• Gece ile gün birbirlerine aşık olmuşlar, lakin kavuşamamışlar. Çünkü buluşacakları bir yer bulamamışlar bir türlü. Sonra bir gün akıllarına deniz gelmiş. Denizde buluşabiliriz diye düşünmüşler. Güneş batıp, gecenin karanlığı denizi sarınca, gün ışığı ile beraber gizlice denizin içinden gelmiş kavuşmuş gece ile. En karanlık gecede bile, denizin içten içe yanmasının sebebi işte buymuş. Birbirine dokunamayan iki aşığın buluşmasıymış yakamoz. Ümitsizliğe düşenlerde yakamoza bakıp düşünürlermiş: İmkansız diye bir şey yok. Işık her daim var.
  • Listemde olmamasına rağmen gördüğüm gibi okumaya karar verdiğim bir kitap.. Bir ders saati içerisinde hocanın tam da "depresyon" konusunu anlatırken özellikle Irvin D. Yalom'un Aşkın Celladı adlı kitabını okumamız da fayda olabileceğini söylemesiyle, bir önümde oturan arkadaşımın masasında kitabı görmem ve okumak için kendisinden rica etmem bir oldu.
    Kitap özet olarak, psikoterapist Yalom'un terapileri esnasında ilginç bulduğu hastalarından 10 tanesinin öyküsünü içermektedir. Tabi öykülerin gerçekten yaşanmış olduğu, sadece okurların okur iken hastaların kimliğini tanımamaları adına yer yer değişiklikler yaptığını ve hastalardan özellikle izin alarak böyle bir çalışmada bulunduğunu yazar önsözde belirtmiştir.
    Öyküleri okuyup bütün olarak ele aldığım da, aslında hayatlarında belli sorunlarla mücadele etmeye çalışan hastalarla çok da bir farkımızın olmadığını gördüm. Sadece arada çok ince bir çizgi var. Kimimiz yaşadıklarımızı, hissettiklerimizi çok fazla içselleştirip hayatlarımıza mal ediyoruz, kimimiz ise bunların yanından kıl payı geçiyor ve her şeye rağmen hayatlarımıza devam ediyoruz. Yalom'un hastalarında da yalnızlık, ölüm korkusu, tüm hayatını birine atfetme, yaşım amacını yitirme gibi aslında çoğumuzun hayatına hiç de uzak olmayan sorunları ne denli yaşadıklarını görmekteyiz. Bazısı bu sorunları o kadar derin yaşamakta ki depresyon boyutuna varmış veya varmaya ramak bırakmıştır. Bu hastalarda göz ardı edilemeyecek belirtiler çok açık..Hastanın fiziksel görünümünü ve bakımını ihmal etmesi, bitkinlik, yorgunluk, hayatı boşvermişlik, çok/az uyuma(uyku bozuklukları), çok/az yeme(yeme bozuklukları),cinsel isteksizlik vb. belirtiler görülmektedir.
    Bu öyküler ile beraber Yalom terapi süreçlerinde ne gibi zorluklarla karşılaşmış,neler hissetmiş ve neler deneyimlemiş sıkça değinmektedir. Bu deneyimlerine değinirken terapi merkezli mesleklere (psikiyatr,psikolog,psikolojik danışman vb.) de belli başlı tüyolar verdiğini düşünmekteyim. Bunlar;
    •Bir hasta ile sağlıklı ilişki kurma yolunun hastayı koşulsuz,yargılamadan kabul, içten ve hastayı anlamaya dayalı anlayıştan oluştuğu.
    •Hasta temel sorunları terapi esnasında terapistten gizlerse hiçbir terapinin şansı olmadığı.
    •Terapinin, terapist merkezli değil terapist ile hastanın ortak çabası ile bir yere gelebileceği.
    •Terapistin faydalı olabileceğini düşündüğü zamanlarda hastaları ile belli sorunlarını paylaşabileceği. Böylece hastanın terapistinin de hayatında benzer sorunlar olduğu düşüncesiyle kendini daha rahat hissetmesi.
    •Hastanın terapide sorununun sorumluluğunu üstlenmesi ve bu doğrultuda olumlu sonuçlar için çabalaması gerektiği.
    •Terapistlerin hastaları ile duygusal ilişkiye girmemesi gerektiği (aşk, yakınlaşma vs ) aksi takdirde terapinin düşeceği. Ki böyle bir durumun yardım amacı taşıyan her mesleğin esas kuralının çiğnendiği anlamına gelmesi.
    •Terapinin sihirli bir değnek olmadığı ve bir anda sonuçlanamayacağı, hastada süreç içerisinde değişimlerin meydana gelebileceği.

    Son olarak Yalom'un terapileri esnasında hastalarından terapiden önceki gece gördükleri rüyaları anlatmalarını istemesi gözümden kaçmayan bir detay idi. Hastalar düşlerini anlattıktan sonra Yalom düşler ile hastaların asıl sorunlarını bağdaşlaştırıp ona göre terapiye yön veriyor ve belli sonuçlara varıyordu. Bu durumda aklıma ilk gelen şey psikanalizin babası,derslerimizin olmazsa olmazı Sigmund Freud'un, düşlerin bir hekime vücutta meydana gelen birtakım değişikliklerin ve hastalıkların ilk sinyalini verebildiği fikri geldi..

    Kitapta sevdiğim küçük bir alıntı bırakıyor ,keyifli okumalar diliyor ve kapanış diyorum.

    "Âşık olan hastalarla çalışmaktan hoşlanmam. Bu belki kıskançlıktandır; çünkü ben de aşkın büyüsüne kapılmayı çok isterim. Belki de aşk ve psikoterapi temelde uyuşmadığından. İyi bir terapist karanlıkta savaşır ve aydınlanmayı arar, oysa romantik aşk gizemli beslenir ve incelendiğinde ufalanıp dağılır. Aşkın celladı olmaktan nefret ederim."(s:23)
  • Oturur bir gece yarısı, bir adamın bir kadına yazdığı şiir olursun

    O şiir öyle güzel olmuştur, içinde ruh bulursun

    Ahh, o adamlar iyi ki aşık olmuşlar.!

    Ahh, o kadınlar aşka ne çok yakışmışlar..!

    Cemal Süreya
  • “gece 3ten sonra söylenen hiçbir şey ciddiye alınmasın. gece 3ten sonra kimse aranmaz. gece 3ten sonra mesaj atılmaz. gece 3ten sonra yemek yenmez. gece 3ten sonra içilmez. gece 3ten sonra aşık olunmaz. gece 3ten sonra kimse ölmez. gece 3ten sonra baban ölmüş denmez kimseye. gece 3ten sonra sabah olmaz bazen. gece 3ten sonra sabah da birdir bazısı için gece de. gece 3ten sonra sokaktasındır bazen, polisler çevirmiştir, yanında kimliğin yoktur, inandıramazsın kimseyi düzgün bi adam olduğuna. sabah annene gidersin kahvaltıya. ve gece 3te neler olup bittiğiyle ilgili hiçbir şey anlatamazsın ona. gece 3te olan her şey anneleri üzer sadece.


    Burak Aksak
  • KAÇ KADEH KIRILDI SARHOŞ GÖNLÜMDE...

    Meyhaneye gidiyoruz...
    Mimoza’ya...
    Rakı?
    Viski?
    Şarap?
    Votka?
    Körkütük olana kadar...
    Acıdan geberene kadar...
    Kadehleri sayamayana kadar...
    “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un” on bin kez çalana kadar...
    Aşk kafamıza vurana...
    Kalbimizin ağırlığını masaya koyana kadar...
    İçimizdeki hayaletler susana kadar...
    Masallara inanana kadar...
    Bir ağlayıp bir gülene...
    Yan masaya tuzlu fıstık gönderene kadar...
    İçelim...
    İçelim güzelleşelim...
    “Meyhaneci sarhoşum bu gece
    Aşığım, aşık ... Çal bu gece...
    Tak etti canıma...”
    ..............
    Ölüm nedenimiz içkiden mi yalnızlıktan mı olsun?
    Karaciğerden mi ölelim?
    Suskunluktan mı?
    Bizim Ressam Rasim çok içiyor...
    Doktor içersen ölürsün, dedi yine de içiyor.
    Bana bir masal anlat baba
    İçinde hep içkiler, içkiler olsun...
    Bana bir masal anlat baba
    İçinde hep oğlun olsun...
    ..............
    Bu Mimoza, müdavimlerine mezar olacak!
    Mimoza uçamayan kuşların mekanıdır.
    Ötmeyi unutanlar, kanatlarını nereye bırakacağını bilmeyenler ve gagalarına söven kuşların mekanı...
    Biraz peynir...
    Biraz kavun...
    Roka...
    Tarator...
    Fava...
    Ender Abi rakı gönder!
    ............
    Mimoza bir tapınak gibi adeta...
    Kapılarını kapatıp kimsenin açamayacağı kilit taktık üzerimize ...
    Müzeyyen çalsın şimdi:
    Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım....
    Her masa dolu, hepsi birbirini tanır ama aralarında vefa yoktur, tek paylaştıkları Müzeyyen Senar’ın tok sesi...
    .....
    Garson!
    Ölüm iksiri getir!
    Beynimde, karanlıkta bir ispirto alevi yansın!
    Meyhaneci Ender : Bu büyük eczacının kliniğinde tüm ilaçlar reçetesiz satılıyor ve herkes kendine çıkan değil, inen bir yol arıyor. İnebilen içinde birçok kişi buluyor.
    ..........
    Ressam Rasim’in önce ayakları şişti...
    Sonra karnı...
    Son nefesine kadar celladıyla kol kola gezdi...
    İçkiden mi ölelim?
    Yalnızlıktan mı?
    Yaşadıklarımızdan mı?
    Yaşayamadıklarımızdan mı?

    https://youtu.be/Lw2_kSS23Uk
  • V E S İ K A L I Y Â R İ M
    Filmi Üzerine Bir Denemem

    Yolculuğumuz 1 Eylül 1940 tarihli Küllük Mecmuasında yayımlanan Tahattur isimli şiirle başlıyor. Şiiri Orhan Veli Temmuz 1940'da yazmıştır:
    ''Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigârın; / '' İki elin kanda olsa gel '' diyor / Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yârim ''

    Bu şiir, sadece bir sayı yayımlandıktan sonra 26.9.1940 tarihinde bir Emniyet Müdürü yazısıyla kapatılan Küllük Mecmuasının kapatılmasına neden olduğu söylenen şiirdir. O kadar ki, 1941'de 'Garip' adıyla yayımlanan kitaba isim arama sürecinde Orhan Veli'nin öncelikli tercihi yine bu ''Tahattur'' ismi olmuştur. Tahattur, 'hatırlama' demek. İmdi, bakın görün Orhan Veli kendi hatırladıkça bizlere neleri hatırlatacak!

    Bir şiirden, bir öyküye.. bir büyük şairden, bir büyük öykücüye geçelim. 9 Şubat 1947 tarihinde Yedigün Mecmuasında Sait Faik'in ''Menekşeli Vadi'' isimli bir öyküsü yayımlanır. İlk kez 1948'de basılan Lüzumsuz Adam kitabında yer verilen bu kısa öykü sonraki yıllarda yanına Tahattur'u alıp uzun, upuzun bir yolculuğa çıkacaktır.

    Gelin evvela Menekşeli Vadi öyküsüne bir göz gezdirelim: Bayram isminde 28 yaşında bir genç adam vardır. Evli; iki çocuklu.. O vakit için İstabul dışında menekşelerle dolu bir vadide yaşar. Anne, babası, karısı ve çocuklarıyla birlikte... Geçimini bağ bahçe işleriyle karşılar; yetiştirdiklerini pazarda satar. Günün birinde gittiği Beyoğlu'nda çiçeklerini sattıktan sonra içki içer, meyhanede Seher adında bir kadın tanır, sevdalanır. Seher ile birlikte yaşamaya başlar. Seher yüzünden çok kavgalar eder. Bıçaklar çeker. Yedi sekiz ay hapis yatar. Bu sırada Seher bir üniformalının peşine düşer. Hapisten çıkan Bayram Seher'i arar ve bulunca onu böğründen bıçaklar. Ama Seher ölmez. Kendisini kimin yaraladığını da söylemez. Sonra barışsalar da, Seher'in Bayram'ı katil etmemek için yapmadığı kalmaz. Bayram öykünün sonunda yedi sene evvel bir sabah çıkıp gittiği evine geri döner. Karısına.. çocuklarına... Her tarafta menekşe kokusu vardır.

    Bu menekşe kokusunu tahattur edip duracağız bundan sonra... 1960'ların ortasındayız. Sinemamızın yetkin yönetmenlerinden Lütfi Akad bu kokuların aktarı. Bu şiir ve öykünün ellerini birleştirip bir film çekmek ister. Bir metin oluşturmak üzere, önemli çevirileri, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri ile tanınan Burhan Arpad ile irtibata geçilir. Lakin şu olur, bu olur.. proje akim kalır. Mamafih Burhan Arpad çalışmalarının neticesinde 1968'de yayımlayacağı tek romanı olan ''Alnımdaki Bıçak Yarası'' isimli romanını 1965'de yazıp bitirir. Böylece yolculuğumuza şiir ve öyküden sonra bir roman da iştirak etmiş olur.

    Alnımdaki Bıçak Yarası'nın -ulaşabildiğim- 1974'de May Yayınları'ndan yayımlanan ikinci baskısının girişinde Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiiri vardır. Nitekim kitap ismini Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiirinin ilk dizesinden almıştır. Yedi dize, dört cümleden mürekkep mezkur şiiri romanlaştıran Arpad'ın kaleminde her dize vücut bulur, öyküleşir. Şüphesiz ki Burhan Arpad, Sait Faik'in Menekşeli Vadi öyküsünü okumuştur ve ondan esinlenmiştir. Ancak o daha çok Tahattur'a düşülmüş bir dipnot yazmıştır.

    Onun bu kısa romanında Haliç kıyılarında Nuri Amcanın Geyikli Aile Çay Bahçesi'nde ocakbaşı olarak çalışan Kazım, öksüz ve yetim biridir. Bakardır. Yirmili yaşlarındadır. Bir gün arkadaşlarıyla gittiği Çiçekpasajı'ndaki meyhanede bir kadına küfürler eden adamla kadını korumak için tutuştuğu kavgada alnına bıçak yarası alır. (Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden) O kadın Zehra'dır. Sonraki karşılaşmada aralarında aşk başlar. (Bu romanda hep ''Dizlerine kapansam kana kana ağlasam'' şarkısı çalar durur usulca) Zehra, Kazım'a sigara tabakası alır. Yadigârlık. (Tabakam senin yadigârın) Ama Zehra ''vesikalı'' bir hayat kadınıdır. Kazım'dan gebe kalır. Kazım ile evlenemese bile karnındaki çocuğunun vesikalı bir kadından doğmasını istemediğinden vesikalık durumunun kaldırılması İçin komisyona dilekçe verir. Fakat Kazım'a hakikati söylemek zorunda kalınca genç adam Zehra'yı terk eder. Kazım, Zehra'nın çektiği ''iki elin kanda olsa gel'' telgrafıyla Zehra'ya koşar. (''İki elin kanda olda gel'' diyor / Telgrafın) Ama Zehra bir serseri dalaşında ağır yaralanmıştır, ameliyat sonrası Kazım'ı son kez görür ve karnındaki bebeği ile ölür. Kazım alnınındaki bıçak yarası yüreğini acıtır ve hastane koridorunda adeta Orhan Veli şiirinin son dizeleriyle baş başa kalır: '' Nasıl unuturum seni ben / Vesikalı yârim? ''

    Arpad, Selim İleri'nin yazdığı gibi, ''Senaryo kurgusunu çağrıştıran bir yöntemle kırık ve imkansız bir aşk öyküsünü 'sahne sahne' dile getirmiştir.'' Gerek Menekşeli Vadi'nin gerekse Alnımdaki Bıçak Yarası'nın da sonradan film yapıldığını da söyleyelim.

    Bu romanın yayımlandığı 1968 yılında Türk sinemasının gerçek bir klasiği olan capcanlı ve dupduru bir film de vizyondadır. Bir şiir, bir öykü, bir romandan bir filme durak durak akıp gidiyor yolculuğumuz. Bir şiirin ilk dizesini kendisine isim olarak alan romandan son dizesini isim yapan filme: Vesikalı Yârim!

    Türk sinemasının en üretken ve en unutulmaz senaristi Safa Önal, Lütfi Akad'ın teklifiyle Sait Faik'in Menekşe Vadisi'nden esinli senaryosuyla unutulmaz diyaloglar ve sahneler yazar. Türkan Şoray bir taze kadındır ki güzelliği can alıcıdır; İzzet Günay dokunaklı bakışlarıyla ve kaytan bıyıklarıyla karşımızdadır. Nefis bir tango seyreder gibiyizdir, ..ritimli müzikler ve müthiş ahenkli hareketlerle saplanıp kalırız ekrana. Saplanıp kalır içimize bir şeyler. Bir tığ gibi diyorum ya; bir tığ gibi saplanıp kalır Türkan'ın güzelliği, İzzet'in bakışları. İmkansız bir aşk saplanıp kalır. Şükran Ay'ın sesinden bilhassa Kalbimi Kıra Kıra şarkısının rüzgârıyla ve sair şarkılarla iç içe mükemmel bir melodram havası eser. Yer yer trajedi... Lütfi Akad ustaya minnet duyarız.

    Halil'dir bu kez karşımızda olan. O da evli, iki çocuklu... Babasıyla manavlık yapar. Tıpkı Menekşeli Vadi'deki gibi Beyoğlu'nda bir meyhanede bir kadına aşık olur. Sabiha'dır bu kez karşımızda olan. ... Bir sahne.. Halil sorar; '' Sabiha asıl adın mı?'' Sabiha cevap verir; ''Yok yalancı. Takma isim olsa Sabiha mı olur?'' ... Safa Önal, bu tarz etkileyici, güçlü diyaloglarla unutulmaz repliklere hayat verir. Tam elli senedir kuşak kuşak yaşayan... Sahici adı Sabiha'dır ki böylece şehvet metası kostümünden sıyrılıp sevdiğinin hayatına kendi öz kimliği ile girer. Bu çok mühimdir, çok.

    Halil, Menekşeli Vadi'deki gibi evini, karısını, çocuklarını terk eder. ''Kokulu ve boyalı kadın'' Sabiha ile yaşamaya başlar. ... Yine bir sahne.. Halil, ''Boyanı silmişsin, kokun da gitmiş.'' der. ..Ve biz Menekşeli Vadideki Bayram'ın ''... ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım.'' sözlerini tahattur ederiz! Biz durmadan bir şiir, bir öykü, bir roman ve bir film arasında bir şeyleri tahattur edip dururuz. ...
    Halil her ne kadar evli de olsa, ''Nerelere gidiyor, neler yapıyorsak hepsi bende ilk'' diyeceği duyguların alkımında uçar. Sabiha ise Halil'in evli olduğunu öğrenince artık bir göl gibi sularını içine çeker.
    ... Hep bir sahne..
    '' - Evli misin, evliymişsin diyecektin.
    - Diyemem.
    - Niye diyemezmişsin. Korkun ne?
    - Ya evet derse? ''
    Budur işte Vesikalı Yarim'i büyüten, büyüten, büyüten...
    Sabiha, bağırıp çağırmadan tavırlarıyla bağırıp çağırır.
    Ve - âh - o tüm zamanların en iyi film repliklerinden biri:
    '' Sevgi de yetmiyormuş; çok eskiden rastlaşacaktık! ''
    Sabiha evi terk eder.

    Halil, Bayram'ın Seher için ettiği kavgaları Sabiha için eder. O da hapse girer. Lakin Sabiha, Seher gibi değildir. Burada ayrılır, film ile öykü... Sabiha Halil'e sulusepkin sevdalıdır. Halil içeride iken sevdasına sadık kalır, vesikasını kendi içinde yırtar. Ama, ama, ama... En geçilmez bir dağ gibi arada karısı ve çocukları olunca geri çekilmek ister Sabiha. Vesikalı Yârim'de böyle iplik gibi yağmurlar yağar. Sonra Sabiha, Alnımda Bıçak Yarası'ndaki Zehra'ya da benzemez. ''İki elin kanda da olsa gel '' diye telgraf atan kadın değildir o. ''Sana benden yar olmaz'' diye mihnetle çekip gidendir. Halil o mektubu alır, Boğaz'da bir daha okur. Halil o mektubu alır, buruşturup yere atar. Halil o mektubu tekrar yerden alır, cebine koyar. Böyledir ve budur Vesikalı Yarim.
    Sahneler, sahneler... Halil ümidini kessin diye Sabiha ''işe'' tekrar başlayınca.. Halil Sabiha'yı bıçaklar. Ancak Sabiha, Halil'i ele vermemek için ''ben kendimi bıçakladım'' deyince Halil; ''Asıl şimdi yıktı beni'' deyiverir. Tahattur, tahattur, tahattur.... Menekşeli Vadi'de kendisini kimin yaraladığını söylemeyen Seher için Sait Faik de şöyle yazmamış mıydı: ''Seher'in yaptığı erkeklik de Bayram'ın elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu.''

    Halil de sonunda evine döner. Kapıyı çalar. Oğlan çocuğu şaşkın; ''Anne babam geldi.'' diye sevinç ve korkuyla karışık, karmakarışık seslenir. Halil'in karısı (ismini bile bilmeyiz!) kenara çekilir, yol verir ona. Halil içerideki odaya girer. Kızını da yanına sokuşturur. Oğlan; ''Başımı okşadı benim, kalacak mı?'' diye sorar. Kardeşiyle kapı deliğinden bakışırlar... Kadın içeride tek kişilik (ah!) bir yer yatağı serer. Yastıklar.. çarşaf.. yorgan... İki eli önünde, Necatigil dizeleri gibi - saygılı, tutuk... dünyanın en güzel sorusunu sorar:
    - Aç mısın?

    Halil başıyla hayır der. Tek kelime yok. Biteviye bir hüzün... Sızılı, tırtıklı, derin. Melodramın doruğu. Bağırası gelir insanın. Halil, Bayram gibidir artık. ''Bostana ben gideceğim ana!''

    Sabiha aşktan yanıp tutuşsa da Halil'i çocuklarıyla sarmaş dolaş görünce; büsbütün melal dolu gözleriyle kalabalıklara karışır. Nereye gider Sabiha? Ah Sabiha! Kime ağlayalım; sana mı, yoksa adını bile bilmediğimiz iki çocuğun anası kadıncağıza mı? Ya Halil? ... Anlatılamıyor bazı şeyler. Ve henüz bitmiyor yolcuğumuz.

    Bilmem inanır mısınız; bütün bu anlattıklarımdan habersiz, altı sene evvelki yazdıklarımı ansıyorum burada; (Tahattur derdi Veli'nin oğlu...)

    bütün bohem dolu günlerden sonra
    kahrolası aralık'lardan, pis ağustos'lardan sonra..
    bir gece, koşarak döneceğim evime,
    evime:
    karıma, çocuklarıma...
    merak etmiş olacaklar beni.
    karım, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    tatlı tatlı bakacak yüzüme
    affeder gibi soracak:
    aç mısın?

    Feylesof
  • St. Petersburg'da geçen 4 gece ve bir gündüz... Kitapta o naif hitaplar ve cümlelerin oluşu "şuan ne kadar da kaba saba konuşuyoruz" düşüncesini aklıma getirdi. Bir gece vakti hiç tanımadığı bir kıza ( Nastenka'ya) rastlaması ve hayatının dönüm noktası olarak sayabileceği cesareti toplayarak gönlündeki yılların birikimini anlatmaya başlıyor. Her gece aynı saatlerde buluşan iki gencin sonu biraz hüzünlü bitiyor.
    Bazen bir insanla ilk karşılaştığımızda sanki yıllardır o kişiyi tanıyor gibi sevip, ona yakınlık duyarız. Bu durumu çeşitli kaynaklarda ruhlar aleminde tanışıyor olmamıza bağlayanlar olması mantıklı geliyor. Zira bazen i ilk karşılaştığımız insana aşık oluyor, kimi zaman da en iyi dostumuz oluyor. Mutlaka birçoğumuzun buna benzer durumlarla karşı karşıya geldiği tezini yabana atmamak gerek. Kitaptaki durum da sanki bunu gösteriyor. Herkese iyi okumalar dilerim.