Hayat insanların duygularını tıpkı dağlar, tepeler gibi şöyle veya böyle erozyona uğratıyor. Sonbaharda solan çiçekler gibi duygularımızın da giderek suyu çekiliyor, sararıyor, kuruyor. Bazı insanlarda bu çok daha belirgin oluyor. Katılaşıyor insanlar, esnekliği, yumuşaklığı kayboluyor.
Ağzına kadar duygu dolu bir küp gibidir insan. Sevdikçe, sevildikçe kabına sığmaz, rengârenk, pırıl pırıl olur, yedi dağın çiçeğinin kokusu yayılır etrafa, ılgın ılgın akar duygular
İnanç ve şüphe geceyle gündüz gibidir, birbirlerinden ayrılmazlar. Bir yandan bana inanmak, güvenmek isterken, bir yandan içindeki şüphelerden kurtulamıyor
Yaşama evet ama ölüme hayır! Hep yaşayacağız, hiç ölmeyeceğiz! Hayır, aslında istediğimiz bu değil. Ölüm korkutuyor, incitiyor, üzüyor bizi. Yaşamdan, geçmişimizden, sevdiklerimizden ayrılmak zor geliyor en çok. Sanki hep birlikte tatile gitmişiz de, tatilin en güzel yerinde aniden iş için çağrılmışız gibi... Herkes tatile devam ederken bırakıp gitmek gibi ... Hep bir haksızlık, bir adaletsizlik gizli ölümün içinde! Herkes yaşarken biz veya yakınlarımızın başına geliyor gibi.
Yaşarken ayağımıza takılan küçücük bir taş her şeyi nasıl alt üst edebiliyor? Kocaman taşları zıplayıp atlarken, özellikle en yakınlarımızdan gelen o küçücük taşlar, nasıl da kaderimizi bu kadar değiştirebiliyor?