Ben acılar denizinde boğulmuşum,
İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını.
Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni,
Duyarım yosunların benim için ağladıklarını.
Kapıldığı gizemli ve iç karartıcı duygular onu şaşırtır, ne kendisine, ne de geçeceğine güvenmediği için bu duygularım çözümlenmesine girişmeyi hep ertelerdi.
Madem öyle, dinle: Senden başka bana yardım edebilecek kimseyi tanımadığım için sana geldim... Çünkü sen ötekilerin hepsinden daha iyisin, yani daha akıllısın, doğru karar verebilirsin... Ama şu anda hiç kimseye, hiçbir şeye ihtiyacım olmadığını anlıyorum... Anlıyor musun? Hiçbir şeye... Kimsenin, hiç kimsenin ne yardımına, ne ilgisine ihtiyacım var... Ben... yapayalnızım... Neyse, yeter artık! Beni rahat bırakın!
Durmaksızın yürüyordu. Nasıl olursa olsun açılmak, kendine gelmek, kendini toparlamak için karşı konulmaz bir istek duyuyordu içinde. Ama ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Geçen her dakikayla birlikte, yeni, belirlenemez bir duygu sarıyordu bütün benliğini: Bu çevresindeki her şeye, karşılaştığı herkese karşı duyduğu sonsuz bir tiksinmeydi; kinle dolu, bitmez tükenmez, neredeyse fiziksel bir tiksinme... Yolda rastladığı herkes tiksinti veriyordu ona; herkesin yüzü, yürüyüşü, hareketleri tiksinç geliyordu. Birisi kendisiyle konuşmaya kalksa, herhalde doğruca yüzüne tükürür ya da belki ısırırdı...
ölü toprak çekmiş kendini içeri.
takıldın mı peşine, sen de gittin mi ileri?
hala var mı yapraklar, çürümüşler mi çoktan?
yoksa senin de mi söndü artık, gözünün feri?