Düşünün… Fazlasıyla boğucu bir aile yaşantınız var ve karşınıza ansızın yakışıklı Amerikalı bir adam çıkıyor.
E tabii siz de hemen evlenip heyecan içinde, hiç görmediğiniz bir kıtaya yelken açıyorsunuz. Fakat dünyanın bir ucundaki bu kasaba hayli küçük, kocanız sıkıcı ve tutucu; dindar kayınpederiniz hep sizinle yaşayacak hatta ölmüş kayınvalideniz ruhu ve eşyalarıyla hayatınızdan çıkmayacak… Ve tüm bunların kıskacında yaşarken, biri çıkıp yöneticilerin desteklediği bir projeden bahsediyor, “Atlı Kütüphaneci” olmaktan… Yani dört beş kadın heybelere kitapları dolduracak ve dağ tepe dolaşıp kitap dağıtacak. Siz olsanız, ne yapardınız? Kim der ki, tek amacı sıkıntısını atmaya çalışan bir kadının hem özgürlüğü hem arkadaşlığı hem aşkı böyle bulacağını…
Bu kitaba puanım 10/10.
Kitaplığımda 10/10 vereceğim tek kitap oldu çıktı. Kitabı okurken aldığım zevki size nasıl anlatsam bilemiyorum. Çikolatayı çok sevdiğim için size şöyle özetleyeceğim: Çikolata şelalesinden bardak bardak çikolata içmek gibi. Bunu düşünürken bile ağzım sulandı. Neyse kitaba dönelim. Alice gibi bir kızla tanıştığım için kendimi şanslı hissediyorum. Alice'in yaşadığı her duyguyu kitabı okurken ben de yaşadım.
Okurken hep merak ettim sonu nasıl bir son diye. Bu merak kitabı elimden düşürmeyişime sebebiyet verdi. Kitabı alırken bilmiyordum tabii nasıl bir kitap olduğunu, eve giren 467 sayfalık kitabın en sevdiğim kitap olacağından hiç haberim yoktu. Konuyu bir kenara bıraktım, o anlatımlara ne demeli? Kelimelerin muhteşem uyumu, cümlelerin oluşturduğu bütünlük... aferin Jojo Moyes! Ve de teşekkür ederim, böylesine harika bir kitap yazdığın için.