Tanpınar’a bunu neden yaptın Murat’cım :)))
7/10
·376 syf.·
2026 69. kitabı
Evet Murat’cığım, şimdi sana ne demeliyim bilemedim :))) Sen git edebiyatın duayeni Ahmet Hamdi Tanpınar’ı şekilden şekile sok, adama bin türlü eziyet çektir, sonra da gelip benden alkış bekle! Adam bugün yaşasaydı sana ne derdi, doğrusu çok merak ediyorum. Bu arada kitabını okurken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bütün fotoğraflarını inceledim. Dediğin gibi bayağı yakışıklı adammış. Sen o naif ruhlu, zarif parmaklı, zehir gibi çalışan zihne sahip adamı nelere bulaştırdın böyle? Adamı al, hiç olmayacak bir aşk üçgeninin içine sok; kafasını karıştır. Yetmezmiş gibi katil yap, hapse attır. “Bu da az oldu” deyip ölen Bahtiyar’ın ruhunu musallat et. Bitti mi? Yoo, kesinlikle bitmedi! Bu kadarla yetinmeyip eğitim seviyesi tavan yapmış dört asker komando ile boks dövüşüne çıkar. Adamın parmakları yazmak için yaratılmış be adam! :))) Senin nasıl bir hayal dünyan var böyle? Her neyse, bu benim seninle tanışma kitabımdı Murat’cığım. Ama mümkünse bir daha bir araya gelmeyelim lütfen. Hadi ben kaçar. Sevgiler :)
Tanpınar'a Huzur YokMurat Menteş · Everest Yayınları · 2026717 okunma
İnsan, Kendine Anlattığı Hikayedir.
Puan vermedi·330 syf.·
2026 10. kitabı
Zülfü Livaneli’nin okuduğum üçüncü kitabı. Önce Serenad, sonra Huzursuzluk, şimdi de Kardeşimin Hikayesi… Her kitabında farklı bir dünyaya giriyorum ama değişmeyen tek şey, Livaneli’nin insan ruhunu anlatma biçimi. Bu kitapla birlikte kalemini ne kadar sevdiğimi bir kez daha fark ettim. Kitaba başladığımda karşıma böyle bir son çıkacağını hiç düşünmemiştim. Hatta ilk sayfalarda sakin ilerleyen, kendi halinde bir hikaye okuyormuşum gibi hissettim. Çünkü toplumda aşk hep yüceltilen bir duygu olarak anlatılıyor. Şarkılar, filmler, şiirler hep aşkı güzelleştiriyor. Ama Livaneli burada aşkın başka bir yüzünü de gösteriyor. Bazen insanı hayata bağlayan bir duygu, bazen de insanın kendi hayatını yavaş yavaş tüketmesine sebep olan bir saplantı olabiliyor. Ama sayfalar ilerledikçe olayların altında bambaşka duyguların saklandığını da fark ettim. Bir noktadan sonra sadece “katil kim?” sorusunu değil, “bir insan neden bu hale gelir?” Bir diğer düşündüğüm şey ise insanları ne kadar tanıyabildiğimiz oldu. Günlük hayatta karşımızdaki insanların anlattıkları kadarını biliyoruz. Birkaç cümle duyuyor, birkaç davranış görüyor ve onlar hakkında kesin yargılara varıyoruz. Oysa herkesin içinde kimsenin bilmediği hikayeler, kırgınlıklar ve sırlar var. Final kısmına gelirsek… Uzun zamandır bir kitap beni böyle ters köşe yapmamıştı. Kitabın sevdiğim yanı, okuru sürekli şüpheye düşürmesi oldu. Her şeyin cevabını bulduğumu düşündüğüm anda yeni bir soru çıkıyor. Sevmediğim tek tarafı ise bazı bölümlerde olaydan çok anlatılan düşüncelerin ön plana çıkmasıydı. Yer yer tempo düştü ama final buna değdi. Son sayfalarda öğrendiğim gerçeklerle birlikte okuduğum bütün hikayeye baştan bakmak zorunda kaldım. Şaşırdım desem az kalır. Çünkü bu sadece beklenmedik bir son değildi
Kardeşimin HikayesiZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 2019126,5bin okunma
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
6.Dakika ve Aşk
10/10
·184 syf.··
Beğendi
·
2026 22. kitabı
Birçoğumuz hayatımız boyunca "gerçek aşkı" arayıp dururuz. Pierre Franckh, Gerçek Aşkı Bul - 6 Dakikada Koçluk kitabında bu arayışa çok farklı bir bakış açısı getiriyor: Aşkı dışarıda aramaktansa, onu hayatımıza nasıl çağıracağımızı öğretiyor. Üstelik bunu son derece yalın, akıcı ve etkileyici bir dille başarıyor. Kesinlikle okunmaya değer.
Duygu ve Düşünce
6 Dakika KoçlukPierre Franckh · Elips Yayınları · 201813 okunma
Puan vermedi·304 syf.··
2026 49. kitabı
Cassie Ryan tarafından yazılan Şeytani Aşk (Demon's Lexicon veya orijinal paranormal aşk serilerinden biri), fantastik dünyaları, mitolojiyi ve tutkulu bir aşkı bir araya getiren sürükleyici bir "çerezlik" kitap. Eğer Alacakaranlık tarzı doğaüstü aşk hikayelerini veya iblisli, melekli fantastik kurguları seviyorsanız, elinizden düşürmeden bir günde bitirebileceğiniz türden bir roman. ÖZET: Hikayenin merkezinde Jezebeth adında bir succubus (dişi şeytan) var. Jezebeth, yüzyıllardır hayatta kalabilmek ve kraliçesi Lilith’e olan borcunu ödemek için erkekleri baştan çıkarıp onları günaha sürüklüyor. Onun için bu sadece bir hayatta kalma rutini. Bir gece kulübünde avlanırken işler ters gidiyor ve vahşi bir iblisin saldırısına uğruyor. Tam her şey bitti derken, Noah adında son derece yakışıklı ama "tamamen insan" olan bir adam araya girip hayatını kurtarıyor. Normalde insanları avlayan Jezebeth, bu ölümlüye karşı tuhaf bir çekim ve minnet hissetmeye başlıyor. Olay sadece bu ikisinin arasındaki çekimle sınırlı kalmıyor. Arka planda devasa bir mitolojik savaş var. Cennetten kovulan Lucifer ve Michael ile bir anlaşma yapılıyor. Dünyayı yok etmek ve mahşerin dört atlısını salmak isteyen kötücül güç Semiazas’ı durdurmak zorundalar. İnsanlığın kaderi, bir dişi şeytan ile bir insanın el ele verip bu kıyameti engellemesine bağlı hale geliyor. YORUM: Genelde bu tarz kitaplarda tehlikeli olan tarafta erkek (vampir/kurt adam) olur, masum kızı korur. Burada ise tam tersi; tehlikeli, baştan çıkarıcı ve güçlü olan taraf bir kadın iblis. Bu dinamik hikayeye çok keyifli ve taze bir hava katmış. Sadece iki karakterin birbirine bakıp iç çekmesinden ibaret bir aşk romanı değil. İşin içine Lucifer, melekler, iblis avcıları ve kıyamet senaryosu girdiği için tempo hiç
Şeytani AşkCassie Ryan · Arunas Yayıncılık · 201169 okunma
Puan vermedi·376 syf.··
2026 48. kitabı
Akhilleus'un Şarkısı, bildiğimiz o sert, kaslı ve kusursuz "yarı tanrı" imajını yıkıp, arkasındaki kırılgan insanı önümüze koyan sıcacık bir kitap.Kitabın en güzel yanı, hikayeyi Akhilleus’un değil, onun gölgesinde büyüyen sürgün prens Patroklos’un gözünden dinlemek. Bu sayede karşımızda sadece savaşan bir makine değil; müziği seven, gülen, hata yapan ve aşık olan bir Akhilleus buluyoruz. Çelimsiz ve babasının gözünden düşmüş Patroklos, saraydan sürülür ve Akhilleus’un babasının krallığına sığınır. Burada yolları kesişir.Akhilleus, herkes ondan uzak dururken Patroklos’u seçer. Centaur Kheiron’un yanında, doğanın içinde birlikte büyürler ve aralarında derin bir bağ, bir aşk filizlenir.Troya Savaşı patlak verdiğinde, Akhilleus’un önünde iki seçenek vardır: Ya uzun ama silik bir ömür sürecek ya da Troya’da savaşıp genç yaşta ölecek ama adı ölümsüz olacaktır. Akhilleus şanı seçer.Patroklos sevgilisini korumak için onunla savaşa gider. Ancak kaderden kaçılmaz; savaşın vahşeti, Akhilleus’un kibri ve aralarındaki o büyük sevgi, onları adım adım mitolojinin en can yakıcı sonuna doğru sürükler. Kitap antik dönemi o kadar canlı ve samimi anlatıyor ki, tarih veya mitoloji bilgisine hiç gerek kalmıyor. Kendinizi bir anda o dönemin saraylarında, kumsallarında buluyorsunuz. Akhilleus’un tanrısal kibri ile Patroklos’un insani merhameti arasındaki denge çok iyi işlenmiş. Akhilleus’un savaştaki acımasızlığına kızarken, Patroklos’un yanındaki çocuksu haline içiniz ısınıyor. Kitaptaki ilişki sadece romantik bir bağ değil; birbirinin ruhunu tamamlama hikayesi. Madeline Miller bunu hiç ajite etmeden, son derece zarif ve asil bir dille aktarmış. Hikayenin sonunu (mitolojiden dolayı) bilerek okusanız bile, son 50 sayfada gözyaşlarınızı tutmak neredeyse imkansız. Kitap bittiğinde
Akhilleus’un ŞarkısıMadeline Miller · İthaki Yayınları · 202019,3bin okunma
10/10
·336 syf.··
2026 36. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 15 Haziran 2026 17:15
1940 yılında Avrupa’da savaş patlamışken New York’ta ikamet eden bir grup bohem sanatçı, Brooklyn’de bir ev tutmaya karar verir. Ev büyüktür, bakımsızdır; Viktoryen dönemden kaldığı için döküntüdür ancak eski zamanların görkemini yansıtan bir çekiciliği vardır. Evi önce üç kişi kiralar: İngiliz şair W. H. Auden, genç romancı Carson McCullers ve Harper’s Bazaar dergisinin editörlüğünü yapan, dönemin kültür dünyasında popüler bir isim olan George Davis. Evde ilk başlarda kalorifer tesisatı bile bozuktur, pek çok eksik vardır; ancak tadilat devam ettikçe kısa sürede evin kadrosu kalabalıklaşır, dönemin gözde isimleri gelip kalmaya başlar. Çoğu, Paris’in işgaliyle gemilerle Avrupa’dan kaçmış mültecilerdir; 1920’lerdeki ve 1930’lardaki özgürlükçü, sanatsal Paris’in Nazi işgali altında çöküşünün yasını tutarlar. Yazarın deyişiyle ev, Nuh’un gemisine dönmüştür. Broadway’de sahneye çıkan burlesk sanatçısı ve striptiz kraliçesi Gypsy Rose Lee’nin gelip yerleşmesi eve renk katar, onun gelişi magazin basınının da ilgisini eve çeker. February House, savaş atmosferinde bunalan sanatçıların birbirini desteklediği, üretmeye teşvik ettiği bir sığınak olur. Sakinlerinin çoğunun doğduğu ay şubat olduğu için Anaïs Nin bu eve "February House" ismini verir. Thomas Mann’ın çocukları da gelip burada kalır; biseksüel bir çift olan Paul ve Jane Bowles da fırtınalı evliliklerinin bütün tartışmalarını burada sürdürür. Carson McCullers aşk acısı çeker ve Gypsy’nin kollarında teselli bulur; ikisinin ismi magazin basınında "kim kiminle" tarzında dedikodu haberlerinde geçer. Bu eve bir bakıma "queer evi" de diyebiliriz aslında; çünkü dönemin baskıcı ortamında bu yaratıcı insanlar, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri sıcak bir mekân bulabilmişlerdir. Şunu itiraf etmeliyim ki içinde Carson
Edebiyat
February HouseSherill Tippins · Mariner Books · 20061 okunma