Kahvaltının yavaş edilenine günaydın.
Avuç içleri rozmarin kokan kadınlara, fırından taze ekmeği kapıp gelen çocuklara, her gün aynı saatte aynı yerde oltasına yem bağlayan adamlara... Günaydın.
Islak beton kokusundan dahi mutluluk sebebi çıkartabilenlere günaydın.
Boynundaki zili çıngır çıngır çalan kar beyazı av köpeğine, dalgaların üstünden gümüş zırhlı ordular gibi uçup giden kefal sürüsüne... Günaydın.
Şu çakır gözlü kediye, kekik yiyen beyaz boynuzlu keçiye, iskeleye ilişen mavi yengece günaydın.
Yunus görünce bas bas bağıran heyecanlı tiplere günaydın.
Motorları durdurup küreklere asılanlara, bir kayanın yosunlu yamacında keyfine bakan istiridyeye, Ege şivesiyle “Seni seviyom” diyen sevgililere günaydın.
Bu dünyaya nefes aldıran herkese ve her şeye, hatta geceye bile...
E bir de “yaz gelsin”cilere...
Neşeli yalnızlığın lodosundan günaydın.
Bugün, birkaç duble ilkbahar içip kırlarda volta attım... Aramızdaki şehirleri çıkardım, mesafelerden kurtuldum. Çıngar çıkardım takvimler arası. Kelimelere gelişine vurdum. Yırttım attım haritaları, anayasaları. Seninle bin kez daha dağıldım sayfalar üstü, cemreler sonrası, adalar arası... Seni var ya, seksen milyonlarca kez öptüm saydım. Cıvıl cıvıl bir şehir akşamının sokaklarında buldum kendimi... Çiçekli bir baharın koynundan taştım. Çıplak ayaklarından öptüm say seni: Geldim, sokuldum, koltuk altından öptüm seni... Gülen gözlerinden bin kere öptüm. İçim ilkbahar sabahı, dışım yaz gecesi... 'Florebo cuocumque ferar' diyor bilgenin biri: 'Taşındığım her yerde çiçek açacağım' demiş yani. Yürüdüğüm her yerde çiçek açtım bugün... Ben bugün, ilkbaharın kendisi oldum. Bilmem, senin bundan haberin var mı?
İnsan, denize bakarken, tekneleri memleketi olarak görebilir. Yıldızlar, mürenler ve mığrılar arasında bir yerde, kalbini, hürriyete açılan maviliklerde bırakabilir.