Hüzn-ü Beşer, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi

Sen benim kimbilir kaç asır hep başkaları tarafından kuşatılmış ve nihayet zorla düşürülmüş kale'm değil misin?...

Nun Masalları, Nazan BekiroğluNun Masalları, Nazan Bekiroğlu

“Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz. Gür alevler halinde dönmelisiniz”

ATATÜRK’TEN BİR SES

1924 yılı Ekim ayındaydık. Büyük Zafer’den sonra Atatürk iki girişimde bulunmuştu. Birisi İzmir’de topladığı İktisat Kongresi ki “Milli Ekonomi” sözü tarihimizde ilk defa bu kongrede ortaya atılmıştı. İkinci hareket Avrupa’ya ilk öğrenci kafilesinin gönderilmesidir. Bu ilk kafilede Avrupa’ya gitmek üzere 150 arkadaş başvurmuştu. Son derece sıkı bir eleme sınavı geçirdik, bir süre sonra sonuçlar ilan edildi.150 kişiden 13 kişi seçilmişti. Şimdi bu gruptan hatırlaya bildiğim; Suat Hayri, Burhan Toprak, Namdar Rahmi, Vildan Aşir, Cemil Sena ve Necip Fazıl bulunuyor.

Benim ismimin yanına Atatürk, “Berlin Üniversitesi’ne gitsin” diye yazmış. Yola çıkacağımız gündü. Berlin’e Balkanlardan ve Polonya’dan geçen bir trenle gidilirdi. Vakit geldi, Sirkeci Garı’ndayım ama kafam çok karışık.

Gitsem mi, kalsam mı?

Beni orada unuturlar mı?

Para yollarlar mı?

Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir posta müvezzininin sesini duydum: “Mahmut Sadiiii!... Mahmut Sadiii! Bir telgrafın var.”

Elime bir telgraf tutuşturuldu. İmza Milli Eğitim Bakanı’nındı. Atatürk’ün emri ile çekilmişti. İçinde hatırımdan çıkmayan şu cümle vardı:


"Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz."

Mustafa Kemal

Telgrafı okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım.

“Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme” dedim. Düşünün... 1923’te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?

Gittim, çok çalıştım, çok başarılı oldum.

Ülkeme “alev” olarak döndüm.

Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum. Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.

Ben kim miyim?

Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamıyım...

Hangi derse girsem, hangi imtihana çıksam kulaklarımda bu cümle çınlardı. Yol boyunca içinde alevden bir şevk ve omuzlarında dağlar gibi bir sorumluluk taşıyordum.


Bu ses artık ömrüm boyunca beni hiç bırakmayacaktı.

Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak

MEAL HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ ALMAK İSTEYENLERE
Takdim
Hakīkatler ve hikmetler menbaı olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân ni‘metini, bizlere ihsân eden ve bizi Kur’ân hizmeti ile şerefyâb eden Mütekellim-i Ezelî, Rabbimiz, Hâlıkımız, Cenâb-ı Vâhibü’l Atâyâ Hazretlerine, nâzil oluşundan kıyâmete kadar okunacak ve yazılacak olan Kur’ân kelimelerinden ve harflerinden hâsıl olan sevablar adedince hamd ü senâlar olsun.

Bütün hâlleri, sözleri ve tavırları ile Kur’ân-ı Hakîm’in en büyük mu‘cizesi ve o hutbe-i ezeliyenin en parlak mazharı olan, peygamberler reîsi, evliyâlar seyyidi Hazret-i Fahr-ı Âlem Muhammed Mustafâ (asm)’a, hem sâir enbiyâ ve mürselîn ihvânına, hem âl ü ashâbına ve umum sâlih kullara salât ü selâmlar olsun.

Peygamberimizin da‘vâ-yı nübüvvetinin en büyük delîli olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, bütün mevcûdâtın İlâhı ünvânıyla Allah’ın kelâmı olmakla, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Hem o semâvî kitab, belâğat, i‘câz ve îcâzıyla, herbir âyeti arasında kuvvetli irtibatlar bulunan ve âyetleri birbirini tefsîr eden, böylece bölünmesi mümkün olmayan bir “kelime-i vâhide” hükmünde mukaddes bir kütübhânedir.

Bu husûsiyeti i‘tibâriyledir ki, Kur’ân-ı Kerîm’in en iyi müfessiri, yine Kur’ân’dır. Onun gāye ve maksadlarını, ondan sonra bize en iyi öğretecek olan, pek çok âyâtın sarâhatiyle ifâde edildiği gibi, teblîğ ile birlikte tebyîn vazîfesiyle de muvazzaf olan ve vahyi bizzat telakkī eden Resûl-i Ekrem (asm)’dır. O zat (asm)’ın beyânı, bütün tefsirlerin aslı ve esâsıdır ki Kur’ân’ın ma‘nâ ve hakīkatlerini, ümmetine hâl ve kāl lisânıyla teblîğ etmiştir.

Fahr-ı Âlem (asm)’ın dâr-ı bekāya irtihâllerinden sonra, gerek sahâbe-i kirâm ve selef-i sâlihîn (radıyallâhu anhüm ecmaîn), gerekse arkalarından gelen nice güzîde insanlar, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın ve sünnet-i seniyenin rûhuna muvâfık bir hassâsiyetle Allah kelâmındaki marzıyât-ı İlâhiyeyi anlamak ve başkalarına da anlatmak gāyesiyle, tefsir faâliyetlerinde bulundular.

Bütün bu nûrânî ve samîmî gayretler, Kur’ân hakīkatlerinin daha kolay anlaşılmasına hizmet etti. İslâmiyet’in cihanşümûl hüviyetiyle, Arab olmayan ve Arabca da bilmeyen insanların fevc fevc bu Hak Dîne dehâletleri netîcesinde, onların da Kur’ân’dan istifâde etmeleri ihtiyâcı ve böylece bu tefsirlerin sâir dillere çevrilmesi zarûreti hâsıl oldu. Binlerce cildlik eserler, bu maslahatla muhtelif lisanlara tercüme edildi ve istifâde umûmîleşti.

Bu tercüme zarûretine ve bu hizmetin güzelliğine rağmen, üzerinde hemfikir olunan hakīkat şudur: Bir eserin başka bir dile çevrilmesi esnâsında, o kelâmın, o metnin ma‘nâsını diğer bir lisanda aynı hacimde kalarak dengi bir ta‘bir ile aynen ifâde etmek zordur. Bu hâl bilhassa, ilmî ve edebî metinlerde iyice müşkillik arz eder.

Hattâ öyle metinler vardır ki, onun ifâdesindeki inceliğin, nüktelerin, vurguların kendi lisânındaki zenginliğiyle tercüme edilmesi pek mümkün değildir. O metin o hâliyle, sanki sâdece o lisâna has gibidir. Böyle ibârelerin diğer lisanlara çevrilmesi, artık birebir kelimelerle değil, daha uzun ve geniş veya daha farklı ifâdelerle tahlîl edilerek ancak yapılabilir ki, buna da uzunluğuna ve mâhiyetine göre artık tercüme değil, tefsir veya meâl denilmektedir.

Bilhassa îcâz ta‘bîr edilen, az sözle çok ma‘nâları ifâde eden; ve i‘câz denilen, beyânı ile dinleyenleri mest ederek taklîdinde âciz bırakan; ve herbir âyetinde, herbir kelimesinde, hattâ herbir harfinde ve sükûnunda nihâyetsiz hikmetler bulunan; ve mübârek müdakkik nazarların ictihadlarına huccet olacak incelikler taşıyan; ve en mükemmel dînin esâsâtını vaz‘ eden Kur’ân’ın birebir hakīkī tercümesinin yapılması-nın mümkün olmadığı ve olamayacağı ise âşikârdır.

Bununla berâber, dînî hükümlerin mukaddes mahfazaları olan lâfızlarının yerine hiçbir şey ikāme edilemez, yerlerini tutamaz, vazîfelerini göremez. Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın cihandeğer üslûb-ı âlîsinin yerini, kâinâttaki hiçbir ta‘bîrât dolduramaz.

Hakīkatte tercüme denilen şeyler ise, her ne kadar tercüme hassâsiyetiyle, olabildiğince metne bağlı kalarak yapılmaya çalışılsa da, bu noktada artık gāyet “muhtasar, nâkıs birer meâl” hükmündedir. Çünki, âyetlerin ma‘nâlarını biraz noksanı ile ifâde etmek ve tefsirlerde beyân olunan nice hârika nazarların serd edildiği ihtimâllerden zarûreten sâdece bir ihtimâli tercîh etmek, o metnin aynen tercümesi demek değildir.

Zîrâ Kelâmullah’ın ma‘nâsını ifâde ederken, beşer sun‘unun ve dahlinin olduğu her yerde, velev ki bu ifâde, yüzlerce cildlik bir tefsîr ile olsun, netîcede orada ‘bize göre’ kaydıyla bir hasr, bir tahsis ve o âyetin pek çok vücûhundan tek bir vechini tercih var demektir.

Bu böyle olduğu hâlde, nisbî bir istifâdenin ötesinde, meâlin Kur’ân ile denk olduğu fikrine kapılarak, o hakīkatleri geniş olarak açıklayan tefsirleri ihmâl etmek, hem münhasıran meâl ta‘lîm etmenin, “Kur’ân’ı ve dolayısıyla murâd-ı İlâhîyi gerçek vechiyle anlamak ve ondan şer‘î hüküm çıkarmak için kâfî olduğu” iddiâsında bulunmak, doğru bir düşünce değildir.

Hem ecdâdımızdan böyle bir hizmeti, hakkını vererek yapabilecek olan dirâyet sâhibi nice ehl-i ilim, bu mevzu‘da asırlardır sırf bu endişe ile hassâsiyet göstermişlerdir.

İşte mezkûr fâsid telakkī netîcesindedir ki Kur’ân, lâfzı ve ma‘nâsı ile mu‘cize olduğu hâlde, “Türkçe Kur’ân” veya “Kur’ân’ın Türkçesi” gibi yanlış ta‘bîrâtı ehl-i îman bilmeyerek kullanıyorlar.

Hâlbuki meâl metni, sû’-i niyet ve menfî bir kasıd ile yâhut gaflet ile mütâlâa edildiği vakit mahzurlu iken, Kur’ân metninin aslını ve onun tefsirlerinin yerini tutamayacağı bilindiği ve böyle kabûl edildiği takdirde, faydasının pek ziyâde olacağı ise muhakkaktır. Zîrâ o ezelî kelâmın mukaddes ma‘nâlarını insanların anlayışına bir derece yaklaştırmak, ulvî hakīkatlerinin anlaşılmasını kolaylaştırmak, hergün okunan ve dinlenen Kur’ân âyetlerinin ma‘nâlarını, çok muhtasar, çok kısa da olsa anlamaya çalışmak elbette güzeldir.

İnsanlık, Kur’ân’ın feyiz ve bereketine her asırda muhtaçtır. Ancak, Kur’ân’ın etrâfındaki surların yıkılıp artık i‘câzının kendisine çelik bir zırh olarak kaldığı ve âhir zaman fitnelerinin sağanak hâlinde ehl-i îmâna hücûm ettiği, hem îmânı muhâfaza etmenin kor ateşi elde tutmak gibi zor ve müşkil bir hâle geldiği, bid‘a ve dalâletlerin şahsî ve ictimâî hayâtı istîlâ ettiği felâket ve helâket asrının bîçâre ve mütehayyir insanları, onun sönmez nûruna daha ziyâde muhtaçtırlar.

İşte böyle bir zamanda, her cihetten ve görülmemiş müfsid vâsıtalarla Kur’ân’a ve îmâna hücûm edildiği bir hengâmede; “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez ma‘nevî bir güneş olduğunu bütün dünyaya isbât edeceğim!” deyip Kur’ân’ı müdâfaa nâmına cihâna meydan okuyan, maddî ma‘nevî her türlü zorluklara göğüs gererek, Kur’ân ve îman hakīkatlerinin muhâfazası ve gönüllere nakşolunması, hem sünnet-i seniyenin ihyâsı için cansiperâne nûrânî bir hizmetle küfrün temel taşlarını zîr ü zeber eden, en mütemerrid ve muannid Kur’ân düşmanlarını ilzâm edip susturan ve Kur’ân’ın kırk vecihle mu‘cize olduğunu kat‘î bir sûrette isbât edip hak Kelâmullah olduğunu kör gözlere dahi gösteren, çilekeş Kur’ân dellâlı Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin beyân ettiği şekilde; asır marîzdir, ümmet ma‘nen hastadır ve millet de dehşetli rahnelerden mutazarrır ve illetlidir; reçete ise, İttibâ-ı Kur’ân’dan başka bir şey değildir.

İşte bu hâlis ve nûrânî gāyeye ma‘tuf olmak üzere, Bedîüzzaman Hazretleri, hem Kur’ân hattının muhâfazasına hizmet etmek; hem Kur’ân-ı Hakîm’in ma‘nâlarında, hakīkatlerinde ve işâretlerinde olduğu gibi, lâfızlarında ve harflerinde dahi çok sırlar ve meziyetler bulunduğuna bir zemin ihzâr etmek ve nazar-ı dikkati Kur’ân’ın hattına çevirip, hakīkatlerine ehemmiyetle baktırmak; hem de, Kur’ân-ı Hakîm’in dersiyle, irşâdıyla, ilhâmıyla, feyziyle ve yalnız onun ta‘lîmiyle ve imlâsıyla yazılan Risâle-i Nûr’u, asıl menbaı olan Kur’ân’a rabtedip; ve onlar kimin malı olduğunu ve neye hizmet ettiklerini, ve neyin bürhanları olduklarını, onların meziyetleri nereden geldiklerini göstermek için yeni bir tarz ile Mushaf-ı Şerîf’i yazdırıp hâşiyelerinde, âyetlerin hakīkatlerinin hangi risâlelerde beyân edildiğini şifre nev‘inden rakamlarla işâret etmek, âdetâ hâşiyesinde dilsiz bir tefsir, şifreli bir şerh, rakamlı bir hâşiye, sükût ile bir beyânı yazmak ve o Sözler katrelerini (Risâle-i Nûr’u) o denize dökmek azminde ve niyetinde olduğunu yaklaşık yetmiş sene önce ifâde ediyor. (Rumuzât-ı Semâniye, 8)

Selef-i Sâlihîn’in, âyetlerin asıllarına herhangi bir şey karışmasın diye Kur’ân sahîfelerine hâşiyelerle îzahlar düşülmesindeki ictinâbından korktuğunu, fakat daha sonra gelen müteahhirîn ulemâsının buna fetvâ verdiğini yine Rumûzât-ı Semâniye adındaki eserinde beyân eden Bedîüzzaman Hazretleri bu niyetlerini: “Eğer reyiniz inzımâm ederse, Kur’ân’ın i‘câz-ı zâhir ve ma‘nevîsine medar bazı işâretlerle, hâşiyesinde hangi risâlede îzah ve isbât edildiğine işâret olunacaktır” diyerek, bu hizmeti bir nevi‘ zımnî muvâfakatle, içlerinde mühim âlimler de bulunan talebelerinin meşveretine havâle etmiştir.

İşte, “Kur’ân-ı Kerîm ve Karşılıllı Meâli” nâmıyla takdîm ettiğimiz bu çalışma, milletimizin îmânının selâmeti için yegâne yol olan Kur’ân’la merbûtiyetin te’sîsi gāyesiyle, yirminci asırda her cihetten Kur’ân’a hizmeti müsellem, nâdire-i zaman bir şahsiyetin, yetmiş sene önce niyet ettiği, fakat ömrü vefâ etmediği bu hizmeti, onun vasiyeti telakkī edip, îfâsını kendilerine gāye edinen ve onun bu asra damgasını vuran rahle-i tedrîsinde yetişen talebelerinin, üstadları gibi sırf Allah rızâsını esas tutmaya çalışarak, yine ondan aldıkları ders ile, feyiz ile yapmaya himmet ettikleri mütevâzi‘ bir gayrettir.

Neşriyâtımızın bünyesinde bulunan İlmî Araştırma Merkezi nezâretinde on yıla yakın süren bu çalışma, gerek yurt içindeki muhtelif İlâhiyât Fakültelerinden ve şark medreselerinden, gerekse yurt dışındaki Câmi‘ü’l-Ezher gibi dînî eğitim veren üniver-sitelerden ve medreselerden me’zun olan on kişilik bir hey’et tarafından yapıldı.

İstişâre esas tutularak, hey’et hâlinde hazırlanan bu nihâî metin, son olarak ilâhiyât, edebiyat, târih, psikoloji, pedagoji, eğitim, mühendislik, teknik eğitim, tıb, iktisad, hukuk, siyasal, güzel san‘atlar gibi çok farklı meslek ve ihtisaslara sâhib, ricâlen nisâen oldukça kalabalık bir hey’etin baştan sona ciddî tedkik ve iştirâkiyle, görüşlerinden istifâde edilerek bir yıla yakın bir süre içinde redakte edildi.

Bu samîmî çalışmamızın her safhasında her ne kadar Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın izzetine ve kudsiyetine yakışır bir tavr-ı hürmet ile a‘zamî bir ihtimam ve hassâsiyet gösterilmişse de, taksîrâttan ve noksanlıklardan hâlî olmadığımızdan, sehivlerimiz olmuşsa, bunların hüsn-i niyetimize hamledilerek tashih ve ikmâl edilmesine vesîle olmak üzere tarafımıza bildirilmesini bütün mü’min kardeşlerimizden ricâ ederken; tevbeleri kabûl eden, hatâları affeden, hem hîbe ve atiyyesi vâsi‘ olan, dilediği kullarının seyyiâtlarını dahi hasenâta çeviren Rabbimizden, tazarru‘ ve niyâzımız odur ki; hatâlarımızı affedip bizleri rızâsına mazhar eylesin! Hem kendisine sonsuz hürmet ve meveddetle bağlandığımız Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn, Fahr-ı Âlem ve Resûl-i Kibriyâ Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretleri bu hizmetimizden rûhen hoşnûd olsun!

Böyle bir hizmeti bizlere nasîb eylediği ve şu mihnet ve kürbet asrında bizleri kendi hâlimizde başıboş bırakmayıp, Kur’ân’ının nûrundan mahrûm etmediği için Rahmanü’r-Rahîm olan Hakk Teâlâ Hazretlerine nâmütenâhî medyûn u müteşekkiriz ve hâmidiz.

Kelâmullâh’ın anlaşılmasına müteveccih hizmetlerdeki şerâfet ve muvaffakıyet, ancak o mâide-i semâviye’nin misilsiz feyzindendir, hem o Furkān’a hizmetkâr kabûl edilip, hak bir da‘vâda istihdâm edilmenin alâmeti ise, ancak ihsân-ı İlâhî, kabûl-i Rabbânî mazharı olarak o hizmette muvaffak kılınmak olabilir, diye telakkī ediyoruz.

Rabbimiz, Hâlıkımız olan Cenâb-ı Hakk’dan niyâzımız odur ki; aklımızı, kalbimizi ve rûhumuzu Kur’ân’ın nûruyla nûrlandırsın! Nefsimizi Kur’ân’ın nûruyla irşad ve onun nûruyla terbiye eylesin! Hem bizleri o nûr ile yaşatsın, o nûr ile huzûruna alsın! Âmîn.

Biz, Hakk Teâlâ’nın Mecîd Kur’ân’ına hizmetkârlık ihsânını ve lütfunu, münhasıran O’nun ikrâm, ihsan ve inâyeti bildik, öyle kabûl ettik ve yine O’nun kudretine istinâd ederek gayret ettik. Te’sir, terğib ve tevfik ise ancak Müfettihü’l-Ebvâb olan Cenâb-ı Vâhibü’l-Atâyâ Hazretleri’ndendir.

Mukaddeme
Bütün semâvât ve arzın yaratıcısı nâmına bir hitâb olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, her asra ve her tabaka insana en lüzumlu ihtiyaçlarını ve hisselerini eşsiz bir üslûb ile veren; anlayış ve zekâca muhtelif binler tabakalara feyzini dağıtıp, nûrunu neşreden ve mil-yonlar akılların tefekkür ettiği, dillerin tilâvet ettiği, kulakların dinlediği bir kitab olduğu hâlde, gençliğin-den zerre mikdar kaybetmeyerek, sanki yeni nâzil olmuşcasına taptâze kalan umûmî bir muallim ve hâs bir mürşiddir.

Beşeriyetin hakīkī mürşidi olan Kur’ân-ı Mu‘ci-zü’l-Beyân’ın cihanşümûl bir hüviyet arz etmesinden ve âlem-i İslâm’da, muhtelif lisanlarla konuşan pek çok kavim ve milletlerin mevcûdiyetinden dolayı, ‘Rabbimiz bizden ne istiyor, hem marziyâtı nedir?’ diyen mü’minlere, Kur’ân hakīkatleri asırlardır, tenzîl buyurulduğu Arabca’nın hâricindeki lisanlarda da tefsir ve meâllerle ifâde ve îzah edilegelmiştir.

Meal ve Tercüme
Meâl, lügavî olarak; bir şeyin varacağı yer ve gāye ma‘nâsında mekân ismidir. Istılâhda ise, bir sözün ma‘nâsını her cihetten değil, biraz noksanı ile, yakla-şık olarak ifâde etmeye denir.

Tercüme kelimesinin lügat ma‘nâsı ise: “Sözü, bir lisandan başka bir lisâna nakletmek” demektir. Istılâh-taki ma‘nâsı ise, bir kelâmın ma‘nâsını, diğer bir lisanda dengi bir ta‘birle aynen ifâde etmektir.

Bir tercümenin, asıl lâfzın ma‘nâsına tamâmen mutâbık ve tam bir tercüme olabilmesi için; sarâhatte (açıkça ifâde edilen yerleri, aynı açıklıkta ifâde etme-sinde), delâlette (açıkça beyân edilmediği hâlde lâfzen delâlet edilen ma‘nâları, aynı incelikle göstermesinde) muvâfık olmak zorundadır.

Kezâ, icmâlde (bir gāyeye binâen tafsîl edilmeden hulâsa olarak beyân edilen yerleri, aynı kısalıkla ifâde etmesinde), tafsilde (genişçe açıklanan yerleri aynı ge-nişlikle beyânında), umumda (bir hükmü, umûmu ilgilendiren bir şekilde beyanda), hususda (bazı hü-kümleri ise husûsî tutmada) da ifâdeler denk olmalı-dır.

Ve kezâ, ıtlakta (kimi hükümlerin başka ma‘nâlara da hamlinin mümkün olabilmesi için sınırlarını çiz-meyerek belirsiz bırakmasında), takyidde (bazı hü-kümleri ise, yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek şekilde, hudûdunu kesin olarak belirlemesinde), kuv-vette (kelâmın belli ma‘nâları tek bir kalıp ile değil, aynı ma‘nâya gelen fakat farklı incelikler taşıyan birçok kelimelerle vurgulamasında), isâbette (metinde kimleri ve hangi ma‘nâları muhâtab aldığının âşikâre bilinmesinde) de dengi bir ta‘bîrle ifâde edilmelidir.

Ve yine hüsn-i edâda (maksadı ifâde eden kelime-ler tek başına bile kaldığında, o ma‘nâyı aynı güzel-likle ifâde etmesinde), üslûb-ı beyanda (kendine has olan aynı üslûbla anlatmasında), hâsılı ilimde, (kulla-nılan edebî) san‘atlarda asıldaki ifâdeye denk olması lüzûmu vardır.

Hâlbuki muhtelif lisanlar arasında oldukça fazla müşterek bağlar bulunduğu hâlde, herbirini husûsî kılan ve diğerlerinden ayıran, o lisâna mahsus birçok farklılıklar vardır. Lisânî husûsiyeti olmayan veya az olan, yalnız akla hitâb eden bazı müsbet ilim ve fen-lerle alâkalı eserlerin tercümesi rahatlıkla mümkün olsa bile, kalbe ve hissiyâta hitâb eden ve lisan cihe-tiyle edebî kıymeti hâiz, az sözle çok ma‘nâlar ifâde eden bedîî eserlerin tercümelerinde, asıl lisandaki ma‘nâ ve maksad tamâmıyla ifâde edilemediği için, muvaffakiyet pek nâdirdir.

Tercümeler, harfî (lâfzî) ve tefsîrî (ma‘nevî) olmak üzere iki kısma ayrılır. Harfî tercüme, nazmına ve tertîbine dikkat ederek, bir kelâmın ma‘nâsını diğer bir lisanda misli bir ta‘birle ifâde etmektir.

Tefsîrî yâhut ma‘nevî tercüme ise; nazmına ve tertîbine dikkat etmeden, bir kelâmın ma‘nâsını diğer bir lisanda kendi üslûbuyla ifâde etmek demektir.

Kur'ân Tercüme Edilebilir mi?
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ma‘nâsı ve hakīkat-leri mu‘cize olduğu gibi, mukaddes ma‘nâların mah-fazaları olan lâfızları dahi mu‘cizedir. Kur’ân’ın lâfızları o tarzdadır ki, herbir kelâmının, herbir keli-mesinin, herbir harfinin, hattâ bazen herbir sükûnu-nun çok vecihleri, çok hikmetleri bulunur.

Her türlü noksanlıktan münezzeh ve müberrâ ve ehl-i dalâletin bâtıl fikirlerinden mukaddes ve muallâ olan Zât-ı Akdes’in kelâmının ma‘nâlarına zarf olabi-len bir lâfzın yerini, elbette hiçbir beşerî lisan tuta-maz.

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın lâfızlarının âdetâ elbise değil, ondan ayrılmayan cild mesâbesinde olması bi’l-bedâhe ve bi’z-zarûre gösteriyor ki: Belâğatıyla asır-lardır edibleri, fasih konuşanları ve hukemâyı dize getiren Kur’ân-ı Hakîm’in âyetleri, kābil-i tercüme değildir.

Bununla berâber, çok cihetlerle mu‘cize olan ve İlâhî kelâmın kalıbı ve sûreti olan Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsi, hem garîbdir, hem acîbdir, hem mukni‘dir, hem de câmi‘dir.

Kur’ân’ın üslûbu kendine mahsustur, gerek nüzûl-den önce gerekse sonra hiçbir beşerin ifâdesine ben-zemez. O Furkān’ın öyle bir üslûbu vardır ki, ne o başkasını taklîd etmiştir, ne de başkasının onu taklîde tâkati vardır.

Kur’ân’ın üslûbunun hârikulâde câmiiyetindendir ki, bir tek sûre, kâinâtı içine alan Kur’ân’ın engin denizini ihtivâ eder; bir tek âyet, o sûrenin hazînesini içine alır; âyetlerin her birisi birer küçük sûre, sûrele-rin çoğu küçük birer Kur’ân hükmündedir.

Hem Kur’ân’ın ma‘nâları öyle hârika lâfızlarla ifâde edilmiştir ki, aynı anda muhtelif zaman ve mekânlarda yaşayan, ilim, irfan ve an‘aneleri çok farklı bütün insanlara hitabda ve onların idrâk seviye-lerine uygunlukta zirvededir.

O, bu hüviyetiyle ve üslûbunda hiçbir sun‘îlik ese-ri bulunmamasıyla; bil‘akis fıtrî bir selâset, akıcılık arz etmesi sebebiyle, lisânına cihanda benzerine tesâdüf edilemeyecek bir letâfet vermiş olan eşsiz belâğat sâhibi bir kitâbdır.

Hem Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsi o kadar hârikulâdedir ki; ne sâdece akla, ne de sâdece kalbe ve hissiyâta hitâb eder; akıl, kalb ve hissiyâtın hepsini birden muhâtab alıp zâhirî ve bâtınî her his, duygu ve kābiliyetlerin ayrı ayrı olan ihtiyaçlarının hiçbirini ihmâl etmeden ma‘nevî gıdâlarını vererek, hepsini en münâsib bir üslûb ile doyurur.

Sıradan bir kelâmın dahi birebir tercümesi çok müşkil iken, herbir kelimesinde, harfinde, hattâ sükûnunda, herbir detayında incelikler ve hikmetler bulunan, hem bütün efrâdıyla mu‘cize olan ve en büyük dînin temel kitâbı olan, hem ayrıca lisân-ı nahvî olarak çok zengin bir muhtevâya sâhib olup munta-zam kāidelere dayanan ve bu zenginliklere müsâid bir lisanla beşere hitâb eden Kur’ân’ın tercüme edilebil-mesi imkânsızdır.

Sâir lisanların çok ince ma‘nâları ifâde etmede Arabca ile mukāyese edildikleri takdirde kifâyetsiz kaldıkları bilinen bir gerçektir. Belki de kaderin cilve-si olarak insanlık târihiyle birlikte asırlardan beri ken-dini Kur’ân lisânı olmaya hazırlayan Arabca’nın bu zenginliği, Furkān-ı Hakîm’in lisân-ı Arabî ile indi-rilmiş olmasının hikmetlerinden biri olup, bu nükte, “Şübhesiz ki biz onu, anlayasınız diye Arabca bir Kur’ân olarak indirdik” (12/2) ve “Hiçbir eğriliği bulunmayan Arabca bir Kur’ân olarak (indirdik); umulur ki sakınırlar” (39/28) meâl-i icmâlîsindeki âyet-i kerîmelerin sarâhatiyle sâbittir.

Kur’ân’ın kırk vücûh-ı i‘câzını “Yirmi Beşinci Söz” nâmındaki eserinde câlib-i dikkat ve nev‘-i şahsı-na münhasır hârika bir üslûb ile isbât eden Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın camiiyetini îzâh sadedinde şöyle bir mîsâl vermektedir.

“Meselâ; elhamdülillah* bir cümle-i Kur’âniye-dir. Bunun en kısa ma‘nâsı, ilm-i nahiv ve beyan kāidelerinin iktizâ ettiği şudur:

Yani: ‘Ne kadar hamd ve medh varsa, kimden gel-se, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hâsdır ve lâyıktır o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a ki, Allah denilir.’

İşte ‘ne kadar hamd varsa’, ‘el-i istiğraktan (lâm-ı ta‘riften)’ çıkıyor.

‘Her kimden gelse’ kaydı ise, ‘hamd’ masdar olup fâili terk edildiğinden, böyle makamda umûmiyeti ifâde eder.

Hem mef‘ûlün terkinde, yine makām-ı hitâbîde külliyet ve umûmiyeti ifâde ettiği için, ‘her kime karşı olsa’ kaydını ifâde ediyor.

‘Ezelden ebede kadar’ kaydı ise, fiilî cümlesinden, ismî cümlesine intikal kāidesi, sebat ve devâma delâlet ettiği için, o ma‘nâyı ifâde ediyor.

‘Hâs ve müstehak’ ma‘nâsını ‘******’ deki ‘lâm-ı cer’ ifâde ediyor. Çünki o ‘lâm’, ihtisas ve istihkak içindir.

‘Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’ kaydı ise, vücûb-ı vücûd, ulûhiyetin lâzım-ı zarûrîsi ve Zât-ı zü’l-Celal’e karşı bir ünvân-ı mülâhaza olduğundan, ‘Lâfzullah’ sâir esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm-i A‘zam olduğu i‘tibâriyle, delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ettiği gibi, Vâcibü’l-Vücûd ünvânına dahi o delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ediyor.

İşte, elhamdülillah* cümlesinin en kısa ve ülemâ-yı Ara-biyece müttefekun aleyh bir ma‘nâ-yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisâna o i’câz ve kuvvetle nasıl ter-cüme edilebilir?

Hem elsine-i âlem içinde lisân-ı nahvî-i Arabî’den başka bir tek lisan var; o da hiçbir vakit Arab lisânı-nın câmiiyetine yetişemez. Acabâ o câmi‘ ve i’câz-dârâne olan lisân-ı nahvî ile mu‘cizekârâne bir sûrette ve her ciheti birden bilir, irâde eder bir ilm-i muhît içinde zuhûr eden kelimât-ı Kur’âniye; sâir elsine-i terkîbiye ve tasrîfiye vâsıtasıyla, zihni cüz’î, şuûru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimât yerini tutabilir? Hattâ diyebilirim ve belki isbât edebilirim ki: Herbir harf-i Kur’ân, bir hakāik hazînesi hükmüne geçer; bazen bir tek harf, bir sahîfe kadar hakīkatleri ders verir.(Mektûbât, 29. Mektûb, 242-243)”

Netîce olarak; ulemâ-i İslâm’ın ittifâkıyla sâbittir ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın lâfızlarının üzerinde i‘câz damgası bulunması, üslûbunun ulviyet ve şümûlü ve sarf ve nahiv lisânı olan Arabca’nın câ-miiyeti sebebiyle, Kur’ân-ı Hakîm’in harfî veya lâfzî tercümesi mümkün değildir, muhâldir.

Bundan dolayı Furkān-ı Hakîm’in âyetlerinin sâir lisanlardaki ifâdelerine, her ne kadar birebir metne sâ-dık kalınarak ve mümkün mertebe gerçek ma‘nâsını ifâde etmeye çalışarak yapılmış da olsa tercüme değil, temeldeki bu kifâyetsizlikten dolayı “meâl” denilmiş-tir.

Binâenaleyh, meâl ta‘bîri, “tercümenin çok altın-da, bir kelâmın başka bir lisandaki noksan ve kırık ifâdesi” ma‘nâsını yüklenmiştir. Hattâ Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın câmi‘ ve mukaddes lâfızlarının meâli diye takdîm edilen her ifâde, meâlin de muhta-sarı olduğu için, ancak “icmâlî, kısa ve noksan bir meâl” diye zikredilebilir.

Bu Meâl'de Dikkat Edilen Hususlar
Bu çalışmamızın her safhasında arkada takdîm etti-ğimiz mu‘teber tefsir kitablarından istifâde ettik. Bu kaynaklarda bulamadığımız hiçbir nükteyi, parantez içinde dahi olsa ifâde etmemeye ihtimam gösterdik. İ‘tikādî mes’elelerde ehl-i sünnet görüşlerini nazara vermeye, ve bu kaviller arasındaki önceliğe, hem aynı makamda daha tenzîhî bulduğumuz kavli tercîh etme-ye dikkat ettik.

Kezâ Kur’ân-ı Kerîm’in değil cümle ve kelimele-rinin, herbir harfinin dahi, bir hakāik hazînesi hük-münde olduğunu, bazen bir tek harf bir sahîfe kadar hakīkatleri ders verdiğini dâimâ göz önünde tutmaya ve elimizden geldiği kadar metne bağlı kalmaya, met-nin sarâhatinde olmayan bir şeyi yazmamaya, lüzumlu gördüğümüz îzahları ise parantezler içinde vermeye gayret ettik.

Ezcümle:

* Kur’ân’da geçen bütün tahkik edatlarına elden geldiği kadar dikkat edildi. Değişik endişelerle, ‘şu kadarı yeterli’ veya ‘şuna gerek yok’ gibi mülâhazalara gi-dilmedi. Murâd-ı İlâhînin tahsîs ettiği bu vurgular, artık asıl edatın ağırlığına göre, Türkçe’de karşılığı olan farklı tahkik edatları kullanılarak, metnin akıcılı-ğına da zarar verilmeden hissettirilmeye çalışıldı. Normal bir edebî metin olsaydı bu te’kid vurgularını yapmayacağımız hâlde, meâl metninde ‘Kur’ânî hiç-bir nükteyi gözardı etmeme’ ve ‘mutlakā bir hikmeti vardır’ prensibiyle, mümkün mertebe göstermeye çalıştık.

Bu sadedde Fahreddîn-i Râzî Hazretleri’nin de îzâh ettiği gibi, eşyâda aslolan onun devâm ediyor olmasıdır. Meselâ biz, ‘Zeydün muntalikun*: Zeyd gidicidir’ de-riz. Bu sözü duyan kimse bunu reddetme ihtiyâcı duyarsa, ‘Leyse zeydün müntalikan: Zeyd gidici değildir’ der. Bunun üzerine biz fikrimizde kararlı isek, ‘İnne zeyden müntalikun: Muhakkak Zeyd, gidicidir’ deriz. Karşı taraf buna da i‘tirâz edecekse, bu sefer ‘Leyse zeydün bimüntalikun: Zeyd, elbette gidici değildir’ der. Biz artık buna daha kuvvetli bir reddiyede bulunarak ‘İnnezzeyde lemüntalikun: Mu-hakkak ki Zeyd, elbette gidicidir’ deriz.(Râzî, c. 14/28, 242)

Yani her te’kid edatı, mukābilinde ısrarlı bir inkârı ve isbâtı nazara verdiğinden, makam cihetiyle bunları ihtar sadedinde gelen Kur’ânî tahkik edatlarına müm-kün mertebe riâyet etmeye çalıştık.

* Kezâ, bir metnin akıcılığına ve ma‘nâ bütün-lüğüne hizmet eden ve o metindeki kelime veya cüm-leleri şekil ve ma‘nâ cihetiyle birbirine bağlayan ta‘kīb edatlarını da, cümle başı veya kelime sonu edatları olarak aynı hassâsiyetle vurgulamaya dikkat ettik.

* İsim cümlelerindeki süreklilik ve sâbit bir se-ciye olma husûsiyeti ile fiil cümlelerindeki hudûs ve teceddüd nüktelerinin zâyi‘ olmaması için, meâl met-ninde böyle cümlelerin arasındaki farka dikkat etmeye çalıştık.

* Aynı maslahatla ism-i fâiller, bazı makamlar-da fiil-i muzârîlerle lâfız ve ma‘nâ cihetiyle benzer bir husûsiyet taşısalar bile, bu kelimelerin tahsîsindeki hikmeti nazara vermek için, isimlere fiil ma‘nâsı vermemeye, bilhassa dikkat ettik. Kur’ân metninde fiil sîgasıyla rahatlıkla ifâde edilebilecek bir ma‘nânın, isimle anlatılmış olmasındaki nükte farkını meâl met-ninde kendi ifâdelerimizle yok etmeyi doğru bulma-dık.

Bedîüzzaman Hazretleri, isim ve fiil sîgalarının arasındaki bu latîf farka şöyle işâret etmektedir: “(Mağdûb kelimesinin) istimrar ve devam şe’ninde olan isimlerden, ism-i mef‘ûl olarak zikredilmesi ise, şerr ve isyanlarına devâm edip, tevbe ve af ile inkıta‘ et-medikleri takdirde kat‘îleşeceğine ve silinmez bir damga şekline geçeceğine işârettir.”(İşârâtü’l-İ’câz, 24)

“Zîrâ enyadribe fiildir. Fiil müstakil ve sâbit olmadı-ğından sanki latîftir. Mütekellimin kasdı, onda dur-mayıp mef‘ûle geçiyor. Masdar olan ‘darb’ ise isim-dir. İsim müstakil ve sâbit olduğu için, sanki kesîftir.”(İşaratü’l-İ’câz, 220)

İsim ve fiiller arasındaki aynı farklılığa Fahreddîn-i Râzî Hazretleri de şöyle işâret etmektedir: “Fiil ba-zen devamlı olur, bazen kesilir. Cenâb-ı Hak, Yûsuf (as) hakkındaLeyescünehü(12/35) [Onu (Yûsuf’u), bir zamâna kadar zindana atmaları kendilerine uygun göründü] meâlindeki âyette, bu hapsin devamlı olma-yacağına dikkat çekmek için, buna işâreten fiil cümle-si getirilmiştir.

Hâlbuki Fir‘avun, Mûsâ (as)’a (26/29) [Yemîn olsun ki, benden başkasını ilâh edinirsen, seni mutlakā zindana atılanlardan ederim] derken, onun niyetindeki hapsin ise devamlı olduğunu göstermek için isim olarak ge-tirmiştir.

Keza âlimlerimiz bu mevzu‘da şöyle der: Cenâb-ı Hakk, Veasa****** (20/121) [Âdem, Rabbi(nin em-ri)ne karşı geldi de, şaşırdı] buyurmuştur. Fiil cümle-siyle zikredilen bu ‘âyetin ma‘nâsı, ‘Âdem âsîdir, azgındır!’ demek değildir. Zîrâ fiil sîgası, devam ifâde etmez, ama isimler sürekliliği ifâde ederler.”(Râzî, c. 10/20, 122)

* Kezâ bu Karşılıklı Meâl hazırlanırken kâinât-taki eserlerin fiillere, fiillerin isimlere, isimlerin sıfat-lara, sıfatların şuunâta, şuunâtın dahi zâta delâlet ettiği nüktesinin ışığında, fiil, isim ve sıfat vezninde gelen kelimeler arasındaki farkları nazara almaya husûsan dikkat ettik.

Bu çerçevede, isimle fiil arasındaki mezkûr farkı vurgulamaya çalıştığımız gibi, ‘yanan bir madde’ ile ‘yanıcı bir madde’ cümlelerinde de açıkça görüldüğü üzere isimle sıfat arasındaki farkı da hissettirmeye gayret ettik. Bu gāye ile, fiilden isim yapan -an, -en ekleri ile ism-i fâil, -ıcı, -ici ekleriyle de sıfat vurgu-suna, kezâ ism-i fâillerin hudûsu, sıfatların ise sübûtu, devamlı sâbit hâlleri gösterdiği husûsuna dikkat ettik.

Bu arada sıfat-ı müşebbeheler kadar, mübâlağalı ism-i fâil, ism-i tafdîl ve ism-i mensûb vezinlerinin birer sıfat isim olduklarını; ism-i fâil ve ism-i mef‘ûl-lerin normal isim fonksiyonlarının dışında birer sıfat isim olarak da kullanıldıklarını gözden uzak tutmadık.

* Fiillerin mâzî veya muzârî gibi husûsiyetleri-ne, bâhusus geçmiş zamânın hikâyesi tarzında olan âyetlere dikkat etmeye çalıştık. Bu gibi yerlerde bir muhâsebe için geçmişi canlandıran ve öteden beri yapılageldiğini nazara veren bu kalıblara, kezâ fiille-rin tekil, çoğul gibi hususlarına dikkat etmeye çalıştık.

* Değil tercümenin, meâlin dahi ne kadar müşkil olduğu ortada iken, tefsirlerde çok geniş olarak ve bütün vücûhuyla îzâh edilen Kur’ânî hakīkatlerin hiç değilse bir vechini, îzâha muhtaç gördüğümüz ma-kamlarda parantez içinde mümkün mertebe vermeye gayret ettik. Müfessirlerin reyini, âyetin sarâhatinde varmış gibi yazmayı yâhut parantezlerin azlığı veya yokluğu ile övünme cihetine gitmeyi doğru bulmadık.

Meâl metninde geçmeyen tefsîrî nükteleri îzâh et-mek için kullandığımız parantez içi ifâdeleri, bazen de Türkçe ifâde noktasında metnin akıcılığını te’mîn etmek için tercîh ettik. Zîrâ Arabca’nın kendine has yapısıyla Türkçe ifâdenin zorlandığı yerlerde, meâl metnini ‘asıl ibâre sanki öyleymiş’ gibi zorlamak ve ifâdeyi yuvarlamak yerine, kendi îzahlarımızı paran-tez kullanarak gösterdik. Asıl metnin, parantezler olmadan kendi bütünlüğü içinde (eklerdeki ses uyumu hâriç) düzgün olmasına ayrıca dikkat ettik.

* Sûre isimlerinin hangi âyetlerden geldiklerine işâret eden bir cemîle olsun diye, meâl metni içinde o âyetteki ilgili kelimeyi koyu yapmak sûretiyle gös-termeye çalıştık.

Meâldeki Hâşiyeler
Anlaşılması müşkil ve yanlış anlamaya müsâid ba-zı âyetlerin kısa îzahları, tefsirlerin asıl nüshalarından iktibâs edilerek hâşiyelere derc edildi ve herbirinin kaynakları gösterildi. Birtakım ıstılâhların ma‘nâları, hem tefsirlerden hem de ilmî eserlerden bil-istifâde hulâsaten verilmeye çalışıldı. Kezâ, nâsih ve mensuh âyetlerle, fıkha ve muâmelâta müteallik bazı âyetlerin kısa îzahları ihtiyaç nisbetinde kaynaklardan iktibâs edildi. Ayrıca zihni rahatlatıp, kalbe ferahlık verecek latîf nüktelerle hâşiyeler zenginleştirildi.

Hâşiyelerde asıl yekünü ise “tevhid”, “nübüvvet”, “ubûdiyet” ve “haşir ile adâlet”ten mürekkeb Kur’ân’ın dört temel esâsına müteveccih îmânî âyetle-rin îzahları sadedinde, son devrin büyük İslâm âlimi Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri’nin te’lîf ettiği Risâle-i Nûr tefsîrinden yapılan iktibaslar teşkîl etti.

Bu iktibasların anlaşılmasına yardımcı olabilmek için, hâşiyelerde geçen ve günümüz gençliğinin anla-makta zorlanacağı kelimelere lügat ma‘nâları verildi ve bunlar parantezlerle gösterildi.

Kelimelerin açıklamaları yapılırken mücerred ma‘nâlarından ziyâde, metin içerisinde yüklendikleri ma‘nâlar hissettirilmeye çalışıldı. Ancak bazı ıstılâhî kelime ve mefhumların günümüz Türkçesinde tam karşılıkları olmadığı için, birkaç kelimeyle ma‘nâsı verilmeye gayret edildi.

Hem Risâle-i Nûr müellifinin beyân ettiği gibi: “Tefsir iki kısımdır: Birisi, ma‘lûm tefsirlerdir ki, Kur’ân’ın ibâresini ve kelime ve cümlelerinin ma‘nâ-larını beyan ve îzah ve isbât ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’ân’ın îmânî olan hakīkatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve îzâh etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhir ma‘lûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risâle-i Nûr, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları sus-turan bir ma‘nevî tefsirdir.”(Şuâ‘lar, 539)

Hem “Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın tefsîri olduğu cihetle, vahy-i semâvî olan Kur’ân’ın semâvî ve ilhâmî bir tefsîridir. Hem yağmur gibi, insanlara kesretli bir rahmettir.”(Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, 20)

İşte, Risâle-i Nûr’un kuvvetli hüccetlerle, Kur’ânî bir tarzda beyan, îzah ve isbât ettiği îman hakīkatleri-ne, zamânımız insanının pek muhtâc olması ve bu îmânî reçetelerin, asrın ma‘nevî hastalıklarına en fay-dalı, en te’sirli tiryakları ihtivâ etmesi, şifâyâb olduğu hadsiz insanın şehâdetiyle mücerreb bir hakīkat olması hasebiyle, Karşılıklı Meâl’in hâşiyelerinde Risâle-i Nûr’dan muktebes îzahlara ekseriyetle yer verildi. Bu iktibaslar, Bedîüzzaman Hazretlerinin sağlığında Ah-med Husrev Efendi’nin hattıyla yazılmış olan Osman-lıca esas nüshalardan alınmıştır.

Hâşiyelerdeki îzahların, mekânın sınırlı olmasın-dan dolayı oldukça az ve bütün ihtiyaçlara kifâyet edecek nisbette olmadığına dikkat çekmek istiyoruz. Binâenaleyh âyetlerin daha geniş îzahları için, hâşiye-lerde işâret edilen eserlere mürâcaat edilmelidir.

Lisan ve İmlâ
Lisan, hayat tarzının kelimelerdeki tezâhürüdür. Kur’ânî ve Nebevî hayat düsturlarını hayâtımıza ak-settirmekle mükellef olmamız hasebiyle, meâlde kul-lanılan lisânı, bizi muhteşem mâzîmizle, zengin irfânımızla ve İslâm medeniyeti ile bağlayan köprü-müz olan “Kur’ân’ın lisânı”na mümkün mertebe yak-laştırmaya çalıştık. Çünki bütün Türk dünyası ancak bu sûretle daha iyi anlaşabilir hâle gelecek ve unutul-maya yüz tutan nûrânî râbıtalarımız bu sâyede tekrar canlanacaktır. İşte bu düşünceden hareketle Karşılıklı Meâl’de kullanılan Türkçe’nin hem zengin hem de anlaşılır olmasına dikkat edildi.

Eserin lisan husûsiyetlerini “meâl metni” ve “hâşi-yeler” olmak üzere iki kısma ayırarak tahlîl edebiliriz. Meâl metni genç neslimiz düşünülerek açık ve an-laşılır bir Türkçe ile kaleme alındı. Bazı ıstılâhlar ay-nen muhâfaza edilmekle berâber, bilhassa bazı ta‘bir-lerin daha kolay anlaşılabilmesi için ağır ifâdeler kul-lanmamaya dikkat edildi.

Ayrıca hâşiyelerdeki kelimelere lügat verilirken, yaşayan Türkçe’de karşılıkları bulunduğu hâlde, son-radan kasıdlı zorlamalarla Türkçe’ye ilâve edilmek istenen kelimelerin kullanılmasından ictinâb edildi.

Her ne kadar günümüzde yerleşik bir imlâ kāidele-ri uygulaması yoksa da, meâl metninin latince imlâsında, en azından kendi içinde tutarlı bir usûl ta‘kīb etmeye çalıştık. Hem mümkün mertebe kelime-lerin doğru ve tekellüfe kaçmadan, aslına uygun telâf-fuz edilmesi ve okunması esas kabûl edildi.

Telâffuz esnâsında uzun okunan sesli harflerin üze-rine inceltme işâreti konularak (â) (î) (û) şeklinde ya-zıldı. İstisnâ olarak, Arabca’da bulunan kalın (k) ve (g) harflerini, ince sesli olanlarından ayırmak maksa-dıyla uzun sesli (kaf) ve (gayın) harflerinden sonraki sesli harfler, (ā) (ī) (ū) tarzında ifâde edildi.

Ayrıca Arabca’da bulunan ‘Ayın’ ve ‘Hemze’ harfleri, husûsan sâkin olduğu durumlarda gösteril-meye gayret edildi. ‘Ma‘lûm ve mü’min’ misâllerinde olduğu gibi aralarını tefrik için, ayın harflerinde ters olan kesme işâreti (‘) hemze için de normal kesme işâreti (’) tercîh edildi. İki sesli harf arasına “ayın” ve “hemze” geldiğinde ise terk edildi.

Eserde geçen özel isimlerin yazılmasında ismin as-lına uygun olarak telâffuz edilebilmesi için, orijinalle-rine dikkat edildi.

Eserin noktalama işaretleri yapılırken, hem doğru ve rahat okunmasını sağlamak, hem yanlış anlaşılma-lara mahâl vermemek, hem de âyetlerdeki vurguların hissettirilmesini sağlamak esaslarına, husûsan dikkat edildi.

Kur'ân-ı Kerîm'in İ'câzı
İ‘câz, Fahr-ı Âlem (asm)’ın risâlet da‘vâsında göstermiş olduğu en büyük mu‘cizesi olan Kur’ân-ı Mu‘-cizü’l-Beyân’ın, benzerini yapmaktan bütün insanların “âciz” olduklarını göstermek sûretiyle, hakkāniyetini ortaya koyması demektir.

İ‘câz, Kur’ân’ın üzerindeki İlâhî tuğra ve sikkedir, onun Mütekellim-i Ezelî olan Cenâb-ı Hakk’la olan alâka ve irtibâtını gösteren bir mühürdür.

İ‘câz, Kur’ân’ın câzibeli bir husûsiyeti, aynı za-manda onun Allah katından geldiğinin en büyük delîli ve Kur’ân’ın tahrîfine en büyük mâni‘dir.

Kur’ân’dan beslenmeyen ve Kur’ân’ın malı olma-yan bütün sözler toplansa, değil bütün Kur’ân’ın, en kısa bir âyetinin dahi benzerini getiremezler.

Zîrâ, her âyet farklı bir ma‘nâ ve sûrete sâhib olsa da, üzerindeki i‘câz damgasından dolayı hepsi birden lisân-ı hâlleriyle aynı hakīkati haykırıp, tevhîde işâret ediyorlar.

İ‘câz, belâğat nüktelerindeki inci gibi incecik pa-rıltıların karışıp toplanmasından meydana gelen hârika bir nûrdur. İksir gibi te’sirli olan i‘câzın en mühim ciheti ve esâsı ise, Kur’ân’ın nazmındaki belâğatıdır.

Kur’ân-ı Hakîm’in her ciheti ve sûrelerinden harf-lerine kadar istisnâsız her cüz’ü mu‘cizedir; beşer, taklîdinden âcizdir.

En Büyük Mu'cize Kur'ân'dır
Âlemlerin Rabbi’nin emir ve nehiylerini ve dînin hükümlerini kullara teblîğ etmek; kâinât kitâbının sahîfelerinde nakşedilmiş olan hikmetli ma‘nâları okuyup, sâir insanlara okutmak ve yaratılış ile ölüm-den sonraki hayâtın sırrını ve hikmetlerini insanlara ders vermek için gönderilen peygamberlere, da‘vâları-nı tasdik için verilen ve insanların benzerini yapmak-tan âciz kaldığı hârikulâdeliklere, ma‘lûm olduğu üzere mu‘cize denir. Peygamberlerin mazhar oldukla-rı mu‘cizeler, gönderildikleri zamâna ve içinde bu-lundukları kavmin husûsiyetlerine göre farklılıklar arz etmiştir.

Meselâ, Hazret-i Mûsâ (as) zamânında sihir çok ileri gitmiş olduğundan mu‘cizeleri de sihirbazlara ga-lebe çalacak nev‘den gelmişti. Hazret-i Îsâ (as) zamânında tıb meşhur olmakla, gösterdiği mu‘cizeler de o cihetten gelmiş ve ölüleri Allah’ın izniyle dirilt-miştir.

Bunun gibi, belâğat ve fesâhatin, şiir ve hitâbetin, kâhinlik ve gaybdan haber vermenin ve geçmiş üm-metlerin hâlini ve bazı yaratılış hâdiselerini bilmenin revaçta olduğu bir zamanda kendisine risâlet vazîfesi verilen ve sözleri ve hâlleriyle Kur’ân’ın bir mu‘cizesi olan Resûlullah (asm)’ın da en büyük mu‘cizesi Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’dır.

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, nâzil olduğu zamandan beri cinlere ve insanlara, tam bin dört yüz senedir: “Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân’)dan şübhe içinde iseniz, onun benzerinden bir sûre getirin; eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, Allah’dan başka şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!” (2/23) ve “Eğer yapamazsanız, ki asla yapamayacaksınız, öyley-se o ateşten sakının ki, yakıtı insanlarla taşlardır; (ve) kâfirler için hazırlanmıştır.” (2/24) meâlindeki âyetler-le meydan okuyor.

Netîcede: Kur’ân, “(Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: ‘Yemîn olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbir-lerine yardımcı da olsalar, (yine) onun benzerini geti-remezler’ ” (17/88) meâlindeki âyetinin de sarâhatiyle, hepsine birden diz çöktürdü ve hepsi hayretle dinleyip belâğatına secde ettiler.

Öyle ki, gurur kaynakları olan büyük şâirlerin al-tın ile yazıp, Kâ‘be duvarına astıkları Muallakāt-ı Seb‘a (yedi askı) adındaki en meşhur şiirlerini indirtti, hükümlerini kaldırdı.

O kadar ki, meşhur şâir Lebîd’in kızı babasının şii-rini Kâ‘be’nin duvarından indirirken: “Âyetlere karşı bunların kıymeti kalmadı” diye i‘tirâf ediyordu.

Hattâ Hazreti Ömer (ra)’ın da dâhil olduğu Ashâb-ı Kîrâm’dan pek çok zât (radıyallâhü anhüm ecmaîn) vardır ki, bunlar, Kur’ân’ın âyetlerini dinledikten sonra: “Bu kelâm, aslâ bir insan kelâmı değildir” di-yerek İslâm’ın nûrlu halkasına dâhil olmuşlardır.

Ebû Cehil gibi bazı müşrik ileri gelenlerinin ise, müşrik kaldıkları hâlde Peygamberimizin Kur’ân kırâetini gizlice ve hayranlıkla evinin penceresinden dinlediklerini, yine bazı müşriklerin âyetleri işitince secdeye kapandıklarını ve kendilerine: “Sen Müslü-man mı oldun?” diye sorulduğunda; “Hayır! Ben bu âyetin belâğatına secde ettim!” dediklerini târih nak-letmektedir.

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, kâhinlere gaybdan haber veren cinleri semâdan kovdurdu ve onlara bu yolu kapadı.

İ'caz Cihetleri
Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın kırk vech-i i‘câzı, bedâat (güzellikte misli olmamak), belâğat (kelâmın fasih olmasıyla berâber, muktezâ-yı hâle mutâbık olması), berâat (bütün meziyetlerde ve fazîletlerde yükseklik), cezâlet (dürüst konuşmak, rakik olmamak), selâset (ifâdede kolaylık ve düzgünlük), fesâhat (doğru ve hatâsız söylemek), garâbet (garib olmak, ifâdelerinde alışılmadık üslûb sâhibi olmak) üzere yedi menba-ı i’câzdan çıkmıştır.

Arab ediblerinin i‘câz-ı Kur’ân’daki bu yedi ve-cihden, yalnızca bir tek vechi olan belâğatı noktasında tek bir sûresinin mislini getirmekten çekinmeleri ve şimdiye kadar hiçbir i’câz vechine karşı çıkamamaları ve acz içinde sükût etmeleri, Kur’ân’ın i‘câzına, mu‘cize oluşuna, beşerin gücünün fevkinde oluşuna en büyük delildir.

Hâlbuki Kur’ân def‘alarca: ‘Eğer bunun Allah kelâmı olduğunda şübheniz varsa, haydi benzerini getiriniz’ diye meydan okumuştur ve okuyor.

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın muâra-zaya dâ‘vet eden çok sayıdaki âyetlerini sekiz merte-bede şöylece îzâh ediyor:

“1. Yüksek nazmıyla, gayba dâir haberleriyle, ih-tivâ ettiği ilimlerle, ve yüksek hakīkatler ile berâber, tam Kur’ân’ın mislini ve benzerini, ümmî bir şahıstan getiriniz!

2. Eğer böylece benzerini getirmeye tâkatiniz yok ise, belâğatlı bir nazımla uydurma şeylerden olsun getiriniz!

3. Eğer buna kudretiniz yetmezse, Kur’ân’ın tamâ-mına değil, on sûresine benzer getiriniz!

4. Eğer bunu da yapamadıysanız, uzun bir sûresi-nin benzerini yapınız!

5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûresinin benzerini olsun yapınız!

6. Eğer ümmî bir şahıstan getiremediyseniz, âlim ve kâtib bir şahıstan olsun getiriniz!

7. Şâyet buna da imkân bulamadıysanız, birbirini-ze yardım ederek ve eski güzel eserleri, hattâ istikbâl-dekileri de yardıma çağırarak olsun yapınız!

8. Bunu da yapamazsanız, bütün âlimleriniz, belâ-ğatçılarınız, hattâ taptığınız putlarınız size yardım etsin! Hattâ bütün insanlar ve cinler de size yardım etsinler!

Yoksa din, can, mal ve âileleriniz dünyada ve âhi-rette de büyük tehlikeye düşecektir.”

Taklit mümkün Değildir
İşte Kur’ân yalnız nazil olduğu yirmi üç senede değil, bin dört yüz seneden beri cin ve insanlara karşı bu meydan okumayı yaptığı hâlde, o zamânın insanla-rı susup mukābele edemediği gibi, bugün için de tüm insanlık aczini ve çâresizliğini kabul etmektedir.

Meşhur belâğat imamı Câhız’ın dediği gibi: “Muâ-raza-i bi’l-hurûf mümkün olmadığından, muhârebe-i bi’s-süyûfa mecbur oldular.” Yani harflerle benzer getiremediklerinden kılıçlarla harb etmeye mecbur kaldılar! Harflerle yapamadıklarını, harblerle yapmak istediler!

Bin dört yüz senedir Kur’ân-ı Hakîm’e nazîre ya-pılamaması, bir benzer getirilememesi, onun üzerin-deki “i‘câz” damgasını güneş gibi âşikâre gösteriyor. O Furkān’ın üzerindeki “i‘câz” mührü dahi, Kur’ân-ı Hakîm’in “Kelâmullah” olduğunu kat‘î bir sûrette isbât eder.

Hem Kur’ân’ın dostları olan mü’minler, Kur’ân’a benzemek ve onu taklîd etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur’ân’a mukābele ve tenkīd etmek ve Kur’ân’ın hakīkatlerini çürütmek sevkiyle, nâzil oluşundan gü-nümüze kadar yazılan ve fikirlerin birikip birbirine güç katmasıyla terekküb eden milyonlarla Arabca kitablar ortada geziyor. Bu kitablarla Kur’ân’ı mukāyese edip insaf ile nazar eden herkes, hiçbirisinin ona yetişemediğini i‘tirâf edip elbette: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil” diyecek.

Hiçbirisine benzemediğine göre, ya onların altında veya umûmunun fevkinde olacak. Umûmunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ şey-tan dahi diyemez.

Demek ki belâğatının mertebesi beşerin yazdığı milyonlarca kitâbın fevkindedir.

Hadd-i zâtında beyânı mu‘cize olan Kur’ân, başka kelâmlarla kıyas dahi edilemez ve ona yetişilemez. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, derece-i belâğatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Çünki Kur’ân, bütün âlem-lerin Rabbi ve yaratıcısının hitâbı ve içinde hiçbir ci-hette taklîdi ve sun‘îliği hissettirecek bir emâre bulun-mayan eşsiz ezelî kelâmıdır.

Hem de iki cihan saâdetine ve kâinâtın yaratılışının netîcelerine ve ondaki Rabbânî maksadlara âid mes’e-leleri beyan ve îzâh eden ve koca kâinâtın bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip çevirerek, onları yapan san‘atkârı ta‘lîm ve ta‘rif eden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i‘câzına yetişilmez.

Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsinden anlaşılıyor ki, kâinâtı sonsuz kudretiyle yaratan Zât kim ise, bu Kitâb-ı Ak-des’i, ezelî kelâmıyla tekellüm eden de O’dur.

Kur’ân’da hiçbir cihetle sun‘îlik ve tekellüf eseri görülmediği gibi, hiçbir taklid şübhesi veya başkası-nın yerine kendini farz edip konuşmuş gibi bir hîle emâresi dahi gözükmüyor. Nasıl ki bütün fıtrîliğiyle, sâfîliğiyle, berraklığıyla gündüzün ziyâsının “Güneş-ten geldim” demesi gibi, Kur’ân dahi: “Ben kâinâtın Yaratıcısının beyânıyım ve kelâmıyım” der. Elhak, dünyayı ışıklandıran ziyâyı, güneşten başka bir şeye vermek mümkün olmadığı gibi; kâinâtın sırlarının üzerindeki örtüyü kaldırıp, yaratılışın hikmetlerini keşfederek, âlemi nûru ile ışıklandıran Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân dahi, ancak Rabbü’l-Âlemîn olan Şems-i Ezelî’nin kelâmı olabilir.

Altı Cihet
Kur’ân’a hangi cihetten bakılırsa bakılsın, hangi nazarla tedkīk edilirse edilsin, görülecek tek şey onun üzerindeki nûrun sâhibinin sonsuz kemâlinin te-cellîsinden neş’et eden mükemmelliktir.

Zîrâ Kur’ân’ın altı ciheti de nûrdur ve Kur’ân her türlü evhâm ve şübhelerin karanlıklarından pâk ve müberrâdır. “Altında”, “hüccet ve bürhan direkleri” vardır; her hükmü aklî ve ilmî delillerle sağlamlaştı-rılmıştır. Kur’ân’ın “üstünde” ise “i’câz sikkesi” var-dır. Asırlardır i’câz ile meşgûl olan âlimler Kur’ân’ın i‘câzını değişik vecih ve zâviyelerden isbât etmişler-dir. Kur’ân’ın tahrîfine, bozulmasına en büyük engel olan üzerindeki i‘câzın, çok farklı ve en âmî insandan tut, en havas evliyâ ve ulemâya kadar her tabaka insa-na hitâbeden vechesi vardır.

Kezâ, “önünde ve hedefinde”, “saâdet-i dâreyn he-diyeleri” mevcuddur. En büyük mevhibe-i İlâhiye olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın getirdiği nûr, kâinâtı ve varlıkları abesiyetten, karanlıktan, başı boşluktan kurtardı ve insana, yaratılışın hikmet ve hakīkatlerini göstererek iki cihan saâdetinin ve hakīkī izzetin yegâne vesîlesinin, hükümlerine inkıyâd etmek ve bağlanmak olduğunu gösterdi.

Hem Furkān-ı Hakîm’in “arkasında”, “vahy-i semâvî hakīkatleri” vardır. İlm-i ezelî sâhibi Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatının tecellîsi ile meydana gelen ve insanın, Rabbiyle, nefsiyle ve sâir insanlarla olan münâsebetlerini tanzîm eden hükümlerden mürekkeb, İlâhî hıfz ve koruma altında olan Kur’ân-ı Hakîm, Mütekellim-i Ezelî’nin hak kelâmı olduğu için, zaman ve mekân üstü, sonsuz ma‘nâları ihtivâ eden engin bir nûr deryâsıdır.

Ve kezâ, Kur’ân’ın “sağında” hadsiz istikāmetli akılların tasdikleri ve delilleri, “solunda” ise selîm kalb ve vicdanların Kur’ân’ın feyiz ve nûruyla tatmîn olup tam bir teslîmiyetle o mu‘cizeler menbaına bağ-lanmaları, böylelikle “altı cihet”ten de hârika olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ne kadar sağlam, fev-kalâde, metîn, semâvî bir kale olduğunu ve hak “Kelâmullah” olduğunu isbât ediyor.

Altı ciheti de nûrânî olan Kur’ân-ı Hakîm’in “altı bin altı yüz altmış altı” âyetinin arasında öyle hârika ve mükemmel bir tesânüd vardır ki, farklı farklı za-manlarda, tedrîcen ve muhtelif sebeblere binâen nâzil olduğu hâlde, sanki tamâmı bir sebeb için ve aynı anda nâzil olmuş gibidir.

Hem o Kur’ân, çok farklı suâllere cevablar olarak taraf-ı lâhûtîden inzâl buyurulmuş olsa da, sanki tek bir suâlin cevâbı imiş gibi hârika bir birlik gösteriyor. Hem o yüce kāmette pek çok hâdiseden bahsedildiği hâlde, o kadar mükemmel bir intizam arz ediyor ki, sanki anlatılan hâdise birdir. Hem o Kur’ân, çok fark-lı hâletlerde nâzil olduğu ve çok farklı muhâtablara hitâb ettiği hâlde, güyâ tek bir hâlette nâzil olmuş ve sanki muhâtab tekmiş gibi, hârika bir selâset yani akıcılık gösterir.

Öyle şirin bir selâset arz eder ki, her muhâtab zan-neder ki, bu Kitâb-ı Mukaddes bana hitâb ediyor.

Hem Furkān-ı Hakîm’in âyetleri pek çok maksad-lar için nâzil olmuşken; öyle mükemmel bir istikāmet, öyle dakīk bir ölçü ve öyle güzel bir intizâma sâhibdir ki, sanki gāye de, maksad da birdir.

İşte zamânın, sebebin, muhâtabın, gāye ve maksa-dın farklılık arz etmesi normalde karışıklık sebebi iken, Kur’ân’da akıcılığa ve âyetlerin arasındaki mü-nâsebete herhangi bir zarar vermemiştir.

Hem, küçücük çocukların hâfızalarına gāyet kısa bir zaman içerisinde ve gāyet hârika bir tarzda ve kolaylıkla yerleşmesi onun mu‘cize oluşunun parlak bir alâmetidir.

Hem okunuşunun ve tekrârının usandırmaması, bil‘akis lisâna görülmedik bir halâvet ve tatlılık ver-mesi, onun Fâtır-ı Hakîm olan Cenâb-ı Hakk tarafın-dan fıtrata en münâsib bir sûrette inzâl buyurulduğu-nun kat‘î bir delîlidir.

Kalbi bozuk olmayan, aklı istikāmet sâhibi olan, vicdânında hastalık bulunmayan, zevk-i selîm sâhibi herkes Kur’ân’ın beyânında güzel bir akıcılık, latif bir uygunluk, hoş bir âhenk, eşsiz bir fesâhat ve açıklık görür.

Gözleri hasta olanların güneşin ziyâsını inkâr etmeleri ve ağızları acı olanların tatlı suya acı demeleri gibi, ondan şübhe edenlerin kalbleri bozuktur, mizacları hastadır. Yoksa Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân hiçbir sûrette şek ve şübhelere yer vermez.

Zynp Arı, bir alıntı ekledi.
21 May 00:45 · Kitabı okuyor

Yoksa ey insanoğlu, halkının terk ettiği, çatıları yıkılıp harap olmuş bir kasabadan geçen ve “Allah bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltebilir?” diyen o kişi ile aynı fikirde misin? Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl süre ile ölü bırakmış ve sonra tekrar hayata döndürerek sormuştu: “Bu halde ne kadar kaldın?” O da, “Bir gün veya bir günden biraz daha az bir süre kaldım” diye cevap vermişti. Allah, “Hayır” dedi. “Bu halde bir asır kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak; geçen yıllar onları bozmamış ve eşeğine bak; biz bütün bunları insanlara bir ders olasın diye yaptık. Bir de şu insanların ve hayvanların kemiklerine bak. Onları nasıl birleştirip et ile örttüğümüzü düşün!” Bütün bunlar ona açıklanınca, “Şimdi öğrendim ki Allah her şeye kâdirdir” dedi.
(2-BAKARA Suresi 259.Ayet)

Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an’ı Kerim Meali, Bayraktar BayraklıYeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an’ı Kerim Meali, Bayraktar Bayraklı
Ahmet, bir alıntı ekledi.
20 May 21:26 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Selim: ...Acaba on asır sonra anlaşılacak insanlar yok mu? Acaba ebediyen yanlış anlaşılarak yanlış hüküm giymeye mahkum
bedbahlar yok mu? Aksine, ilahlaştırılan alçakların bulunabileceğini kabul etmez misin?

Ruh Adam, Hüseyin Nihal Atsız (Ötüken)Ruh Adam, Hüseyin Nihal Atsız (Ötüken)
Miray Erol, Denemeler'i inceledi.
20 May 17:55 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 7/10 puan

Hemen hemen çoğu konuda fikrini beyan etmiş bir kalemin, her okuduğunuzda sizi farklı düşüncelere yönlendiriyor olması kitaptan keyif almanızı daha da artırıyor.

Beş asır öncesinde kaleme alınmış ve güncelliğini hâlâ korumakta olan bir eser.

Antik Mısır Tanrısı
Antik Mısır Tanrısı Aton (Aten, Zentuk) ve Aton Dini Hazırlayan: Akhenaton "Aton, uludur, birdir, tektir.
O'ndan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O'dur her varlığı yaratan
Bir ruhtur Aton, görünmeyen bir ruh.
Ta başlangıçta vardı Aton,
Tek varlıktı o.
Hiçbir şey yokken o vardı.
Her şeyi o yarattı
Ezelden beri süregelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek,
Gizlidir Aton, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman." Akhenaton [1] Aten ya da Aton ya da Zentuk, 4. Amenhotep (Akhenaton, Akhenaten, 4.Amenofis) tarafından ortaya çıkarılan [2] dinî inanışın tek ve yarı-soyut tanrısıdır. Tıpkı günümüzde büyük kitlelere ulaşmış olan kutsal kitaplı dinlerde olduğu gibi tek yaratıcı olarak kabûl edilmiştir. [3] Firavunlar arasında en az bilgiye sahip olunan gizemli Akhenaton, çeşitli Mısır tapınaklarını kapatarak, belirsiz ve sûretsiz Tanrı Aton için tapınaklar yapmıştır. [4] Firavunların saltanatı, 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1364 yılına gelindiğinde, 18'inci sülaleden Ameophis IV (Akheneton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar, başta Amon (Güneş Tanrısı) olmak üzere birçok tanrıya tapıyorlardı. [5] Akhenaton, babası gibi bir asker değil, her şeyden önce bir düşünürdü. Zamanının büyük bölümünü Amarna'da, karısı Nefertiti ile birlikte yeni bir dinin "gerçeklerini" bulmaya çalışarak geçiriyordu. [6] Yusuf Peygamber'den yaklaşık 300 yıl sonra Mısır'ın tahtına oturacak olan Akhenaton, tahta çıkışından beş yıl sonra kendisi 41 yaşındayken Mısır'ın çok tanrılı inanç sistemini temelinden yıkacak icraatlarda bulunmaya başladı. [7] Moneist (tek tanrılı) bir temeli olan ve yaratıcı ilah Aton'un dışında tüm tanrıları reddeden yeni bir dini kurdu [11] Halkına, ilâh'ın tek ve bir olduğunu, isminin de ATON olduğunu ilân etti. Adını, Aton'un hizmetkârı anlamına gelen AKH-EN-ATON şeklinde değiştirdi. [7] Bu dönüşüm, kısmen güncel muhâlefetin etkisinden ve özellikle Amon rahiplerinin girişimleriyle ayaklanan alt sınıfların baskısından kaçma amacını taşıyor olabilir. Yeni başkent, Teb'in 500 kilometre kuzeyindedir ve daha önce hiçbir Tanrı ya da Tanrıça'ya adanmamış bâkir topraklardan kurulmuştur. Aton'un Ufku anlamını taşıyan "Akh-et-Aton" şehri, Amon rahiplerine karşı girişilen mücâdelenin merkezî rolünü üstlenecektir. [8] Yeni başkente taşınılır taşınılmaz; Teb, başkent niteliğini kaybetmiştir. Akhenaton, mücâdelesinde bir adım dâhî geri adım atmayarak, Aton dışındaki Mısır ilâhlarının isimlerini âbidelerin üzerinden sildirmeye girişir ki, babası Amen-hotep'in de bu politikalardan kaçamadığı gözükür. [6] Teb, Uzun süre sonra bu dönemde ilk kez önemini yitirmiştir. Çünkü Akhenaton, aynı zamanda Amon'un şehrinden de nefret etmekte, onu Tağut'un / kâfirliğin sembolü olarak görmektedir. [9] Akhenaton, Mısır'ın geleneksel dinini kaldırıp yerine Aton olarak bilinen bir tek güneş tanrısına tapınmayı getirdiği için "Sapkın Firavun" olarak bilinir. Odanın çevresine dört koruyucu tılsım (sihirli tuğla) yerleştirilmiştir ve bunların birinde de firavunun adı yazılıdır. Odanın kuzey duvarındaki bir nişte, kapaklı dört küp Akhenaton'un küçük eşi Kiye'nın iç organlarının saklanması için konulmuş; ama üzerlerindeki yazılar silinmiştir. Mezarın döşemesi üzerinde bulunan kil mühür izlerinde Akhenaton'un halefi Tutankhamon'un (M.Ö. 1333-1323) adı yazılıdır. [10] Akhenaton, tahta geçtiğinde râhip sınıfının gücünün krallıktan fazla olduğunu ve yönetimi ellerinde tuttuklarını fark etmiş ve bundan kurtulmak istemişti. Bir başka kaynağa göre ise Firavun, bir güneş râhibi olan amcasının etkisindeydi. [11] Başkenti Teb'den, şimdiki adıyla el-Amarna'ya taşıdı. [12]. Amarna'ya "Aton'un Ufku" anlamına gelen "Akn-et-Aton" adı verildi, sonra "Amon'un Büyük Râhipliği" makamını kaldırdı. [11] Akhenaton'un tek bir tanrıya inanması, halkını tedirgin etmişti. Özellikle Akhenaton'un düşmanları, onun eski firavunlar kadar güçlü olmayı amaçladığına ve artık büyük ölçüde râhiplerin eline geçmiş olan dinsel gücü yeniden kazanmaya çalıştığına inanıyorlardı. Onlara göre tek bir tanrıya tapmak çok, yanlıştı. [6] Teb'de bir isyân çıktı; ama ordu, bastırdı. Akhenaton, kararlıydı. Yeni dinin esaslarını belirledi ve mistik şiirler yazdırdı. İnancının temelinde yalana karsı gelerek gerçeğe ulaşma düstûru vardı ve Tek Tanrı'ya olan sevgi, derin duygularla anlatılıyordu; mezar taşlarında "Ey. Biricik Allah, senden başkası (ve senden başka bir ilâh) yoktur." yazıları bulunmuştur. [11] Kralın eylemlerinin meşrûiyeti, mitoslarla desteklenmiştir. Anlatılardan çıkardığımız ölçüde; Aton kültü, henüz Akhenaton'un doğuşundan önce, ailesi tarafından tertip edilen bir ritüelle gerçekleşmiştir. Babası, Akhenaton henüz doğmadan yaptırmış olduğu sun'î bir göl içinde, altın ile yaldızlanmış bir kayığı dolaştırmış, bu kayığın ismine de Teye, "Aton" ismini vermişti. Spekülasyonu biraz daha ileriye götürecek olursak, anne ve babanın, Amon-Re rahiplerinin nüfuzundaki güçlenmeden rahatsızlık duyarak, iktidârı "kendilerinin mutlak hâkimiyetine" dönüştürebilme gayretlerinden dolayı oğullarını genç yaşta güçlü bir eğitime tabi tuttukları söylenebilir. [8] Firavunların halka benimsettirdiği resmî din, eski ve geleneksel olan her şeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa Akhenaton, resmî dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich, şöyle yazıyor:
"Eski geleneğin kutsadığı bir çok alışkanlığı kaldırıp, halkının, garip bir biçimde betimlenmiş sayısız tanrısına saygı göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardı, o da Aton'du. Aton'a taptı ve onu güneş biçiminde imgeleştirtti. Öteki tanrıların râhiplerinin etkisinden korunmak için, sarayını bugünkü El-Amarna'ya taşıdı" [13] Putperestlikle mücâdelesinde çok kararlı olan Akhenaton, Karnak'taki Amon tapınağını kapattı. Yerine GEMATON (Aton'u bulduk) adında başka bir mâbed inşâ ettirdi. Akhenaton'un kendisinin iman ettiği ve halkının da iman etmesini istediği ilâh, yalnızca Mısır halkının ilâhı değil, bütün insanlığın ilâhıydı. Bütün evrenin yaratıcısıydı Güneş'i ve Ay'ı da O yaratmıştı. [11] İlâh'ın Bir, isminin ise Aton olduğunu halkına ilan etti. Tapınaklardaki bütün putların kırılmasını, duvarlardaki tanrı (!) isimlerinin kazınmasını emretti. Ameophis (İmparatorluk tanrısı Amus razı olsun) olan adını Akheneton (- İslamiyet'teki Abdullah adı gibi - Aton'un hadîmi, yâni hizmetkârı) olarak değiştirdi. Akheneton'un inandığı ve halkının da inanmasını istediği İlah, kendi ifâdesine göre, yalnız Mısırlıların değil, bütün insanların, bütün kainatın Yaratıcı'sıydı. Güneş'i, Ay'ı, yıldızları yaratan "O" idi. Akhenaton, bir şiirinde Rabbine şöyle sesleniyordu: “Aton. Gündüz gibi ışıklı Aton.
Gözlerimiz sana bakıyor. Seni görüyor sana karşı.
Sen, benim kalbimdesin.
Fakat [onlar,] seni tanımak istemiyorlar.
Sadece ben, senin kulun Akhenaton, Seni tanıyorum.
Onlara araştırma gücü ver!
Senin gücün, senin planın, sonsuzdur.
Dünya Sana ait ve Senin.
Çünkü onu Sen yarattın.” Bir başka şiirinde de şöyle der: “Senin nûrunla bütün yollar açılır.
Balığın suda zıplaması, Sen'dendir.
Senin nûrun, rûhların kalbine nüfûz eder.” Halkın, krallara ulûhiyet verme fikrini de yıkmak isteyen Akhenaton, dînî törenlere tüm halkının gözü önünde eşi ve çocuklarıyla birlikte katıldı. [11] Kraliçe Nefertiti, o dönemin en güçlü kadınlarından biriydi. Kocası Akhenaton'la aynı eşit haklara sahipti. Bazı kararları kocasının yerine verebiliyordu. Bir kraliçenin firavunla aynı yetkiye sahip olması da Mısır'da alışılmış bir durum değildi. Bundan halk ve din adamları, rahatsızdı. Çok tanrılı dinden Tek tanrılı dine geçişte eşine verdiği destek yüzünden düşmanları artmıştı. Akhenaton, bu dini reformu başaramamıştı; ama yine de Akhenaton, dünyanın ilk tek tanrılı dine inanan insanı olarak anılır. [14] Şurası bir gerçektir ki, bir firavunun bir anda tüm tanrıları - özellikle de Amon'u - reddedip Aton'u yüceltmesi, Mısır için gerçekten gerek gündelik hayatta, gerek siyâsî açıdan büyük bir şok olmuştur. Bu, aynı zamanda cesaretli bir harekettir. Çünkü Akhenaton, inancını kabul ettirirken o dönemde büyük güç sahibi Amon rahiplerini boyun eğdirebilmiştir. [9] Ancak Akhenaton, tüm diğer tanrılara gösterdiği tepkiyi Thot'tan esirgemiş gözükmektedir. Bu, kısmen Hermopolis'te kurulan yeni başkentinin ulaştığı başarı sonrasında "şehrin koruyucu tanrısına duyduğu" minnet borcunun ürünü olabilir. Akhenaton'un sarayından çıkan heykellerden bir tanesinde Thoth, "şebek" tasviriyle gösterilmekte, bu figürün hemen önünde bulunan bir yazıcı ise koruyucu Tanrısı'ndan aldığı güçle kaydetmektedir. Akhenaton, bilgeliğin ve her türlü kültürel verinin yaratıcı Tanrısı'nı reddetmeyi göze alamamış olmalıdır. Tam aksine düzülen övgü sözleriyle kutsallığı kabul edilen Thoth'a: "sırlara vâkıf" pâyesi verilmesi sürdürülmüştür. [15] Zamanın kaynakları, Aton dinini getirdikleri için ilâhların (!) onlara ceza verip erkek çocuğu vermediğini firavunun da ilâhları simgeleyen putları yıktırıp hepsinin yerine Aton kültürünü getirdiğini belirtirler. Yani ilâhların (!) verdiği cezaya isyân eden firavun, onların varlıklarını da reddediyor. Sonuçta Nefertiti'ye verilen cezâ, onu çok derin bir üzüntüye ve mutsuzluğa sevk etmiştir. [14] Güneş Tanrı Aton'a tek tanrı olarak tapılmasını devlet dini yapmaya uğraşan, bu uğurda başkenti ve kendi adını bile değiştiren (Amenhotep adı Güneş Tanrı'nın hizmetkârı anlamına gelen Akhenaton'a dönüşmüştür) bu firavun, sanatçıları gerçekçiliğe yöneltti. İnsanları oldukları gibi, yürürken, oynarken, konuşurken yani kısaca doğal halleriyle göstermelerini istedi. Bu dönemde geleneksel fantastik Mısır sanatı, daha gerçekçi ürünler vermeye başladı. Edebiyatta hiciv ve mizâh gelişti. Hatta şiirlerde açık-saçıklık dönemi başladı. Adını bilmediğimiz Mısırlı kadın şairler, son derece kışkırtıcı şiirler yazdı. [16] Akhenaton'a ilk karşı çıkanlar Mısır'ın çok kudretli bir tabakası olan râhiplerdi demiştik. Ancak Akhenaton, onların ve o güne kadar firavunların yaşadığı Teb şehrinden ayrılarak kendisine Amorna (El-Amarna) şehrini kurdu. Ölünceye kadar da burada yaşadı. [11] Akhenaton, büyü ve sihri yasakladı. Ölümden sonra da tek hâkimin Aton olduğuna inanıldı. Yeni dine inanan, Aton'un büyüklüğü ve tebliğine iman eden kişi, öte dünyada da mutlu olacaktı. Buna rağmen. Akhenaton, tanrı oğulluğu sıfatını dareddetmedi ve yüzyıllar sonraki Hz. İsa'yı anımsatan bir tür peygamberlik yaklaşımı içindeydi. Ama önemli bir yön daha vardı, kişi Tanrı'ya asla bir ihtiyâcını karşılamak için hitap etmezdi. Aksine, doğanın güzelliğine ve Yaratıcı'nın iyiliğine heyecân ve aşk duyan biri olmalıydı. Gökten akan ve yaşamın kaynağı olan Nûr'a tapılırdı. Eşit olarak yayılan aydınlık, adalet kavramını simgelerdi ve bu Nûr, Gerçeklik Ülkesi'ne bağlıydı, burada da Anadolu Tasavvufu'nun bâzı çizgileri ister istemez akla geliyor. Bir yazıtta söyle denir; "Ey yaşamın başlangıcı olan Aton, yeryüzünü güzellikle doldurursun, ışığın yarattığın her şeyi aydınlatır ve her şey senin aşkının bağlarıyla bağlanır, her göz kendi üstünde seni görür, Ey Sen ki, tek ilahsın ve hiçbir benzerin yoktur, sen dünyayı kalbinin istediği gibi yarattın." Anlaşılıyor ki; Akhenaton,Tek tanrı düşüncesinin simgesi olarak güneşi ve ışınlarını seçmişti. Tapılan bir heykel ya da put yoktu. Bu yeni din, yuvarlak kırmızı bir güneş ve ondan çıkarak yere inen ve uçlarında el şekilleri bulunan ışınlar olarak simgelendi. [11] Aton'un da sembolü, - tıpkı Ra gibi - güneş kursuydu. [17] Ancak Teb'in önde gelenleri, O'nun bu dini tebliğ etmesine müsaade etmediler. Akhenaton ve ahâlisi, Teb şehrinden uzaklaşarak Tell El-Amarna'ya yerleştiler. Burada "Akh-en-Aton" adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis; yani "Amon'un Hoşnutluğu" anlamına gelen adını, Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Eğen" olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaratıcısı" idi, ki bu sıfatla Allah'ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. [13] Aton, İbranilerin Adon (Adonay) dediği tanrıyla da aynıdır. Adon, daha sonra İbrânîler tarafından "Öyle Olsun" anlamına gelen "Amen" kelimesine dönüştürülmüştür. Kelime kökü olarak Sümer'in Mutlak tanrısı Anu'dan türediği düşünülür. [4] Bu tanrının somut bir betimlemesi yoktu. Duvarlarla çevrili, üstü açık bir tapınakta tapınılırdı. [2] Sanatkârlara tâlimat vererek, eserlerinde gerçekçi bir yaklaşım izlemelerini emretti. Böylece abartılı resimler ve kabartmalar yapılamayacaktı. Her şey, sade ve olduğu gibi resmedilecekti. [11] Resmi Tanrı'nın yalnızca ismi değil, sembolik yapısı da değişir, şahin başının yerine güneş diski konumlanır. Bu bir tarafa, eski inanışların aksine Akhenaton, Aton adına put yapılmasını yasaklar. Yani herhangi bir yerde Aton'a ait bir heykel gözükmemekte, buna karşın "büyüğünden küçüğüne" çeşitli derecelerde yer alan memurların, Kral'dan aldıkları güçle, başta Amon olmak üzere eski Tanrıların isim ve putları üzerinde önüne geçilmez bir yıkım eylemi uyguladıkları saptanmaktadır. Dokuz senenin sonunda Amon rahiplerinin elindeki tüm nüfuz ve maddi birikim yok olmuştur. Elbette henüz 13 yaşında iktidara gelen bir hükümdarın böylesi bir kararlılık göstermesi şaşırtıcıdır. Bununla birlikte, böylesine büyük bir sorumluluğun arkasında ne kadar iyi eğitilmiş olursa olsun 13 yaşında bir çocuğun bulunduğunu düşünmek, aynı oranda yanıltıcıdır. Kendisini tüm tebasının "babası ve annesi" olarak tanımlayan Kral, yeni Tanrı'nın dişil niteliğine daha önce görülmedik düzeyde önem vermiştir. [8]
Akhenaton devrimi, Mısır'ın seçkin dininin, iç savaşlar ve dış istilalardan sonraki en önemli yıpranış durağını simgelemektedir. Amon-Ra dini iktidarına karşı tepkili bir halkın, saraya sızmak suretiyle gerçekleştirdiği bir komplo şeklinde tasarlanabilecek bir devrim, elbette eninde sonunda spekülasyondur. Ancak şu bir gerçektir ki, olan bitenden hoşnut olmayan kesimin başında, Mısır inanç sistematiğinin gördüğü zararı saptayan ve alt sınıfların yağmasının doruğunu hisseden din adamları sınıfı gelecektir. Amon-Ra iktidarının, halk içindeki konumlanması ve gösterilen tepki, bizi kaçınılmaz biçimde, sınıf savaşımının önemli bir dönemecine götürür. Çok sayıda tasvirin doğruladığı ölçüde, Akhenaton devrimi, halk ile kraliyet ailesi arasındaki kaynaşmayı vurgulamaktaydı. Eskinin birleşmez parçaları, sınıf gerçeği, yöneten ve yönetilen odakları, Aton'un öncülüğünde eşsiz bir hoşgörü ile bir araya gelmişti. Bu kesin propagantif nitelikli yorumlar, halkın içinden çıkmasına karşın, iktidara geldiğinde hala halk için düşünebilmeyi ve halk içindeki ideallerini yaşatmayı başaran bir kadının soyut-gerçekdışı tablosunu bir tarafa bırakmamızı zorunlu kılar. Tarihsel deliller, Akhenaton'un toplumdaki huzursuzluklara, paralı askerlerle müdahale ettiğini gösterir. [8] Aton, her işinin ucunda bir el olan bir Güneş olarak çizilirdi. [2] Diğer tanrıların aksine, tek tanrı Aton'un insânî tasviri yoktur. Bu da semâvî dinler ile paralellik gösterir. [9] Ama uzun soluklu bir inanış olmamıştır. [2] Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulunduğu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton, zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altında kaldılar. [13] Tarihte ilk soyut tek tanrı inanışını yerleştirmeye çalışan Akhenaton'un ölümünden (M.Ö. 1352) sonra, Amon rahipleri yeniden etkinlik sağlayarak, bu inanışı yok ettiler ve Mısır'ı eski inanışına döndürdüler. [3] Akhenaton "sapkın firavun" olarak ilan edilmiş ve bu inanış Tutankhamon tarafından ortadan kaldırılmıştır. Eski tanrılara geri dönülmüştür. Ayrıca Akhenaton ve Aten hakkındaki tüm belgeleri yakılmış, Aten tapınakları yıkılmış ve Amarna şehri talan edilmiştir. [2] Akhenaton'un ölümü sonrası, Aton inancı da son bulmuştur. İktidar boşluğunu fırsat bilen Amon rahipleri, Smenkhare ve Ay'ın ölümünden sonra çocuk yaştaki Tutankhaton ve karısı Ankhesenpaaton'u tahta çıkarmışlardır. Burada çok ilginç bir olayla karşılaşıyoruz. Aton döneminde doğmuş olan bu kişinin adları, sırf "lanetli tanrı'nın adını taşıdığı ve halka kötü bir izlenim bıraktığı için Amon rahipleri tarafından değiştirilmiş ve Tutankhaton / Tutankhamon adını almış, Ankhesenpaaton ise Ankhesenamon adını almıştır. [9] Akhenaton'un ölümünün ardından kral olan Smenkhare'nin kısa sürede ölmesinin ardından, olasılıkla Amon rahiplerinin desteğiyle başa geçen Tutankhamon, "Restorasyon Fermanı'nı yayınlamıştır. Bu fermana göre, Aton yasaklanmasa bile, tarihin derinliklerinde yok olup gitmeye mahkum edilmiştir. Kralın yeni naipliği Aya isminde, eski kralın danışmanlarından birisi tarafından üstlenilir. Tutankhamon'un ölümü de, Akhen-aton gibi, kuşkuludur. Genç yaştaki ölümünün, tam da Amon karşı devriminin gereklerinin ardından gelişi dikkat çekicidir. Bu bir tarafa, Firavun'un mezarının Teb'deki Kral mezarlarının dışında, gizlenme amacıyla kazılmış olması, tarihsel sürecin doğal işlemediğini göstermektedir. Ancak tarihsel gerçeklerden çok, popüler kültürün ilgisini çeken, gizemli öykülerdir ve 20. yüzyılın hemen başında Eski Mısır'a duyulan korku, Tutankhamon aracılığıyla ete kemiğe bürünmüştür. Bu 20. yüzyılın korku endüstrisinin en önemli başvuru kaynaklarından birisi olarak gözükmektedir Firavun. 1923 yılında Tutankhamon'un mezarının Lord Carnarvon ve ekibi tarafından açılışının ardından yaşananlar çok sayıda spekülasyonun konusu olmuştur. Henüz başlangıçta, Tutankhamon'un cenaze salonunu giriş kapısının üzerindeki yazı, tüyleri diken diken eder niteliktedir: "Burada dinlenen firavunu ebediyeti içinde rahatsız edecek kişiye ölüm kanatlarıyla dokunacaktır." [8] Akhenaton'dan sonra başa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrılı dini yeniden yaygınlaştırdılar ve eskiye dönüş için önemli bir çaba harcadılar. Yaklaşık bir yüzyıl sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlık yapacak firavunu 2. Ramses başa geçti. Hz. Musa gelene kadar da batılın hükmü Mısır'da sürdü. Ramses, birçok tarihçiye göre İsrailoğulları'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu. [13] Akhenaton, kendisi ve ailesi için yaptırdığı mezarda yapılan bütün incelemeler herhangi bir mumyalama işleminin gerçekleşmediğini göstermektedir. Onun ölümünden sonra, güçlü ruhban sınıfı eski çok tanrılı dinlerini canlandırdılar ve kendilerinden alınan iktidar gücünü geri kazandılar. Çok geçmeden eski tanrıların yeni heykellerini yaptırarak tapınaklara yerleştirdiler. Başkent yeniden Teb'e nakledildi ve bu şekilde bir muvahhidin çabaları yok oldu gitti. [11] Ancak Mısır'da indirilen tevhid bayrağı, yaklaşık bir asır sonra gelecek güçlü bir el tarafından yeniden dalgalandırılacaktı. Bu, Hz. Musa'nın eliydi. [7] Teoloji ve Aton Dini Felsefesi Aton teolojisinin özü, Aton'a hitaben yazılmış ve günümüze dek korunan ilahilerde yer almaktadır. Aton, hayatın kaynağı olarak nitelenirken, güzelliğin, ihtişamın, parlaklığın ve büyüklüğün özü ona atfedilmektedir. Aton'un çekip gitmesi ve dinlenmesi anlamına gelen batım anından sonra ise, dünya tehlikelerle, aslanlar, yılanlar ve hırsızlıklarla tehdit altındadır. Ancak hepsinden önemlisi Aton'un yaşam veren gücü, bir Mısırlı'yı ayakta tutan geçim kaynaklarına sunduğu destektir:
"Bütün davarlar otlarla yaşar.
Bütün ağaçlar ve nebatlar gelişir.
Bütün kuşlar sazlıklarda kanat çırpar/Kanatlarını seni takdis için açarlar.
BÜtün koyunlar ayak üstü oynar.
Kanatlı her şey uçar/Ve hepsi, senin aydınlığın sayesinde yaşar. "
Aton, yalnızca insanın yaşamsal öğelerinin değil, bizzat insan yaşamının da yaratıcısıdır. Kadının içindeki yavruyu, yani insanı yaratan Aton, çocuğa anne karnında dahi, göz kulak olan varlıktır. Aton çok uzakta, yaptıklarının çoğu insanın anlayışına kapalı bir şekilde yaşar.
"Ey biricik ilah ki, kuvvetine bir kimse malik değil.
Sen bu arzı istediğine göre yarattın.
Ve sen yalnızdın/İnsanlar; büyük, küçük bütün davarlar.
Yeryüzündeki herşey ki
Ayakları üzerinde yürür
Ve yüksekle olan herşey ki
Kanatlarıyla uçar.
Suriye ve Nubiye memleketlerinde
Mısır diyarında
Herkese layık olduğu yeri seçersin
Bütün ihtiyaçları verirsin."
Aton, yalnızca milletlerin değil, tüm yaşamın kaynağı Nil'in de yaratıcısıdır. Nil ki halkı diri tutandır ve onu yeraltında yaratan Aton'dur. Kabile Tanrılarından sıyrılan ve evrensel bir Tanrı tasavvurundaki bu ilk nokta Aton'a adanmış şiirde açık bir şekilde gözükmektedir. O, tüm milletleri yaratıcısı olarak, onlara hayat veren olarak değerlidir. Mevsimleri de yaratan Aton'un diğer Tanrılar karşısındaki üstünlüğü de çeşitli vesilelerle açıklanmaktadır.
Belki de Zerdüşt'ten çok daha önce, Tanrı'la doğrudan diyalog yöntemi gözükür. Akhen-aton, kendisini Tanrı'nın oğlu olarak nitelerken ondan birtakım dileklerde bulunmakta, başarı için onun rızasını dilemektedir.
"Oğlun Akhen-aton'un koru
Sen ona, tedbirinle ve kudretinle akıl verdin
Cihan senin elindedir, yarattığından beri"
İlerleyen bölümlerde ise bu yakarış, çok daha açık bir şekilde gözükmektedir:
"Sen bunları oğlun için
Senden gelen oğlun için
Doğruluk içinde yaşayan hükümdar için/Ömrü uzun olsun Akhen-aton için
Onun sevgili kral kızı karısı, İki yurdum kraliçesi Nefertiti için yarattın
Ve bunlar refah içinde devam eden bir ömür sürüyor."
Akhenaton'un iç siyasetteki kararlılığı dış siyasetteki baskılarla sarsıldı. Barışçıl bir öğretiye sahip olan bu Firavun zamanında Mısır, Asya topraklarını kaybetti. Doğu'nun kralları iç siyasetteki hareketliliği ve rahiplerin hoşnutsuzluğundan beslenen iç huzursuzluğu kendilerine destek bilerek Mısır ülkesine seferler düzenledi. Ordudaki güçsüzlüğün ve dış istilalara karşı başarısızlığın kökeninde, saltık olarak Kral'ın barışsever politikalarını görmek hatalıdır. Özellikle, bir din devriminin gerektirdiği maddi masrafların Kral'ın orduya yönelik harcamalarını kısıtladığı gerçektir. Yeni bir din, yeni bir başkent, yeni yükümlülükler ve dini organizasyonun baştan aşağıya yenilenmesi. Akhenaton, tüm dünyanın ağzını sulandıran askeri güçsüzlüğünün üzerine gidemeyecek kadar meşgul gözükmektedir.
Karanlık bir komplonun sonucunda güçlü bir devrim girişiminin sona erişi, kaçınılmazcasına eskinin ani geri dönüşünü doğurdu. Sonraki Firavun, Amon'a iade-i itibar yapan Tutankhamon zamanında Teb'e geriye dönüldü ve Amon rahibi ile ilişkiler düzeldi. Akhen-aton'un ölümü çok sayıda edebi metni destekleyen spekülasyonlara açıktır. Kral'ın genç yaşta ölüşü, kendine naib olarak belirlediği damadı Smenhkara'nın çok kısa bir zaman içinde devrilişi ve yerine Tutankh-Amon'un gelişinin ardından Amon rahiplerine nüfuzlarının geriye verilişi, spekülatif tarihçiler için olduğu kadar, edebiyatçılar açısından da önemli fırsatlar içermekteydi. Böylesi bir edebi metine yakışır trajedi ise, Amon rahiplerinin eski Kral'a "o cani" lakabını uygun görerek, mumyasını horlamaları oldu. Kral, mezarından çıkarılarak, annesinin mezarına fırlatıldı. 1907 yılında, burada bulunan Akhenaton'un ayaklarının dibinde, bir tablet bulundu.
"Senin ağzından gelen tatlı nefesi kokluyorum
Senin güzelliğini her gün görüyorum
Bütün hazzım, şimal rüzgarıyla da gelen senin tatlı sesini işitmek" [8] Eski Mısır'a yaşlı bir adam gençlerin bulunduğu bir yere gelince gençler oturdukları yerden kalkmak zorundaydılar. Erkekler sünnet oluyorlardı. Domuz eti yemek günahtı. Tapınağa girmeden önce el ve ayaklarla yüz belirli bir ritüele uygun olarak yıkanıyor, yani abdest alınıyordu. Cinsel ilişkiden sonra da mutlaka yıkanmak lüzumu vardı (gusül abdesti). Mısırlıların ahiret hakkındaki bu inanışlarının tevhid inancıyla ve hak dinle bir paralellik gösterdiğini fark etmemek mümkün değildir. Sadece ölümden sonraki hayata inanç bile eski Mısır medeniyetine de hak dinin ve tebliğin ulaşmış olduğunu fakat bu dinin sonradan bozulmaya uğradığını, tek tanrı inancının da bu bozulmayla birlikte çok tanrı inancına döndüğünü ispatlar niteliktedir. Nitekim dönem dönem insanları Allah'ın birliğine ve O'na kul olmaya çağıran uyarıcıların eski Mısır'a da gönderildiği bilinmektedir. Bunlardan biri, hayatı Kuran'da detaylıca anlatılan Hz. Yusuf'tur. Hz. Yusuf'un tarihi, İsrailoğulları'nın Mısır'a gelmeleri ve burada yerleşik düzene geçmelerinin başlangıcını teşkil etmesi açısından da son derece önemlidir. [13] Hz. Yusuf'un Akheneton'dan önce Mısır'da yaşadığını biliyoruz. Demek ki Akheneton'un ortaya çıkmasını, Hz. Adem'den beri süregelen ve Hz. İbrahim'le devam eden ve son peygamber Hz. Muhammed'e (sav) kadar uzanan Allah'ın vahyettiği Hak Dine bağlamak uygun olacaktır. [

Lâ tahzen! (Üzülme!)

İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme!

Rahman: (c.c), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
O halde ne diye üzülürsün ey can?
Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan;
Gece gibi kapkaranlık nefsini yak !..

“Derdim var” diyorsun;
Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
Sanma ki dert sadece sende var.
Şunu bil ki;
Sendeki derdi nimet sayanlar da var.
Umudunu yıkma; Yusuf'u hatırla.
Dert nerede ise deva oraya gider.
Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider.
Soru nerede ise cevap oraya verilir.
Gemi nerede ise su oradadır.
Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.
Dünya malı Allah'ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma...

Lâ tahzen! (Üzülme!

Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz. .
"Aşık" olmayana anlatsan da "Ben" "Sen" anlamaz.
Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz…
Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan;
Yanmaz, yanamaz…

Ayağın kırıldı diye üzülme!

Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.
Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!
Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!
İstediğin Bir şey; Olursa Bir Hayır,
Olmazsa Bin Hayır Ara...

Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:
- Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.
Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:
Aç da kendini oku ey can!

Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta…
Ama sen bunun farkında bile değilsin.
Derdin ne olursa olsun korkma!
Yeter ki umudun ALLAH olsun…
Herkes bir şeye güvenirken;
Senin güvencen de ALLAH olsun.
Hiçbir günah, ALLAH'ın yüce merhametinden büyük değildir ama;
Sen yine de günah işlememeye bak!

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi...
Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,
Dilersen hiç konuşma...
O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.
Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Bir şey olmuyorsa:
Ya daha iyisi olacağı için,
Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.
Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler...
Onların rızkını düşünen Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
Yeter ki sen istemeyi bil...

Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.Her nereden gam kervanı gelse de.
Aşk derdinde olan kişi;
Baş derdinde değildir…

...................

Yapılma, yıkılmadadır;
Topluluk, dağınıklıkta;
Düzeltme, kırılmada;
Murat, muratsızlıktadır;
Varlık, yoklukta gizlidir…

Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
Bir asır kadar uzak olması.
Ve bilir misin?
Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
“Ben”, deyip susması…
“Sen”. deyip ağlamaklı olması…
Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
Eğer Hakk"ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

Açlığa sabredersin adı "oruç" olur.
Acıya sabredersin adı "metanet" olur.
İnsanlara sabredersin adı "hoşgörü" olur.
Dileğe sabredersin adı "dua" olur.
Duygulara sabredersin adı "gözyaşı" olur.
Özleme sabredersin adı "hasret" olur.
Sevgiye sabredersin adı "AŞK" olur...

Ne istersem ben Mevlâ'dan isterim.
Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır…
Allah'tan bir şey istersen:
Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil !...
Ne Zaman dersen bilemem ama,
Açılmaz diye umutsuz olma,
Yeterki O Kapıda Durmayı Bil...!

Hz. Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî