• Kısaca söylemek gerekirse, Müslümanlık, İslamiyet değildir. Her Müslüman'ın her davranışı da İslami değildir, İslamiyet' i bağlamaz. Zaten Müslüman'ın her hareketi İslami olsaydı, asır, fesat asrı olmazdı.
  • Ey nefsim! Deme: ‘Zaman değişmiş, asır başkalaşmış; herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur.’ Çünkü ölüm değişmiyor; firak bekaya kaybolup, başkalaşmıyor. Acz-i beşeri, fakr-ı insani değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peyda ediyor. Hem deme: ‘ Bende herkes gibiyim.’ Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder.
  • Karl Marx, 1848'de şöyle diyordu : '' Batı Hint Adaları'nın kaderi kahve ve şeker üretimiymiş gibi gelebilir insana. Ama iki asır önce ticaretle yakından uzaktan ilişkisi olmayan doğa buraya ne bir kahve ağacı, ne de bir şeker kamışı dikmişti.''
  • Avrupa'nın kadın haklarını savunmayı yeni yeni düşündüğü bir zamanda İslamiyet, daha 14 asır önce ailenin temelini meydana getiren kadına şeref ve itibarını kazandırmıştı.
    Mehmet Oruç
    Sayfa 100
  • “Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.”

    --Bediüzzaman Said Nursi Hz.--

    Evlerimiz 4+1 yada dubleks ama yine de dar geliyor.
    Evlerimiz son derece lüks ama yine huzur yok manen dar geliyor. .
    Neden?
    Meselenin özü evin metrekaresi büyüklüğü yada küçüklüğü veya lüks olup olmaması değil.
    Efendimiz (asm) şöyle buyurur ki,
    “Eğer bir evde Kur'an okunursa o ev içinde oturanlara bol gelir, o evde melekler toplanır, o evi şeytanlar terk eder ve o evin hayır ve bereketi artar.
    Eğer bir evde de Kur'an okunmazsa o ev içinde oturanlara dar gelir, o evi melekler terk eder, o evde şeytanlar toplanır ve o evin hayır ve bereketi azalır.”
    .
    Evlerimizde Kur’an yok.
    Kur’an okunsa da mânası yok
    Kur’an okunsa da şeriatı yok.
    Kur’an okunsa da Kur’an’ın insan üzerindeki en net gözükme şekli olan sünnet-i seniyye yok. .
    Böyle evlerde huzur arama. Eşya ve rahatlık huzur verseydi bu asır ASR-I SAADET olması gerekirken ASR-I FELAKET olmazdı. Maddi imkanların çok az olduğu çoğu zaman hurma ile gıdalanan Efendimiz (asm) ve ashabının bulunduğu asır da bu maddi imkansızlıklara rağmen ASR-I SAADET olmazdı. İnsana huzur verecek maddiyat değil maneviyattır.
    Maddiyata bağlı huzur arayıp, manevi cephesini unutanların huzuru bulması imkansızdır. .
    “Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.”

    --Hasan Yenidere--
  • "Eğer bir gün bir kitap yazsaydım böyle bir kitap yazardım."
    Her Mustafa Kutlu okumamdan sonra bu cümleyi kurarım içimden, bu sefer daha sesli kurdum. Oysa ben çok değil bir sene önce hiç Kutlu okumamış bir insandım. Yine geçen sene bu zamanlar yeni bir kitabı çıkmıştı Tarla Kuşunun Sesi onunla başladım okumaya ve geçen bir senede bu okuduğum 13. kitabı. Artık Mustafa Kutlu'yu tanıyorum hatta bir hayranıyım diyebilirim. Yukardaki cümleyi kurma sebebimse her kitabında kapıldığım sanki bu kitabı ben yazmışım duygusu, olay örgüsünden, karakterlere, olay arasında çaktırmadan ifade ettiği düşünceler tamamen benim düşündüklerim. Bu açıdan hiç bir yazarı kendime bu kadar yakın hissetmedim. Mustafa Kutlu kitaplarından aldığım zevkte bundandır. Aynı şeyi düşünüyoruz ama o yazıyor ve çok güzel yazıyor. Oysa ki ben yazamam. Bakın ben, bir çok tuhaf marifetimin yanı sıra, elime bir kalem verseniz ve deseniz ki edebi bir şey yaz şuraya, adımı soyadımı bile yazamam. Yazmakta bir sanatçının bir müzik bir beste yapması gibi büyük bir yetenek. Yeteneği olmayan yazamaz. Çok okuyan, edebiyatı seven böyle biri olsa da yazamaz yetenek yoksa. Zaten edebiyatta bir sanat. Mesela sitemizde bazı arkadaşlarımız öykü yazımı yapıyorlar. Taktir ediyorum güzel öyküler çıkıyor. Çokça imrensem de ben hiç cesaret edip denemedim. Gerekte yok zaten herkes becerebildiği işi yapmalı. Evet var edebiyatla yakından uzaktan alakası olmayıpta kitap yazmaya kalkan. Ama bazen öyle kitaplara denk geliyorum ki, kitabın sayfası isyan ediyor bu kitabın kağıdı olacağıma tuvalet kağıdı olsaydım diye. Neyse kendimden çok bahsedip konuyu da çok dağıttım. Bu güzel kitaptan bahsedelim artık ama bu sefer spoiler fazla olacak kitabı okumadıysanız ve okumayı düşünüyorsanız incelemeye burdan sonra devam etmemenizi tavsiye ediyorum.
    Yine kalabalık bir hikayeyle karşımızda Mustafa Kutlu, olaylar, karakterler, fikirler kalabalık. Kitap bittiğinde 300 sayfa değilde 1000 sayfa okumuş gibi oluyorum. Olay örgüsünden başlarsak Suna ve Elifle başlayıp ikisinin de özellikle Suna'nın geçmişini hatta uzak geçmişini -ki hepsinden ayrı bir hikaye kitabı çıkar- anlatıyor. Bu kısmı çok sevdim çünkü klasik Kutlu fikirleri burada bol bol var, her kitapta bahsettiği, modernleşme, şehirleşme, köyden göç, toprağı terk etme, tüketim bireyi olma ve buna hapsolma... Mustafa Kutlu bu konuları neredeyse bir sosyolog edasıyla çok güzel işliyor. Burada da Suna'nın aile geçmişinde sık sık bunlarla karşılaşıyoruz. Mekan tabi ki Üsküdar. Mustafa Kutlu kitaplarına kendinden çok şey katıyor. Zaten karakterlerden biri her kitap ya Erzincanlı ya oraya yolu düşer. Bu seferde Suna'nın annesinin dedesi Erzincan olmasa da oraya yakın Arapgirli. Anneannesi de öğretmenliğini Erzincanda yapıyor. Şaşırmadım tabi, memleketine sahip çıkması hoşuma gidiyor hele ki bu gece Akhisar'ın Galatasaray'ı 3-0 yenmesini düşününce. Neyse dağıttım yine. Başkarakterimiz Suna ve Elif hatta Suna daha ön planda. Bu kitabı okuyan çoğu kişi Suna'yı kendisine çok daha yakın görecek ve benzetecek. Hatta ben bile bir erkek olarak öyle gördüm. Kaşını gözünü değil tabi zira hanfendi Isabelle Adjani'ye tıpatıp benziyor. Suna'nın fikirleri, arayışı, düşünüp isteyip yapamayışı ve nihayetinde çoğumuzun geldiği yer olan "Ya Tahammül Ya Sefer" noktasına gelişi. Elif hanım ise biraz daha marjinal bir karakter, kavgacı, mücadeleci. Ama ikisininde en ortak noktası bizle de ortak diye biliriz deliler gibi kitap okumaları.
    Ahmet Hamdi Tanpınar takdimine, göz önüne koymasına da özellikle bir paragraf açmak lazım. Mustafa Kutlu'nın Tanpınar sevdası malumdur kitaplarını da kendi yayınevi basıyor zaten. Çoğu kitabında ufak ufak değinir Tanpınar'dan ama bu sefer Edebiyat Doçentimiz Suna üzerinden kitabı okuyanların kitap biter bitmez Tanpınar okumaya başlamasına neden olacak kadar bir Tanpınarla çıkıyor karşımıza, öyle ki Suna'nın Ali ile tanışması bile Tanpınar sayesinde olacak kadar bağlayıcı yapmış hikayeye. Suna'nın edebiyatçı olması da onun üzerinden Tanpınar hakkındaki görüşlerini okuyucuya aktarmak için bir fırsat tabi. Bu anlamda Suna'nın yazar hakkında söylediği çoğu şeyin Kutlu'nun düşüncesi olduğunu düşünüyorum.
    Bir konu daha var ki bu biraz Kutlu Amcaya sitem. Serdar eşini aldatır, Tarık eşini aldatır, Ali eşini aldatır. Üstad bir tane iyi erkek karakter olmaz mı şu hikayede? Şimdi 3'te 3 olunca insanlar genelleme yapmaya başlar. Şaka bir yana burda beni en fazla üzen ama şaşırtmayan tabiki Serdar oldu. Tamam Serdar'a kızmayayım hadi artık Serdar'lar çok var Kutlu da bunun farkında bu Serdar gibilerini biz Ya Tahammül Ya Sefer de öğrendik zaten. Geçmişin siyasi cenderesinden geçen dava adamları, zalimin zulmüne feryat edenler, şimdi devran dönünce parayı bulunca o geçmiş günleri, bütün o koşuşturmaları, o eylem planlarını, Beyazıttaki gösterileri, polisle, karşıt görüşle kavgalarını, uğradıkları zulmü, davayı unuttular. 28 Şubatta başörtülü arkadaşları savunan Serdar'lar devran dönünce güç kendilerine geçince, parayı bulunca.. neyse şimdi küfretmek istemiyorum velhasıl para adam olmayanı bozar. Elif bir yerde bunu söylemişti tam hatırlamıyorum hatırlayan arkadaşlar varsa yazsın lütfen. Serdar'ın belki de hiç imtihana girmediğini, imtihana girmeden sınavın kazanılamayacağını. Sevincini bulma koymuşsun kitabın ismini sayın Kutlu, kim sevincini buldu peki bu kitapta. Yüreği güzel iki kadın, yüreğindeki bütün yüzlerin O'na dönüşeceği bir "O" hayal etmişlerdi ta küçükken büyüdüler birer "O" da buldular ama Onlar sevinci değilmiş.
    Suna ile başladık onla bitirelim. Suna inzivasını ve kendini bulmak için Ya Sefer demesini Yunus'un şu sözleriyle desteklemişti: "Beni bir dağda buldular kolum kanadım kırdılar." Benimde aklıma Ahmet Kaya'nın "Biz dağlarda keklik idik şimdi bu çöplükte karga olduk." sözleri geldi. Ahir Kelam büyükdedesinin Arapgir'in bir köyünde başlayan hikayesi, Fıstıkağacı, Çamlıca, Üniversite derken yaklaşık bir asır sonra yine bir köyde bitti. Kutlu yapacağını yaptı her hikayesinde kente göçürürdü köylüyü yine yaptı ama bu sefer finalde hikaye tersine döndü. Ve hikaye bitti. Bu tuhaf insanların hikayesi artık bizim içimizde sürecek çünkü yazar öyle istedi. Ama kimseye iltimas geçmek yok çünkü herkes payına düşeni yaşar. Suna ve Suna gibiler için de dua etmeyi unutmayın. Ne demişti Mustafa Amca "Dua müşterek, çünkü dert müşterek."
  • Said Nursî Hazretlerinin, kurucularından bulunduğu 'İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti' üzerindeki kıymet hükmü ve cemiyetin gayesine ait görüşü:

    "Cihet-ül-vahdet-i ittihadımız, Tevhiddir. Peyman ve yeminimiz, imandır. Mademki muvahhidiz, müttehidiz. Herbir mü'min i'lâ-yı Kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük halâs sebebi, maddeten terakki etmektir. Zira; ecnebiler fünun ve sanayi silâhiyle, bizi istibdad-ı mânevileri altında eziyorlar. Biz de fen ve san'at silâhiyle, i'lâ-yı Kelimetullahın en müdhiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkâra cihad edeceğiz. Amma; cihad-ı haricîyi, Şeriat-ı Garrâ ile berahim-i kâtıasının elmas kılıçlarına havale edeceğiz. Zira, medenîlere galebe çalmak, ikna iledir; söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!

    Meşrutiyet ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibaretdir. 13 asır evvel Şeriat-ı Garrâ ile teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa'ya dilencilik etmek, Din-i İslâma büyük bir cinayettir ve Şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. Kuvvet kanunda olmalı; yoksa istibdad tevzi olunmuş olur. Hâkim ve âmir-i vicdanî Şeriat olmalı. O da mârifet-i tam ve medeniyet-i âm, veyahut Din-i İslâm namiyle olmalı. Yoksa; istibdad daima hükümfermâ olacaktır. İttifak, hüdadadır; heva ve hevesde değil! İnsanlar hür oldular amma, yine abdullahdırlar. Her şey hür oldu. Başkasının kusuru, insanın kusuruna sened ve özür olamaz! Ye's, mâni-i her kemaldir. 'Neme lâzım, başkası düşünsün'
    istibdadın yadigârıdır."