İnsanlar daha fazla eğitim aldıkları halde, daha az akıl yürütüyor, daha az muhakeme ediyor ve daha az fikir üretiyor. En iyi olasılıkla zekaları gelişti ama akıl yürütme kapasiteleri -yani, yüzeyin altına nüfuz edip, bireysel ve toplumsal hayatın temelini oluşturan güçleri anlama yetenekleri- giderek zayıfladı.
Sonuçta, ortalama bir insan kendini güvensiz, yalnız, bunalımlı hisseder ve bolluk içinde mutsuzluk çeker. Onun için hayatın anlamı yoktur; hayatın anlamının sadece bir "tüketici" olmaktan ibaret olamayacağının belli belirsiz farkındadır. Eğer sistem ona, hayatta değerli olan her şeyi giderek daha çok kaybettiğini unutmasını sağlayan, televizyondan sakinleştiricilere kadar uzanan sayısız kaçış yolları sunmasaydı, hayatın anlamsızlığına dayanamazdı.
Birey, çalışma saatleri sırasında bir üretim ekibinin parçası olarak yönlendirilir. Serbest zamanları sırasında ise, nelerden hoşlanması gerektiği söylendiyse onlardan hoşlanmasına rağmen kendi zevklerine göre yaşadığı yanılsamasını taşıyan, mükemmel tüketici olmak üzere yönetilir ve yönlendirilir. Durmadan, onu kalan son gerçek kırıntısından da yoksun bırakacak sloganlar, telkinler ve gerçek dışı fikirlerle kafası şişirilir. Çocukluktan itibaren gerçek inançlardan caydırılır. Eleştirel düşünce çok azdır, gerçek duygular çok azdır, böylece bireyi, yalnızlıktan ve kaybolmuşluğun dayanılmaz duygusundan ancak diğerlerine uyum sağlamak kurtarabilir. Birey kendini, kendi güçlerinin ve iç zenginliğinin fiili taşıyıcısı olarak değil, canlı varlığını uydurmaya çalıştığı kendisi dışındaki güçlere bağımlı fakirleşmiş bir "nesne" olarak hisseder. İnsan, kendisine yabancılaştırılır ve kendi yaptığı işlerin önünde diz çöker. Ürettiği nesnelerin önünde, devletin önünde ve kendi yarattığı liderlerin önünde diz çöker. Kendi eylemi, kendisinin hükmettiği bir güç olacağına, onun üzerinde ve ona karşı duran yabancı bir güç haline gelir.