Suzan Defter

·
Okunma
·
Beğeni
·
8981
Gösterim
Adı:
Suzan Defter
Baskı tarihi:
Şubat 2019
Sayfa sayısı:
128
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750724220
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"İnsan gençliğini aşka vermezse, gençlik ne işe yarar?"
"Ama kaybeden sonunda siz olmuşsunuz."
"Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir dünyada?"
"Ama bir kucak korla kalan siz olmuşsunuz."
"İyi ya boş değildi kucağım."
"Ama yandınız, kül oldunuz."
"Ama vardım, kül bunun kanıtı."

12 Eylül'ün gölgesinde boğulan bir aşk hikâyesi... Yaşamın kıyısında seyirci olmaktan öteye gidememiş bir erkek... Birbirinin ışığıyla kamaşan iki ayna arasında parçalanan bir kadın... Başkasının gözünde nasıl göründüğünü, iki günlük üzerinden anlatan deneysel bir çalışma. Modern zamanların karmaşık insanlık halleri Ayfer Tunç'un usta kaleminden unutulmaz bir edebiyat şölenine dönüşüyor. 

Suzan Defter, daha önce öykülerinden biri olduğu Taş-Kâğıt-Makas'tan azat olmuş, tek başınalığı hak etmiş bir eser.
128 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Çok ama çok ilginç bir kitap. Kitabı bitirdiğimde o kadar karmaşık bir ruh hali içerisindeydim ki nasıl bir değerlendirme yapacağımı bile bilemiyordum. Ne okudum, nasıl okudum, neleri okudum ben diye düşünmekten kendimi alamadım.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki yazar, gerçekten müthiş bir insan ilişkileri uzmanı. Kesinlikle bu konuda eğitim almış birisi. Ben, sosyolojik ve psiko-sosyolojik eğitimi olmayan birisinin sadece gözlemlemelerle bu satırları bu derece ustaca yazabileceğini sanmıyorum.

Yukarıdaki parağrafta yazdığımdan da anlaşıldığı üzere kitabın konusu insan ilişkileri. Özellikle de kadın-erkek ilişkileri ve aile içi ilişkiler. Bu ilişkilerdeki insanların çok çeşitli şekillerde karşımıza çıkabilecek durumlardaki ruh halleri anlatılıyor. Ve bu da muhteşem bir şekilde yapılıyor.

Kitapta iki adet günlük okuyoruz. Bunların birisi bir erkek avukata , diğeri ise eşinden ayrılmış bir kadına ait. İlginç olan bu günlüklerin aynı tarihlerde yazılmış sayfalarının karşılıklı olarak beraber okuyucuya sunulması. Yani çift rakamlı sayfalar da erkeğin günlükleri, tek rakamlı sayfalarda ise kadının yazdığı günlükler var. Bu durum okumayı gerçekten zorlaştırıyor. Geri dönüşler yapmak zorunda kalıyorsunuz ve kitabın okunması güçleşiyor. Bu yüzden ben önce erkeğin günlüklerini okudum sondan bir önceki sayfaya kadar, daha sonra başa dönüp kadının günlüklerini okudum. Her iki günlüğün son sayfalarını ise aynı anda okudum. Böylece okumayı kendimce daha kolay ve anlaşılabilir hale getirmiş oldum.

Bu iki yalnız kişinin hayatı, verilen bir ilanla bir süreliğine kesişir. Aralarında gelişen sohbet ise o güne kadar yaşadıklarının günlüklere yansıtılarak bize aktarılmasıdır. Fakat burada aynı sohbeti yapan erkek ve kadının günlüklerine bunu farklı farklı yansıtmaları ise, insanların nasıl farklı yapıda kişilik ve ruh haline sahip olduklarını bize göstermektedir. Buradaki gerçeği bulmayı ise yazar tamamen okuyucuya bırakmaktadır.

Kitapta ana tema , yanlış yapılan evliliklerin getirdiği sorunlardır. Kitapta Suzan nerede derseniz. Suzan, gerçek bir aşkın sembolü olarak sadece anlatılmaktadır.

Yazım ve baskı şekli okumayı biraz güçleştirse de ben , insan ilişkilerini tüm gerçekliğiyle anlatan bu kitabı büyük beğeniyle okudum ve okunmasını da tavsiye ederim.
128 syf.
"Ama sonunda kaybeden siz olmuşsunuz."
"Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir dünyada?"
"Ama kucağında bir kucak korla kalan siz olmuşsunuz."
"İyi ya, boş değildi kucağım."
"Ama yandınız, kül oldunuz."
"Ama vardım, kül bunun kanıtı."
Yanmak, kavrulmak , kavuşamasan da olsun be sevdim, yaşadım tüm kalbimle o sevginin şükrünü diyebilmek çoğu insan için na mümkün. Neden mi böyle bir giriş yaptım?
Aklınızdaki, hayalinizdeki sevgiliye artık ulaşmanız imkansız olunca , zihninizdeki sevgili ile konuşmayı denediniz mi hiç?
Deliler gibi sevdiğiniz, günaydını ile seviştiğiniz birisini kaybedip O'nsuz ilk sabah neler hissedeceğiniz aklınıza geldi mi hiç? Yatakta gözlerinizi ilk açtığınızda hatırladığınız şeyin içinizdeki dipsiz boşluk hissini, uyurken daha da yorulmuş bedeninizdeki anlamsızlığı , itirazı bilir misiniz? Güneşli güzel bir havanın, bir kuşun cıvıl cıvıl ötüşünün, masmavi denizden gelen hafif bir esintinin, kalbinize saplanan bir bıçak darbesi olduğunu, görünmez olmayı düşleyip, kaybolmayı, sivrilmemeyi, göze batmamayı arzulayıp, isminizin bilinmeyip unutulmayı, hiç fark edilmeden tek sevdiğinize yakın olmayı, içinizde bir ömür saklamaya hazırken, bir ömür boyu kaybetmenin acısının ne olduğunu anlayabilir misiniz?
Anlamakta zorluk mu çekiyorsunuz? O halde ne beni ne de Suzan 'ı anlayabilirsiniz . Eyvahlar olsun yazık çok yazık..
En son birisini bu denli sevdiğim zaman 17- 18 yaşlarında idim. Tam dünya sadece ondan ibaret, aldığım nefes onun yüzü gözü hürmetine hazzıyla, ayaklarım yerden kesilircesine , beraber geçirilen zamanları saniye saniye hatırlamak sonra ise vefatının ardından tamamlanmayan , eksik kalan , hayatına devam etmenin anlamsızlığından sevdiğini kaybeden tek benim bunalımdan kurtulmanın zorluklarını yaşadığım zamanlar geçirdim.
Zamanla külleniyor acılar, herkesleşip hayatıma devam edip yeniden sevmeyi deneyerek iki çocuk annesi olsam da kayıplarıyla sevmek güzel. O sevgiyi unutmamak, hatırasına saygı duymak, küllerinin halen daha savrulmadığını hissetmek hayatımın iyi kilerinden.

Kitabın sol tarafındaki günlüğün sahibi , sevgisiz geçen bir çocukluğun ardından sevgisiz yaşanan anlamsız bir evliliğin sonlanmasından sonra yalnızlığı seçen mutsuz Ekmel Bey ile tanışmayı , arkadaş olmayı çok isterdim.
Yalnızlığına çare olarak aslında satma niyetinde olmadığı evini sırf muhabbet edecek birileri olsun diye satışa çıkaran Ekmel Bey, çok ilginç bir karakter.
Evi satın almak için arayan talepçiler arasından seçim yaparken ki kriterleri çok güldürdü beni.
Sağ taraftaki günlüğün sahibi , küçük yaşta annesiz kalan, sevgi muhtacı, o kadar çaresiz ki abisinin sevgilisi Suzan’ın aşkının büyüklüğünü anlamak yerine abisini paylaşmaktan , sevgisiz kalacağından korkan buna rağmen Ekbel Bey ile tanışırken Suzan’ın kimliğini, duygularını kullanmaktan çekinmeyen Derya.
Dış dünyaya kapattıkları kapıları birbirlerine açarak geçmişlerini sorgulayan Ekbel Bey ve Derya’nın aynı tarihlerde yazdıkları günlükler . Derya’nın günlüklerini okuduktan sonra Ekbel Beyinkileri okurken ne olursa olsun insanın içini tüm samimiyetle karşısına dökemediğini gördüm. Ben yapamazdım, gizleyemez olduğu gibi afişe ederdim :))
Suzan, ahh Suzan sevmenin büyüklüğünü anlamayan iyi ki sevilmişim demekten aciz, ideallerini kaybeden günümüz burjuva orta hallisi hatta o kadar zavallı ki karısını seviyor mu sevmiyor mu bir türlü çözemediğim o adama duyduğun aşk heba olmuş, küllenmemiş bile silinmiş gitmiş.
Sevmek, sevilmek , yaşanılan tüm hayat şartlarına rağmen kavuşsan da kavuşamasan da saygısını koruyabilmek kutsal duygular, değerini bilelim.
Kitabı bitirdikten sonra nedense dilime dolandı durdu , dinlemek isteyenlere gelsin.
https://www.youtube.com/watch?v=kggMX92WC2s
Keyifli okumalar ..
127 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
İncelemeye başlamadan önce kitabı bitirdikten sonra içimi saran hüzün ve yeni bir yazar keşfetmiş olmanın hazzı birbirleriyle çatıştılar. Saç başa girdiler. Bir tarafım kalemine hayran olduğum , beni dehşete düşüren yeni bir yazar keşfettiğim , bu kadar güzel bir kitabı okuma listeme kattığım için mutlu, diğer tarafım “Bir daha bu kadar güzel bir kitabı ne zaman okuyacağım?” “Neden bu kadar çabuk bitti sanki?” sitemleriyle beraber ağlamaklı bir halde.

Evet Ayfer Tunç, sen bana ne yaptın!

Suzan Defter , iki karakterli , iki cinsiyetli , iki yaşantılı bir defter. Defterin bir yüzü bir kadın günlüğü, diğer yüzü ise bir erkeğin. Çok ilgi çekici değil mi? Bana çok ilginç gelmişti modern anlamda bir şeyler yapmaya kalkmış Ayfer Tunç ve başarmış. Bu sayfa oyunundan okurken ayrı zevk aldım.
Bir erkeği bir kadın gözüyle çok iyi anlatmayı başarabilmiş Ayfer Tunç. Karakterlerimiz hayatın içinden, çok sıradan kardeşlerimizden. Kocalardan, annelerden, babalardan… İçimizdeki hüzünlerden kısaca. Bu yüzden daha bir çarpıcı, dağın görünmeyen kısımlarında neler oluyor ya da neler olabilir? Bunu düşünmemi sağladı. Bir erkek bu kadar duygulu olabilir mi? Az rastlanan erkek profillerinden birini karşımıza çıkarıyor Ayfer Tunç. Hayatı, evliliği sorgulama şekliyle hayran bırakıyor okurları kendisine bu adam. Çevresindeki insanları tasvir ediş şekli efsane, şiirsel bir üslup, yine dilin sınırlarını zorlayacak derecede bir dili kullanma yeteneği, hayatla barışık olmayan, aşık olmama hastalığının annesinin üzerinden kendisine geçtiğini düşünen, başarısız bir evlilik yapmış, başarısız bir baba, başarısız bir insan, evrende başarısız küçücük bir nokta.

Kitabın bir diğer yarısı kaplayan kadınımız ise bambaşka bir karakter. O da yaralı. Okurken çok eğlendiğim bir o kadar da içimin burkulduğu, kendimi sorguladığım bir karakter. Artık kız kardeşime daha farklı bakmamı sağlayan karakter. Çok yönlü , çok karakterli, kendiyle kavgalı, sevgi dolu, yalnız , yapayalnız bir karakter. Hayatta aşık olduğu tek erkeğin abisi ve onun sevgilisinin Suzan olduğu gerçeğini de incelemimize eklersek, kafamızda çizdiğimiz kardeş, abi, sevgili görüntüsünün yarattığı alakasız tablo ile , dudaklarımızın kenarına alakasızlığı sembolize eden itici bir gülümseme yerleştirebiliriz. Ama bu itici gülümsemenin içinde yaşamış bir kadının hayatını okumak o kadar da gülünç olmuyor. Kitabın adının Suzan Defter olması belki biraz size ipucu verebilir.

Kitabı kapattığım anda boşluğa düştüm. Boşluk beni içine hapsetti. Hemen inceleme yazmak istedim, yazarsam Suzan benden uçup gider sandım, Derya benden nefret eder, bir daha yanıma yaklaşmaz, hayal gücümün kapılarını zorlamaz, beni kızıl saçlarıyla rahatsız etmez sandım. Ya da Ekmel Bey’in tasvirlerinden ömrümce mahrum kalırım… Bu incelemeyi yazarsam hikaye benden uçar gider, belki başkalarının gözüne yapışır. Ama yapışsın, yapışmalı. Sizi de rahatsız etsin, sizinle de alay etsin bu defter.

Bu kitabı şiddetle
Asla pişman olmayacağı bir rahatsızlık arayanlara,
Tavsiye ediyorum.
127 syf.
Bir kitap okumak bazen bizzat hayatın kendisine benzer. Birini sevmeye, bir tercih yapmaya, kaderini yaşamaya…

Suzan Defter’i 2016 yılında okumuştum aslında. Ayfer Tunç okumaya yeni başlamıştım ve sanırım dördüncü kitabıydı. Ancak diğerlerinin aksine bu, bende yer etmemişti. Hakkında yorum bile yazmamıştım. Çift sayfalı anlatımı nedeniyle biraz da sıkılmış olmalıydım.

Sonra aradan üç yıl geçti. Dahası benim o üç yıl önceki hayatım tepetaklak oldu. Çok şey değişti, ben değiştim. Bu arada Tunç’un neredeyse bütün kitaplarını okuyup, sıkı bir okuruna dönüştüm.

Sitedeki arkadaşlar bir Ayfer Tunç okuma etkinliği düzenlemeseler, dahası bana özellikle “siz niye yoksunuz?” diye mesaj yazmasalar, Suzan Defter’i tekrar okumayacaktım. Ve meğer ne büyük bir hata yapacaktım!

İlk okumamda bende bir iz bırakmayan bu kitap, şimdiki okumamda içimi yaktı. Üstelik edebi değerinin de çok yüksek olduğunu söylemem lazım.

Tunç değişik bir tarz denemiş ki, benzerini Aşıklar Delidir’de de yapmıştı. Burada biri kadın, biri erkek iki karakterin notlarını, yan yana sayfalar üzerinden vermiş. Yaklaşık on gün boyunca aynı evde, karşılıklı oturup dertleşecek olan iki insan; avukat Ekmel Bey ile Derya. Ancak Derya, eser boyunca kendisini ağabeyinin eski sevgilisi ve kendisinin de arkadaşı olan Suzan’ın yerine koyuyor. Suzan Defter adı da buradan geliyor.

Bu arada, Suzan isminin bende çok farklı ve özel bir yeri olduğunu söylemem lazım. Kitabı okurken çoğu zaman fonda Suzan Suzi türküsünü dinlediğimi de belirtmem lazım.
“Köprü altı kapkara, Suzan gel beni ara, Saçlarıma kumlar doldu/ Tarak getir de tara…”

Tunç, Suzan Defter’de yine edebiyatın dibine vurmuş. Şahane ruh tasvirleri, aşk öyküleri, insan hikayeleri ve tabii şehir. Ayfer Tunç bir şehir insanı anlatıcısıdır zira…

İlk baskısında Taş, Kağıt, Makas kitabının içinde bir uzun hikaye olarak basılan Suzan Defter, doğru bir tercihle birlikte bağımsız bir roman olarak basılmış. İyi yapılmış, çünkü bunu hak eden bir eser.

Daha evvel de yazmıştım. Bence Ayfer Tunç, Türk edebiyatının yaşayan en başarılı kadın romancısıdır. İyi ki yazmıştır, iyi ki yaşamıştır; hem zaten yaşamak bir iz bırakmak değil midir yeryüzünde?

Hele şu ayrılık alıntısı yok mudur?
"Ayrılmak, gidenin, kalanın kucağında bir kucak kor bırakmasıdır, yanar durursunuz kül olana kadar."

Kucağında bir korla yıllardır yananlar, hatta yandığını anlamadan yananlar çok severler bu hikayeyi. Hem belki onlar da Suzan gibi, geçip giden yılların ardından gözlerini tavana dikmiş, maziyi anıyorlardır ve hala seviyorlardır.

Kim bilir?
128 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
23 Kasım - 06:45

Bugün her zamankinden daha farklı, uyanmadım. Dünüm ya da bir önceki günüm nasılsa o monotonlukla çıktım yataktan. Ne bir eksik bir fazla. Yer soğuktu, çıplak ayakla daha hissedilir oluyormuş, birde beden yeni yataktan kendini çıkarınca, bütün vücuda bir titreme, bir kendini soğuğa alıştırma süreciyle boğuşuyor. Olsun, alışıyoruz sonra her şeye alıştığımız gibi. Öncesi esrik bir kahvaltı, ötesi ise daha satın alınamamış bir yevmiyenin sabahı, güneş mi? Daha doğdu diyemem, ama doğmadı da sayılmazdı.

Geceden kalan birkaç kitap yığını hala duruyor masa üzerinde, evden çıkmak içinse son dakikalarım. Gün içerisinde okuyacağım kitaplara baktım, yok, sanırım onları bugün okumaya gücüm yok. Birisi neredeyse destan, diğer yabancı yazar öteki ise psikoloji. Bugün dimağım kaldıramaz bunları, biliyorum. Acelece geçtim kitapların karşısına; Çelişki, kısa ama bugün okuyamam; Oya Baydar, bilemiyorum, belki okuyabilirim; Nermin Bezmen, hayır çok kalın, elimde sürünür durur ve Ayfer Tunç…

Can Yayınları 7. Basım 2015 menşeili, yeşilin en güzel tonunu ise vermişler kapağa bir odanın duvarı niyetine, açık ceviz kahverenginde parkeler ve tam ortasına koyu ceviz rengine bir tekli koltuk koymuşlar. Kapak tasarımı muhteşem, sayfa sayısı 128, Türk Yazar. Bunlar oldu kitabı seçmemin asıl sebepleri. Hemen çıkmalıyım yoksa geç kalacağım, bir keyifle aldım kitabı ve hızla merdivenleri indim. Merak ediyordum; acaba bir önceki kitabı gibi sayısız kişiler kurgulayıp, yoracak mı beni diye, yorulmaya hiç gücüm yok, bugün değil.

23 Kasım – 09:30

Yoruyor İstanbul, şehir ise insanı çok değiştiriyor. Şimdi bedenim yer gördü ve okumaya başlayabilirim kitabımı. Kısa bir yazar hayatı, ondan sonra tarihler verilerek anlatılmak istenen bir günlük! Diğer kitaplarda farklı bir yazım türü. İki insan, iki günlük ve iki tarih. Kitabın sol sayfasından başlıyorsunuz önce, bir sonraki tarihe kadar okuyor sonra tekrardan geri dönüp, sağ sayfasından okuyorsunuz bir sonraki tarihe kadar. Kitap sonuna kadar bu şekilde ilerliyor, bir ileri bir geri :)

Yazarın dili çok muazzam; sade, akıcı, duru, berrak, arı artık ne sıfatlar koyabilirsen koy. Edebi kişiliğine ise yazarlık, senaristlik adları altında bir dünya eser vermiş. En iyi kadın Türk yazarlarından birisidir destek mübalağa etmemiş oluruz. Özellikle bu karışık okuma sistemi ise benden büyük bir alkışı aldı. Keyifle okumaya başladım. Daha ilk sayfalarda dahi sonraki sayfaları merak eder oldum.

23 Kasım – 18:00

Kitabın neredeyse yarısına geldim. Hem iş hem kitap ve diğer şeyler derken, günümün en güzel yanıydı Suzan Defter. Konu olarak günümüz insanının tuhaf halleri anlatılmaktadır. Bir avukat olan Ekmel ve üniversite mezunu Derya’nın öz yaşam öyküleri kurgulanmış, hayat karşısındaki beklentilerin hep aksine çıkması, silinmiş kişilikleri, aşkı hep bir yerlerde bir şekilde aramaları, ailelerinin içler acısı durumları, iletişimsizlik, ilgisizlik ve yorulmuşluk durumlarının sıkça betimlendiğini gördüm.

23 Kasım – 22:00

Kitabın son sayfasını biraz önce kapattım. İlk sayfalarda olan akıcılık, okuru meraklandıran kurgu ve edebi beceri son sayfaya kadar sürdü. Şimdi buradan bakınca insanların aslında kalabalıklar içinde nasıl yalnızlık çektiklerini görmek ve buna kitabında yer vermek, bunu yaparken de çok güzel bir dille anlatmak, beni gerçekten kitaba hayran bıraktırdı. İletişimsizlik ve muhatapsızlığı da eklemem gerekiyor. Kitapta vurgulanmak istenen durumların başında gelenlerden birkaç tanesi de bunlardı. Hele o türkünün dizesi;
- Karşı karşı dururken yüzüne hasret kaldım. –
Bu hasret kalmaların kadrini elimizde var olanın kıymetini bildiğimiz vakit manaya ulaştığını da elbet bir gün anlayacağız.

23 Kasım – 22:30

Sözün özü yani dostum; bugün güzel bir kitap okudum. Okurken çok keyif aldım ve bu kadar çabuk bitmesine ise üzülmedim dersem yalan söylerim. İsterim ki herkes okusun, okusun ve yaşam denen bu hengâme içerisinde sevdiklerine sıkıca sarılsın, geç deyip bir ömür pişmanlığını yaşamasın. Aslında hiçbir şey için vakit yok. Sevdiklerin var ise başka hiçbir şeye de gerek yok.

Gönlünüzce sevilmeniz, sevmeniz ve mutlu olmanız dileğiyle…
127 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Öyle bir sızı ki bu, anlatmam lazım birine. Beni anlayacak bir kadın bulana kadar satmayacağım ev için ilanlar vermeliyim. Bir avukat böyle saçma yollara başvurur mu hiç? Gülmeyin bana. Arada aşk ve para olmayan bir dert ortağım olmalı, tüm geçmişimle yüzleşmemi sağlayacak. Kendimi onda görmeliyim. Önce ona anlatmalı sonra her şeyi yazmalıyım. Sait Faik gibi, yazmasam deli olacağım yoksa!

Kitap şu cümleyle başlıyor: “Ölüm seninle bir anlaşma yapalım.” Yazar sert bir girişle başlamayı tercih ediyor. Okuru hazırlama, konuyu oyalayıp sonra mekana taşıma gibi bir derdi yok. Uzun soluklu romanlar gibi sayıyla maçı kazanmaya niyetli değil anlaşılan, direkt nakavtla kazanmak istiyor. Söyleyeceği şeyler var birikmiş olan; Anlatılması, yazılması gereken. Evet bir sızı var duruyor durduğu yerde. İnsan hiç satmayacağı ev için ilan verir mi, dışardan içeriye birileri girsin diye verir. Kim gelir ki bu ilan için? İçerden dışarıya çıkmak isteyen biri!

Buralara kadar gelişimizin kısa bir hikâyesi var aslında. Öykü teknikleri ve belli başlı öykücüleri tanımak için “Günümüz Öyküsü” adlı bir panele kadar uzanıyor bu hikâye. Panelde Necip Tosun ‘un edebiyata hâkimiyeti ve birikiminden çok etkilendim. Yerli, yabancı öykücüleri daha yakından tanımak ve modern anlatım teknikleri hakkında bilgi sahibi olmak için, yazarın Modern Öykü Kuramı , Edebiyat Atlası ve Günümüz Öyküsü kitaplarını aldım. Bu kitapları referans alarak okuyacağım yazarları belirlemeye başladım. Burada Ayfer Tunç hakkında övgü dolu değerlendirmesini okuyunca, yazarı listeme aldığım sırada Ayfer Tunç Okuma Etkinliği (#45795828) başlamıştı. Benim için yazarı tanıma adına çok isabetli bir zamanlamaydı. Öncelikle Nephren Ka ve Mathieu Delarue | Cem Єren ‘e bu etkinlik için teşekkür ediyorum.

Necip Tosun, yazar için: “AyferTunç, öykü dünyasını Ahmet Hamdi Tanpınar- Oğuz Atay öyküsünün kesiştiği yerde kurmuştur. Karakter yaratmada, anlatımda, dilde Tanpınar önemli bir kaynağı iken, absürt/ironi/trajikomik yaklaşımında Oğuz Atay onun yol göstericisidir,” diyordu kitabında. Ayfer Tunç’un henüz ilk kitabını okuduğum için kitapları hakkında genel bir değerlendirme yapamam. Bu yüzden bu kitabı için Tanpınar havası sezemedim. Ama bu kitapta Oğuz Atay izleri çok belirgindi. O kadar ki Oğuz Atay keşke daha fazla yazabilseymiş diyenlere Ayfer Tunç ile devam etmelerini önerebilirim. Ben bu gözle okumaya çalıştım.

İşte canım insanların Oğuz Atay’a yaptıkları yetmemiş, o erken yaşta ayrılınca aramızdan, Ayfer Tunç’a da bunları yapmaya başlamışlar. Bu canım insanlar hep böyledir işte! Örnek vermek gerekirse;
“Sonunda bana bunu da yaptıracaksın.” s.112
Oyun bitti, perde kapandı çünkü. s.126

Cümle yapıları ve kelimeler farklı olsa bile aynı pervasızlık, aynı sızı, ironik dil, derin anlatım ve gözüne gözüne vurur gibi yazması beni çok etkiledi. Oğuz Atay’ın üslubunu çok beğendiğim için bu kitabı da çok sevdim. Tehlikeli Oyunlar ‘ı okuyormuş gibi hissettim.

Bazı okurlar sayfaları takip etme güçlüğü açısından, anlatıcıları ayrı ayrı okumayı tercih etmiş. Ben birlikte okudum. İlk başta sayfa düzenine alışmak zor olsa da, anlık değerlendirmeler açısından daha verimli olduğunu düşünüyorum. Farklı tarzda yazımlar için kitapların arasında kaybolmamanın çareleri olmalı! Önce canım insanlar, sonra zor yazarlar karıştırmışsa her şeyi, biz de okurlar olarak böyle yazarlar için taktikler geliştirmeliyiz :))

Aslında yazar, kitabın başlarında bizi karışık olacağı konusunda uyarmayı ihmal etmemişti.
“Artık yazdıklarımın bir anlamı olsun istiyorum. Bir şey söylüyor olayım. Bu ne bu, bu satırlar ne anlama geliyor? diye bir soran olursa, sanki olabilirmiş gibi, diyeyim ki: bu bir hikaye, ama biraz karışık.”

Kitabın geneli hakkında söylemek istediğim; yazar, çok farklı bir denemeyle yazdığı halde, iki ayrı karakter açısından ustalıkla akıcı ve sürükleyici bir anlatım ortaya çıkarmış. Yazı üslubu açısından, cümle yapılarında, kelime seçimlerinde kulak tırmalayıcı, yorucu bir ifade yoktu. Bittiği zaman, keşke daha uzun sürseydi dedirtiyor bize. Hiç konuşmasa, varlığı belli olmasa bile, Suzan'ı merak edeceksiniz. Belki defter ikiye değil üçe bölünseydi, bir de Suzan'ın penceresinden bakabilseydik diyeceksiniz. İçinizde garip bir duyguyla bitirebilirsiniz kitabı, birazı hüzün, kalanı nedir, bilinmez. Ama iyi bir eser ve iyi bir yazarla tanışmış olduğumu düşünüyorum.

Bundan sonrası için yazar seçiminde aynı yolu izlemeye devam edeceğim. Çünkü güzel eserler çok, ömür kısa…
Yine bu konu hakkında Necip Tosun’un ifadesiyle incelemeyi bitiriyorum: “Ortalama bir ömür bırakın dünya edebiyatını, ülke edebiyatını bile yeterince okumaya yetmiyor. Seçme yapmak fani olmamızın bir sonucu. Bu nedenle seçim yapmak kaçınılmaz.”

İyi yazarlara ve iyi kitaplara rastlamanız dileğiyle…
128 syf.
·15 günde·Beğendi·9/10
Ayfer Tunç’dan okuduğum ilk kitap (Yok üçüncü oldu galiba). Ama en farklısı (Aslında Evvelotel de farklıydı) Olsun en güzeli ama (Öyle mi gerçekten?) Göreceli (Değil aslında)

Soldan soldan, sağdan sağdan bir okuma yaptım çoğunluk gibi ben de. Gün be gün takip ettim Bay E. ve Suzan (Aslında Ekmel ve Derya, ama spoiler vermek istemiyorum). Bana gelmeden bolca fikir edinmişsinizdir kitap hakkında, iki kişinin günlüğü sağlı sollu. Bunu yazan iki kişi, bir erkek biri dişi modunda iki hayat parçası var kitapta. Kesişiyor tabii bu parçalar kitapta, ama aynı şeyleri okumuyoruz bu kesişim esnasında. Güzel olan da bu zaten, özelde kadın ve erkeğin, genelde hepimizin (özel/geneli karıştırmış da olabilirim belki) farklı insanlar olmamız. Aynı olayı binlerce farklı şekilde yorumlayabilmemiz. Ayfer Tunç’un dediği gibi parmak izimiz gibi hepimiz benzersiz yaşam formlarıyız. Bizi olağanlaştırmaya, benzerleştirmeye çalışanların aksine her durumda özgünlüğümüzü korumaya çalışmamız gerekiyor. (Bu Ayfer Tunç’dan değil ama) Suzan Defter gibi özel hikaye/novella/romanlar (muhtemelen ikincisi) içimizdeki bu orijinal olma hevesini tetikliyor belki, biricikliğimizi öne çıkarıyor. Ama bunlar bu incelemenin konusu değil.

Farklı bir şeyler yapmaya çalışmış Ayfer Tunç burada. Evet. Sırıtmış mı peki? Kesinlikle hayır. Zaten şu ana kadar okuyanların yorumlarından da anlayabileceğiniz gibi kitaba alıştıktan sonra su gibi akıyor her şey. Sonunda bir daha böyle bir kitap okuyamayacak olmanın hüznü kalıyor sadece. Evvelotelde söylediğim şeyi tekrar etmek istiyorum burada, Ayfer Tunç Türk edebiyatının en iyi kadın yazarlarından biri. Mükemmel bir dil, insanı içine alan bir hikaye, Ekmel Bey ve Derya’nın (niye hanım değil ki?) hayatları, modern insanın farklı problemleri, bırakma, bırakılma, aşk, tutku, anlamsızlık, sarı saman çöpü, böyle bir sürü şeyin kesinlikle sıkmadan sarması etrafımızı. Sonra da bir taraftaki teslimiyet, diğerindeki çaresizlik. Kitabı bitirmenin tatmini, yazarın hayatımızdaki boşluğu fark etmesinin utancı, artık istesek de -miş gibi yapamayacağımızı bilmemizin karamsarlığı. Gider böyle, velhasıl iyi yazar Ayfer Tunç. Kitaba dönelim ama.

Kim kimdir:
Bay E – Kitabın sol sayfalarının, ilk günlüğün yazarı, aile burada (#44439243) çok iyi açıklanmış , evlenmiş boşanmış, bir kızı var (annenin yanında her zamanki gibi ) avukatlığı bırakıp evine kapanmış, yaşamaya değeceği şüpheli bir hayata mahkum bir adam. Kitaptan yapılan alıntıların büyük kısmı bu günlükten. Kendisi geçmişte kaldığı gibi, yazdıkları da dokunaklı hep. Bir parça kaba belki, her erkek gibi, biraz da yalancı galiba – her erkek gibi. Derya’nın günlüğü ile tutmuyor yazdıkları. Bir yerde kendi rüyasını Derya’nınki gibi anlatıyor mesela günlüğünde. (Nedense kadınlara inanmaya meyilliyim ben de hep).

Derya : Sağdaki günlüğün, Suzan defterin belki yazarı. Küçük bir aile, Anne hatırlanmıyor, baba vurulmuş, kirli para vb. babaanne evin reisi , o da ölmüş ama. Ağabey var en büyük aşkı, Suzan var deftere adını veren abisine her şeyini veren ama terk edilen kadın. Evlenmiş boşanmış. Abisi her şeyi. Ama benzer bıkmışlık Ekmel beyle. (İsmi o söylüyor ben değil:)

Karakterler derinlemesine (had safhada) işleniyor günlüklerde. İç dünyalarına giriyoruz, saklılarını görüyoruz her günlükte olduğu gibi. Kesişiyor haliyle bir yerde sol ve sağ kısım, ama tekrara düşmüyor hiç. Aynı günü iki sayfada da okuyoruz ama karakterlerin ruh hallerindeki farklılık yazdıklarını da değiştiriyor.

Çok şey yazılabilir daha bu kısa kitapla ilgili, yetersiz kalır hepsi ama. (Sıkıldım herhalde, klişeye girdim yine) Okumak lazım sadece, okumak, hüzünlenmek ve sonra da inceleme yapmak “çok farklı şekilde yazılmış bir kitap okuyoruz” diye. Aslında Ayfer Tunç’un yazdıklarında kendimizden bir şeyler olduğunu bile bile. En son ne zaman günlük tutmuştum ben?
128 syf.
·1 günde
Önyargıyla başladığım ancak Derya'nın ruhunun derinliklerine indikçe keyifle okuduğum bir kitap diyebilirim benim için. Defterlerin Derya tarafından yazılanını daha keyifli bulmamın kadın gözünden anlatımın daha samimi ve gerçekçi olmasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum.

Ayfer Tunç, psikolojik analizlerini karakterleri yoluyla etkili biçimde kullanmış. Birkaçına değinecek olursam;

* Babanın yanlış rol model olması:

Ekmel Bey babasını, babası kendi babasını yetersiz ve acınası görüyor. Bu zincirin haklarını kıracak kişi olmak için çabalasalar da sonunda pes ediyorlar. Hayatlarındaki kadınlar muammalı kalmış. Aldatmak ve ihanet hissi, kadınlarının dikkatini çekip onları sahiplenmeleri için bir araç işlevinde. Sevilmek ihtiyacında hepsi.

Derya ve ağabeyi, tek eşlilikten uzak ve kara para işinde bir babanın ilgisizliğinde birbirlerine sarılarak büyümüş çocuklar. Babaanneleri oğlunun her türlü halini kabullenip onu daha da teşvik ediyor yanlışlarına. Kötü bir çocuk yetiştirme biçiminin bir soyu nasıl yerle bir edebileceğini görüyoruz psikolojik açıdan. Çünkü ne Derya kocasının derin sevgisine karşılık verebiliyor ne de ağabeyi Suzan'ın büyük aşkına. Sevgilerin altında eziliyorlar. Niye? Sevilmeyi bilmeyen sevemez de ondan.

* Annenin annelik yapamayışı:

Ekmel Bey, melek görünümlü ama tunçtan yapılmış bir heykel kadar soğuk bir anne ile büyümüş. Annesinin babasını sevdiğini hiç hissedememiş. Bir anne babayı sevemezse, oğul eşini ve kendisini nasıl sevebilir? Sevgiye güveni olmadan büyüyen bir erkek çocuğu. Babasının annesini aldatmalarını izleyen ama annenin suçlu olduğunun farkında bir çocuk... Anne neden bu kadar soğuk? Sevmediği bir adamla evlendirilmiş. İnsan sevmediği birini kıskanır mı? İhanet sayar mı? Gururu incinir mi? Zaten vazgeçilen bir ilişkiden bir daha vazgeçilebilir mi? Çocuklar ve toplum baskısı hatırına kalınan bir evlilik evlilik oyunundan öte nedir? Anneye kızmak istiyor insan ama çok zor... Sevgisiz evliliklerin gelecek nesillerde yarattığı travma vurucu!

Derya ve ağabeyinin anneleri nasıl biri? Kimbilir... Hayalet bir anne figürü var. Derya da ağabeyi de birbirinin ailesi rolüne bürünmüşler. Derya annesini kaybettiği gibi ağabeyini de kaybetmemek için elinden geleni yapıyor. Onu ilahlaştırıyor, ona aşık sevdiği kızdan bile kıskanıyor, annenin yavrusunu sahiplenmesi gibi yaklaşıyor ona. Ağabeyini de bir baba gibi görüyor sığındığı. Anne nerde? Bir hayalet melek... Babaanne ise yanlış anne temsili!

* Anarşist eğilim:

Sevgisiz ortamlarda büyüyen çocukların yetişkinliklerinde sığındıkları, sevgi diye sığındıkları liman ne yazık ki anarşist topluluklar olabiliyor. Derya'nın ağabeyi okumak yerine anarşist oluyor. Neden? Babaya öfkeli! Adam yerine konulacak bir yer ararken üniversitedeki anarşist topluluklarda değerli hissediyor kendini. Sonrasında Suzan'ı terk edince kendisine küsüyor. Sevgisizlik onun kişiliğini ezip yok ediyor. Kime dönüşüyor? En sevmediği ve beğenmediği insana: Babasına! Neden? Kendisinden nefret eden kişi kime benzerse rahat hisseder? Nefret figürüne. Çünkü eğer eski değerlerine sahip çıkarak yaşasaydı dayanamazdı bu ağırlığa. Yeni sığ benliğini kabullenmiş gibi yapıyor. Çok yazık... Bunu itiraf etmesi çok çarpıcıydı. Derya'nın gözünde affedildiği an budur. Saf acı!

* İntihar:

Ekmel bey, intihar notu gibi bir defter tutuyor. Yazıyor ki yaşamaya bir sebep olsun. Defter, hayat metaforu. 1001 gece masallarının değişik bir versiyonu gibi hissettim. Bu sefer hayatta kalmak için konuşarak anlatmak değil yazarak anlatacak bir şeylere ihtiyaç var.

Derya'nın ağabeyini affettikten sonra doğrularını ve değerlerini hiçe sayarak gerçek "Derya"yı kendi isteğiyle öldürmesi intihar değilse nedir?

* Saman sarısı vs. seçimi:

Ekmel bey, saman sarısı bir yün ceket giyiyor. Kendisi de bir saman gibi kendi gözünde. İçi boş, kurumuş, yaşlı... Saman kuruyunca ateşle karşılaşırsa ne olur? Cayır cayır ama kısa süreli yanar. Harlanır ve biter. Kendi sonunun da böyle olmasını istiyor. Biri onu yaksın aşkla ve bitsin bu ömür böylece. Bu bitiş metaforik de olabilir gerçek de.

* Ev ve rahim ilişkisi:

İnsanın kendini en güvende hissettiği yerdir evi. Huzurlu bir ev elbette. İçindekilerle, anılarla, mutluluk vesileleriyle... İnsanı büyüten, besleyen, yaşatan ama karanlık bir rahim gibi. Kendinden başkasına yer olmayan sadece organik sesleri duyabildiğin, girişi olmayan sadece dışarı açılacak bir kapısı olan rahim... Yalnızlık!

Aşka dair popülist sözleri, çok da etkileyici olmayan dili, biçimsel olarak özgün görünen ama kitabı tersten yazsaydı da büyük bir farklılık yaratmayacak olduğu tarzı, olay örgüsü benim için etkileyici gelmeyen kısımlardı. Öte yandan metaforların güzelliği, karakter analizleri ve kurgusu çok güzeldi.
127 syf.
·2 günde
İki farklı günlük okuyoruz Ayfer Tunç'un Suzan Defter kitabında. Aynı tarihlerde biri erkek biri kadın tarafından yazılmış. Kitabın sol tarafı erkeğe, sağ tarafı kadına ait. O yüzden bir günü okumaya başladığınızda devamını soldan soldan tamamlayıp sonra geri dönüp aynı günü diğer kişiden sağdan sağdan okumanız rahat olacaktır.

E. Bey yaşını almış mutsuz bir evlilik yapmış ve hayatında gerçek sevgiyi bulamamış biri. Derya da genç, başarısız bir evlilik yapmış ve aynı E. Bey gibi onun da hayatı umduğu gibi gitmemiş. Bunun sebebini anlamamız için yazar iki karakterin de çocukluk yıllarına aile yaşantısının derinlerine kadar iniyor. İkisi de çok yalnızlar.

E. Bey, annesinin babasını hiç sevememiş olmasından sevmeyi bilmediğini düşünüyor. Derya ise ihtiyaç duyduğu baba sevgisini ağabeyinde bulmaya çalışıyor. Hani kızların ilk aşkı babalarıdır denir ya Derya'nın da aşkı ağabeyi ve onu herkesten kıskanıyor.

Peki Suzan kim? Suzan bu kitapta gerçekten sevmesini bilen tek kişi.

Yazarımız anne baba ilişkileri, çocukluk, evlilik, aşk, sevgi konularını çok güzel işlemiş ve değişik bir kurgusu var.  Günlüğün erkek kısmı gerçekten yaşını almış bir adamın dilinden, kadın kısmı da genç bir kadının dilinden daha espirili ve ona uygun. Yazar iki farklı karakterin duygularını yazmayı güzel başarmış.

Spoiler vermemek için çok dikkatli yazıyorum. Hüzünlü bir kitap olsa da çok beğendim, okurken zevk aldım. Sizlerin de beğeneceğini umuyorum.

Ayfer Tunç gibi iyi bir yazarımız varmış da ben bilmiyormuşum. Tanışmayan kalmasın...
127 syf.
En çok sözcükler ağırlığıyla yüreğini ezmeye başladığında, konuşamadığında, anlatamadığında, anlaşılacağını düşünmediğinde , ama bir nefes ya, vermezsem ölürüm sandığında yazmak istersin. Adı paylaşmak olsun, bir kalemle bir kağıt da olsa hafifletmeye yeter o ağırlığı...

Suzan defterde iki ayrı kişinin günlüğünden iki ayrı hayatı, hayatındakileri, düşüncelerini okuyoruz. Günlüklerden biri annesi ve babası arasındaki rekabet ortamında büyümüş, başarısız bir evlilik yapmış, bıkkın, yalnız bir avukatın (Ekmel Bey), diğeri annesini küçük yaşta kaybetmiş, aileden oldukça kopuk bir babaya sahip, hayatının en önemli yerine abisini koymuş Deryaya ait.

Bir şekilde yolları kesiştiğinde kendini Ekmel Bey e Suzan diye tanıtır Derya. Suzan...Abisinin sevdiği, aslında en çok seven. Kırık dökük bir aşk hikayesi... Bu hikâyenin en çok iz bırakanı belki, aynı zamanda en sessizi...

Kitabın sağ ve sol sayfalarında ayrı günlükler bulunuyor. Ben önce bir tarafı, ardından diğerini okuyarak bütünlüğü sağlamak istedim...

Ihtiyacimiz olan belki de hayatımıza biraz dışarıdan bakmak. Başka birinin gözüyle bakar gibi... Bazı öfkelerimizin haksız olduğunu ya da her şeyi bırakıp gidiyorum derken aslında hiçbir şeyi yerine kırmadan bırakmadığımızı görmek gibi...

Keyifli okumalar...
128 syf.
·Beğendi·10/10
Son zamanlarda okuduğum en güzel kitap. Suzan Defter. Aslında biraz karmaşık ve derin bir hikaye. Ailesindeki sevgi eksikliğinden dolayı yalnızca abisine yoğun hatta takıntı derecesinde bir sevgiyle bağlı olan Derya'nın ,abisinin Suzan isminde bir kızla on beş yıl süren ve ayrılıkla biten aşkına dair gözlemleri ve kendini arayışını anlatıyor. Öte yandan, Ekmel Bey'in insanlardan kaçıp "ev"ine sığınması ve kendisine bir arkadaş aramasıyla Derya ile tanışıyorlar böylece ikisi de birbirlerine hikayelerini anlatıyor,ama Derya daha çok bir Pinokyo gibi anlatıyor , gerçekleri değiştirerek belki yalan söyleyerek. Suzan'ın o büyük sevdası ve Derya'nın abisinin bu aşkın büyüklüğü altında ezilişi.
Buhranlı iki insanın kendini ararken tuttuğu defterler,aradıklarını bulduğunda sona eriyor.
"Dünya Ağrısı" romanıyla kendisine hayran kaldığım Ayfer Tunç,Suzan Defter'le de yine kalbimde eşsiz bir yere sahip oldu. ***
Nasıl olur da bir erkeği bu kadar sevebilirsiniz, yüzünü satır satır hatırlarsınız, sesi içinizde yankılanır, size beni unut beni unut beni unut dememiş gibi, bir an bile unutmadan, hala sevebilirsiniz? diyecektim, ağzımdan nasıl çıktı anlamadım:
"Gençliğiniz haram olmuş desenize," dedim
Ayfer Tunç
Sayfa 102 - Can Yayınları
'Gençliğiniz haram olmuş desenize.' dedim.
'İnsan gençliğini aşka vermezse, gençlik neye yarar.' dedi.
'Ama sonunda kaybeden siz olmuşsunuz.'
'Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir dünyada?'
'Ama kucağında bir kucak korla kalan siz olmuşsunuz.'
'İyi ya, boş değildi kucağım.'
'Ama yandınız, kül oldunuz.'
'Ama vardım, kül bunun kanıtı.'
İhaneti çekici kılan şeyin şehvet olduğunu sanırlar; şehvet seldir, sürükleyendir, doğru; ama asıl çekici olan cesaretmiş meğer.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Suzan Defter
Baskı tarihi:
Şubat 2019
Sayfa sayısı:
128
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750724220
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"İnsan gençliğini aşka vermezse, gençlik ne işe yarar?"
"Ama kaybeden sonunda siz olmuşsunuz."
"Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir dünyada?"
"Ama bir kucak korla kalan siz olmuşsunuz."
"İyi ya boş değildi kucağım."
"Ama yandınız, kül oldunuz."
"Ama vardım, kül bunun kanıtı."

12 Eylül'ün gölgesinde boğulan bir aşk hikâyesi... Yaşamın kıyısında seyirci olmaktan öteye gidememiş bir erkek... Birbirinin ışığıyla kamaşan iki ayna arasında parçalanan bir kadın... Başkasının gözünde nasıl göründüğünü, iki günlük üzerinden anlatan deneysel bir çalışma. Modern zamanların karmaşık insanlık halleri Ayfer Tunç'un usta kaleminden unutulmaz bir edebiyat şölenine dönüşüyor. 

Suzan Defter, daha önce öykülerinden biri olduğu Taş-Kâğıt-Makas'tan azat olmuş, tek başınalığı hak etmiş bir eser.

Kitabı okuyanlar 1.500 okur

  • Ayşenur Bekçi
  • Aslı Şenol
  • Sanktas Days
  • Çağla
  • Ebru Mutlu
  • Seval
  • Goncagül Cömertler
  • öz ོ
  • Bahar Tütüncü
  • Dilara Durusan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%18
25-34 Yaş
%38
35-44 Yaş
%27
45-54 Yaş
%9
55-64 Yaş
%2
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%85.3
Erkek
%14.7

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%24.6 (147)
9
%29.1 (174)
8
%26.3 (157)
7
%12 (72)
6
%4.8 (29)
5
%2 (12)
4
%0.3 (2)
3
%0.2 (1)
2
%0.5 (3)
1
%0.2 (1)

Kitabın sıralamaları