Gazeteler ve bulmacalar. Babam tüm sayfaları ayrıntılı bir şekilde okuduktan sonra bulmacayı açıyor ve onun labirentine dalıyor. Ya da onun koridorlarında acıdan kaçmaya çalışıyor. Seni umursamıyorum, acı, seni düşünmüyorum, sadece yakın geçmişte oynamış sekiz harfli Hollandalı futbolcuyu hatırlamak istiyorum. Ya da şu üç harfli kamyon markasını. Ya da Fransız filmini. ..
Babam kendini sabah ona getirdiğim gazeteye vermişti. Zaten artık sadece hastalar gazete okuyor. Bunda bir alamet var. Babam
tüm televizyon haberlerini seyrediyor ve gazete okuyor, heyecanlanıyor, kızıyor. Bu dünyadan ayrılmak üzere olanlar neden
hâlâ onun haberlerini takip eder ki? Zaten yokuş aşağı sürüklenen bir dünyadan ayrılıyorum, dolayısıyla neden üzüleyim ki,
deyip kendilerini rahatlatmak için mi? (Haberler ise gerçekten
kıyamet gibi, kişisel kıyametlerimizle tam uyum içinde.) Yoksa
bu dünyanın son dakikalarını, bilhassa hayatı oluşturan gündelik
olayları, dünya dokusunu, küçük ayrıntılarını mı yaşamak istiyorlar?
Ya da belki sadece, acıdan buruşmuş yüzleri görünmesin diye sayfaların arkasına saklanıyorlardır.
Epikür' ü seviyorum, diyor kızım ansızın.
Felsefeci olan kölelerden biri değil miydi o, diye soruyorum.
Hayır, diyor beni düzeltmenin verdiği bir memnuniyetle.
O, okuluna köle ve kadın alan ilk kişi, diyor. "Ölümden korkmamıza gerek yok.
O varsa biz yokuz. Biz varsak o yoktur," Epikür işte böyle diyor.