Bazı fotoğraflarımız vardır ki, o fotoğraflar, bize aslında kim olduğumuzu, onlara her baktığımızda, olanca güçleriyle hatırlatırlar: Artık, o fotoğraftaki insan olmadığımızı oldukça iyi bilmemize rağmen, bir şey, bize yeniden o fotoğraftaki insan olmayı çıldırtasıya özletir: Böyle fotoğraflara bakarken, içimizden akıp geçen duygu tarihi, bizim için hakiki bir kimlik kartı yerine geçebilir bu cihanda...
Nasıl olduğunu anlamaksızın ışık hızıyla geçiveren yılların hakiki şiddetini; yılların ailenin üstünde bıraktığı geri döndürülemez izleri, kendi kalbinin ortasındaki küçük kara noktada hissettiğinde anlarsın.
Portekizcede ‘saudade’ diye bir kelime vardır: Artık kaybolmaya başlamış, nadirleşmiş veyahut tamamen kaybedilmiş bir şeyi ya da bir kişiyi derinden özleme hissi demektir bu... Osmanlıcada ve günümüz Türkçesindeyse, ‘saudade’ kelimesini anımsatan, Arapça kökenli bir kelime bulunur: Süveyda. Tasavvufta, ‘kalbin tam ortasında, gizli günahlarımızın saklı durduğuna inanılan, küçük, kara nokta’ demektir süveyda... İşte, bu kara nokta, mazinin kalpte yarattığı sarsıntılarla büyümeyi bir hayli sever... Aşkla bağlandıklarını, –aşkla bağlandıkların yanında olsalar da olmasalar da– kalbindeki süveyda sarsıldığı için, bir gün, durup dururken, gümbür gümbür bir pişmanlıkla, daha önceleri hiç özlemediğin kadar şiddetli özlersin...
Ben... En çok... Güzel bahaneler uyduranları sevdim... Ha bire açıklama yapanları, açıklama yapmamı mütemadiyen zorunlu kılanları değil... Diyelim ki bir gece körkütük içmek için... Diyelim ki aniden ve yeniden, en temiz yerden sevmeye başlamak için bahane... Diyelim ki çok güzel bir şeyi delidolu överken, onunla kendimizi daha güzel ve hür hissedebilelim diye bahane...