Celal Bey uyuyamıyordu. Güneşin gökte yükselmesi, gözleri uyandırdığı gibi, ayın o kadar âşıkane surette her tarafa akseden ışığı da bu heyecan dolu genç ruhu uyandırmıştı. Uyuyamıyordu. Yatağından kalkarak ıstıral ve çarpıntısını yatıştırmak için, eline bir kitap aldı; bir saat içinde otuz kırk sayfa okudu. Fakat okuduğu yerlerden bir kelimesini anlamamıştı. Uykusuzluğun verdiği bir hararetle yataktan kalkıp saate bakarak, sabahın yaklaştığını anlayınca, şafağı seyretmek için bahçeye inmeye karar verdi. Giyinip de kimseyi uyandırmamak için yavaş yavaş merdivenlerden aşağı inince, alt kat odalarının açık bir penceresinin önünde, birisinin gamlı bir surette düşündüğünü görerek, korku ve çekingenlikle yanına yaklaştı. Dilber' di!
Galiba o da hiç uyumamıştı ki, gündüz ki elbisesi hâlâ üstünde idi. Birbirleriyle konuşmaya başladılar.
Celal Bey:
-Bak, şu yıldızlar gecenin bu derin sessizliğinde nasıl parlıyor. Ta şu ufkun üizerinde, senin gönlüne bakan şu iki çift yıldız, düşündüklerini Venüs yıldızına söylemek için ufuklara doğru uzaklaşan iki beyaz güvercini andırmayor mu? Bunlar güzel, hepsi güzel. Fakat sen onlardan daha güzelsin.. Sen niçin uyumadın?
Dilber, gönlündeki muhabbeti gizlemek için:
- Hiç efendim, ben uyudum
demek istediyse de, Celal Bey, ruhun kendisine verdiği sırları ifga etmeye alışık olan gözlerinden Dilber'in sevgisini anlayarak:
Senin beni ne kadar etkilediğini biliyor musun?
Beni gündüzleri düşündüren, gece sabahlara kadar
uyutmayan hep sensin! dedi.