sokaktan gelen bir çığlık diye yanıtladı Stephen omuzlarını silkerek.
    Mr. Deasy bakışını aşağıya doğru çevirdi ve bir süre burnunun kanatlarını parmaklarının arasında çimdikler gibi tuttu. Başını kaldırırken onları serbest bıraktı.
    — Ben sizden daha mutlu bir insanım dedi.
    Hepimiz pek çok hata yaptık, pek çok günah işledik. Yeryüzüne ‘günahı’ bir kadın getirdi. Olması gerekenden daha iyi olmayan bir kadın için, Menelaos’un kaçak karısı Helen için Yunanlar on yıl boyunca Troya’yla savaştılar. Sadakatsiz bir kadın, yabancıların topraklarımıza ayak basmasına neden oldu. MacMurrough’un karısı ve kadının dostu, Breffni Prensi O’Rourke. Parnell’i de bir kadın yıkıma götürdü. Pek çok hata, pek çok başarısızlık... Ama hiçbiri o büyük günahı işlemediler. Ben artık, yaşamımın sonuna gelmişim, zorlukla ayakta duruyorum. Yine de sonuna kadar “hakkaniyet” için mücadele edeceğim.

    Çünkü Ulster savaşacak
    Ve Ulster kazanacak

    Stephen elindeki sayfaları kaldırdı.
    — Bakın efendim diye söze başlamıştı ki... Tahminime göre dedi Mr. Deasy araya girerek. Siz bu işte pek uzun kalmayacaksınız. Bana, öğretmen olmak için doğmuşsunuz gibi geliyor. Belki de yanılıyorumdur.
    — Daha çok öğrenen biri olmak için dedi Stephen.
    Peki burada öğreneceğiniz ne kaldı ki?
    — Kim bilir? dedi. Öğrenmek için alçakgönüllü olmak gerek. Ama asıl büyük öğretmen yaşamdır. Stephen, sayfaları bir kez daha hışırdattı.
    — Bu yazıya gelince diye söze başladı...
    — Evet dedi Mr. Deasy hemen. Size iki kopya verdim. Eğer bir an önce bastırabilirseniz... Telegraph, Irish Homestead.
    — Deneyeceğim dedi Stephen. Size yarın haber veririm. Yazı işleri müdürüyle tanışıklığım var.
    - Yeterli dedi Mr. Deasy.
    Dün akşam milletvekili Mr. Field’a yazdım. Bugün, “City Arms” otelinde Sığır Tüccarları Derneği’nin bir toplantısı var. Ondan, mektubumu toplantıya sunmasını istedim. Siz de mektubu, şu sizin iki gazetede bastırtabiliyor musunuz bir bakın. Yitirecek zamanımız yok. Şimdi, kuzenimin mektubuna yanıt yazmam gerek.
    — İyi günler efendim dedi Stephen, sayfaları cebine yerleştirirken. Sağ olun.
    — Rica ederim dedi Mr. Deasy. Masasındaki kağıtları karıştırıyordu. Arada bir sizinle kılıç çarpıştırmayı seviyorum, yaşımı başımı almış olsam da.
    — İyi günler efendim dedi Stephen bir kez daha. Onun eğilmiş sırtını selamlayarak...
    Açık sundurmadan dışarı çıktı ve ağaçların altındaki çakıllı patikadan devam etti yoluna. Oyun sahasından yükselen çığlıkları ve sopaların çatırtılarını duyuyordu. Bahçe kapısından çıkarken, aslanlar sütunların üstünde yatıyorlardı; dişsiz canavarlar. Yine de ona mücadalesinde yardımcı olacağım. Mulligan bana yeni bir lakap takar artık: Sığır sever şair.
    — Mr. Dedalus!
    (Peşimden koşuyor, başka bir mektubu yoktur umarım)
    — Bir saniye...
    — Buyrun efendim dedi Stephen dönerek.
    Mr. Deasy durdu. Nefes nefeseydi, nefesini yutuyordu.
    — Diyecektim ki dedi. İrlanda, “Yahudilere hiç zulmetmemiş tek ülke olma şerefine sahiptir” derler. Biliyor muydunuz?
    — Hayır.
    — Peki nedenini biliyor musunuz?
    — Nedenmiş efendim dedi Stephen gülümsemeye başlayarak.
    — Çünkü onları memlekete hiç sokmadı dedi Mr. Deasy ciddiyetle.
    Ansızın, gırtlağından bir kahkahanın öksürük topu sıçradı. Peşinden kuvvetli bir hırıltıyı ve balgam zincirini getirerek. Sonra da hızla arkasına dönüp ilerlemeye başladı. Öksürerek, boğazını temizleyerek, iki yana açtığı kollarını havaya savurarak...
    — Arkası dönükken “onları memlekete hiç sokmadı” dedi yine. “İşte bu yüzden” dedi son kez. Uzaklaşmaya başlamasına rağmen öksürüklerle, hırıltılarla kesintiye uğrayan kahkahası da hala duyuluyordu.
    Güneş, bilge omuzlarının üstüne, yaprakların damalı gölgelerinin yanından parlak pullar fırlattı.
    Dans eden demir paralar gibi.
  • Heyyy gençler, eskiden Arkası Yarın vardı radyolarda, siz bilmezsiniz. 😀
  • Eski bir radyo tiyatrosunu dinler gibi,
    "Arkası yarın" aşklar yaşıyoruz seninle...
    Geçen bölümün özeti diye
    her gün,
    bir kez daha geçiliyor acılarımızın üzerinden
    inciniyoruz...

    Kblykymk - Hamiline Kartvizitler
  • 352 syf.
    ilk defa Tarık Buğra kitabı okudum. konusu ilgi çekici ve gerçekten çarpıcı cümleler var. ama sanırım gazetede arkası yarın olarak çıkıp, sonradan kitaplaştırılmış. bu yüzden çok tekrarlar içeriyor.
    Tarık buğra nın üslubuna bir yorum yapacak olursam, bugün ki çoğu yazara göre daha başarılı.